18/11/2007 - AB YAPISI VE ORGANLARI |
AVRUPA BİRLİĞİ VE KURUMLARI
Avrupa Birliği "uluslar üstü bir birim" olarak tanımlanır. Merkezi Brüksel'dedir. Üye devletler; ulusal egemenliklerinin bir bölümünü AB kurumlarına devretmişlerdir. Ortak çıkarları doğrultusunda, egemenlik haklarının ortak yönetimi yoluyla birlikte çalışırlar. Birlik ayrıca "yetki ikamesi" ilkesine göre işler.
AB'nin kavram açısından yeni ve yetki dağıtımı açısından benzersiz olan yönetim sistemi; kendinden önceki bütün ulusal ve uluslararası modellerden farklıdır. AB'nin temelleri bir anayasaya değil, egemen devletler arasındaki antlaşmalara dayanır. Bütün AB vatandaşlarını doğrudan bağlayıcı yasalar çıkarma yetkisi, Birliği uluslararası kuruluşlardan ayırır.
Mevzuat; erişilecek hedeflere göre yönetmelik, yönerge, karar, tavsiye ve görüş olmak üzere çeşitli biçimler alır:
1. Yönetmelik (regulation) bütünüyle bağlayıcıdır. AB'nin her yerinde zorunlu olarak ve doğrudan uygulanabilir niteliktedir.
2. Yönerge (directive), üye devletlere yönelik olarak çıkarılır. Erişilecek sonuç açısından bağlayıcıdır. Üye devlet sonuca erişme yöntemini seçmekte serbesttir.
3. Karar (decision), bütünüyle bağlayıcıdır. Muhatapları; üye devletler, gerçek ve tüzel kişilerdir.
4. Tavsiyeler ve görüşler bağlayıcı değildir.
AB'nin örgütlenmesi evrimseldir. Avrupa'nın giderek birleşmesini sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Henüz son biçimini almamıştır.
Avrupa Birliği (AB) tıpkı bir ulusal devlette olduğu gibi, birbirinden bağımsız yasama, yürütme ve yargı organlarıyla donatılmıştır. Bu organların uluslar üstü yetkileri vardır. Topluluk organları Roma Antlaşması'nda belirtilen kurumlarla sınırlı kalmamış; zaman içinde gerekli görüldükçe bunlara yeni kurumlar eklenmiştir. Birlik günümüzde 5 kurum tarafından yönetilmektedir. Ayrıca Avrupa Doruğu, finansman organları ve diğer kuruluşları vardır.
I -YÖNETİM ORGANLARI
Birliğin yönetim organları; Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu, Adalet Divanı ve Sayıştay'dır.
A- Avrupa Birliği Konseyi
Maastricht Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden sonra, Konseyin resmi adı, "Avrupa Birliği Konseyi" olmuştur. Daha önce "Bakanlar Konseyi" deniyordu.
Temel Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları: Birliğin karar organıdır. Yürütme yetkileri de vardır. Esas görevi; üye ülkelerin genel ekonomi politikalarının uyumlaştırılmasını ve Roma Antlaşması ile öbür artlaşmaların amaçlarını gerçekleştirmek, uygulanmasını sağlamaktır. Bu çerçevede ortak politikalara ilişkin temel kuralları belirler.
AB'nin yasalarını çıkarır: Komisyonun önerilerini temel alarak, uygulanacak politikalarla ilgili yasal düzenlemeler yapar ve kararlar verir. Öneriler ancak Konseyin onayından sonra uygulamaya konabilir.
Oluşması: 15 üye devletin ilgili bakanlarından oluşur. Toplantılara Komisyondan en az bir üye daha katılır.
İç Örgütlenmesi: Konsey toplantılarına katılan bakanlar, görüşme konusuna göre değişir: Örneğin, konu maliye ise AB'nin maliye bakanları (Maliye Konseyi) toplanır. Eğer sanayi politikası ele alınacaksa, sanayi bakanları; tarımsal fiyatlar ele alınacaksa tarım bakanları (sırasıyla Sanayi Konseyi ve Tarım Konseyi) toplanır.
En "kıdemli" konsey, "Dışişleri Bakanları Konseyi"dir. Son yıllarda "Genel İşler Konseyi" olarak anılan bu kurul; dış ilişkilerden, ortak dış politika ve güvenlik politikası çerçevesinde dış politikadan sorumludur.
Ancak öbür alanlardaki ivedi konuları da görüşebilir. Ayrıca diğer konseylerin çalışmalarını koordine eder. AB Doruğunun 6 ayda bir düzenlenen toplantılarının hazırlığını yapar.
Çalışma Yöntemi : Bir Komisyon önerisi olmadan, karar alamaz. Alınan kararların, genellikle birbiriyle çatışan ulusal çıkarlar arasında denge kurucu nitelikte olmasına dikkat edilir. Belli bir konuda görüşme yapılırken, her üye bakan; kendi ülkesiyle ilgili sorunları dile getirir. Bakanlar; bir yandan kendi ülkelerinin çıkarlarını temsil edip savunurken, bir yandan da AB'ni başarıya ulaştıracak uyuşmaları sağlamaya çalışır.
Konsey başkanlığını her üye ülkenin hükümeti -ülke adlarının alfabetik sırasına göredönüşümlü olarak üstlenir. Süresi 6 aydır.
Konsey'de ağırlıklı oy usulü geçerlidir. Buna göre, Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere 10'ar; İspanya 8; Belçika, Yunanistan, Hollanda, Portekiz, 5'er; Avusturya, İsveç 4'er; Danimarka, Finlandiya, İrlanda 3'er; Lüksemburg 2 oy sahibidir.
İlişkileri : Komisyon'dan öneriler alır. Yasal düzenleme tasarılarını kabul etmeden önce, Avrupa Parlamentosu' nun görüşünü alır.
Avrupa Doruğu “Avrupa Zirvesi" de denir.
Temel Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları : Birliğin en üst düzeyde yetkili politik organıdır. Birliğin temel politik ve stratejik eğilimlerini belirler. Başlıca rolü, AB'nin gelecekteki gelişmesi için politika önceliklerini belirlemektir. AB Konseyi'nin bir çözüme varamadığı konularda kararlar alır. Siyasal ve ekonomik konularda kılavuzluk eder, yapıcı uyarılarda bulunur, dış ilişkilerde birliğin ortak tavrını belirler.
Oluşması : Avrupa Tek Senedi ile kurumsallaşmıştır. İlk kez 1975'de toplanmıştır. Devlet ve hükümet başkanları ile Komisyon başkanından oluşur.
Çalışma Yöntemi : Yılda en az iki kez toplanır. Başkanlık üye devletlerce sırayla üstlenilir. Süresi 6 aydır. Mali konular dışında bütün kararlar çoğunlukla alınır.
B-Avrupa Komisyonu
Temel Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları: AB'nin temel yürütme organıdır. Ortak pazarın iyi işlemesinden ve gelişmesinden sorumludur.
AB politikalarına ilişkin ilk adımı atma yetkisine sahip olan tek kurumdur. Yeni politika önerileri hazırlar. Mevzuat önerilerinde bulunur.
Konsey'in aldığı kararları, kararlaştırılmış politikaları uygular.
AB hukukunun (kurallarının) doğru olarak uygulanmasını gözetir. AB antlaşmalarını ve bunlardan doğan yasal düzenlemeleri uygular. Yönergelerin ulusal yasalara aktarılmasını denetler. Antlaşmalar çerçevesindeki yükümlülüklerini yerine getirmediğine, AB kurallarını çiğnediğine inandığı kişiler, şirketler ve üye devletlere karşı yasal işlemleri başlatır. AB'nin yıllık bütçe tasarısını hazırlar. Yönergeler çıkartır. Konseye önerilerde bulunur, kararlarının taslağını hazırlar.
Oluşması : Komisyonun 20 üyesi vardır. Nüfusu fazla olan beş ülke (Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya) Komisyona ikişer üye, öbür ülkeler birer üye verir.
Komisyon üyeleri; ulusal hükümetlerce gösterilen adaylar arasından, Konsey tarafından atanırlar. Komisyonun bir bütün olarak atanması, Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanır. Üyeler süre sonunda yeniden atanabilir. Üyelik süresi 5 yıldır.
Çalışma Yöntemi: Antlaşmaların sağladığı güç ve Konseyin verdiği yetkiler nedeniyle, önemli bir özerkliğe sahiptir.
Üyeler; kendilerini aday olarak gösteren ulusal hükümetlerden bağımsız olarak, Birliğin çıkarlarını temsil ederler. Başka bir deyişle, kendi ülkelerinin çıkarlarını değil, Birliğin çıkarlarını gözetip savunmakla yükümlüdür.
Her üyeye bir veya birkaç politika alanında sorumluluk verilir. Üyelere küçük bir danışmanlar grubu yardımcı olur.
Komisyonun merkezi Brüksel'dedir. Üyeler haftada bir kez toplanır. Toplantı kapalı oturum olarak gerçekleşir. Kararlar oy çokluğuyla alınır.
İç Örgütlenmesi : Komisyon 25'i aşkın "genel müdürlük" ve idari servisler hâlinde örgütlenmiştir. Genel müdürlüklerin her biri ayrı bir sosyal konuyla ilgilidir. Çok sayıda komite, çalışmalarına yardımcı olur.
İç ve Dış İlişkileri : Bakanlar Konseyi'ne öneriler sunar, uygulamalar hakkında bilgi verir. Parlamentoya karşı sorumludur.
Uluslararası ticaret görüşmelerinde Birliği temsil eder. Uluslararası antlaşmaları Birlik adına yürütür.
C- Avrupa Parlamentosu
Temel Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları : Başlıca denetim organıdır. Yasa çıkaramaz; ancak bu alanda önemli rol oynar. Yasama gücü, ulusal parlamentolarınkinden daha azdır. Özellikle Maastricht Antlaşması ile ortak karar usûlünün kabulü sonucunda, yasama alanındaki rolü gittikçe güçlenmiştir.
Yasal düzenleme tasarılarını inceler. Güncel konuları tartışır. Komisyon'u ve Konsey'i denetler. Bunu program ve raporları tartışarak, yazılı ve sözlü sorular yönelterek yapar. AB'nin yıllık bütçesine mutabakat verir. Üçüncü ülkelerle işbirliği veya yeni üye kabulü gibi önemli antlaşmalarda onayı alınır.
Oluşması: AB çapında yapılan tek dereceli seçimlerle seçilen 626 üyeden oluşur.(2000) Her ülkeye belirli sayıda üyelik ayrılmıştır. AB'nin seçimle oluşan tek organıdır. Süresi 5 yıldır.
Çalışma Yöntemi : Üyeler, AB haklarını bir bütün olarak temsil eder. Ulusal çıkarları savunmak için atanmamışlardır. Bundan dolayıdır ki Parlamento' da birer ulusal temsilci olarak değil, çeşitli politik grupların temsilcisi olarak bulunurlar.
Parlamento başkanı 2,5 yıllık bir dönem için seçilir.
Ayda bir kez Strasburg'da toplanır. Oturumlar bir hafta sürer.
"İşbirliği usulü" sayesinde mevzuât önerilerini değiştirebilir. "uygun görüş" usulü ile yeni üye devletlerin katılımını ve üçüncü ülkelerle yapılan ortaklık antlaşmalarını, "ortak karar usulü" sayesinde bazı politika alanlarındaki mevzuat önerilerini veto edebilir. Maastricht Antlaşmasıyla kabul edilen ``ortak karar usulü"nde, Avrupa Parlamentosu; mevzuatın kabulü konusunda Konsey'le ortaklaşa ve eşit koşullarda hareket etme yetkisine sahiptir. Bu usul başlıca şu alanlarda uygulanır: İç pazar, işçilerin serbest dolaşımı, iş kurma serbestliği, işçilerin çalışma hakkı...
İlişkileri : Konsey ve Komisyon'u denetler. Bu iki kuruma AB'nin işleri hakkında sorular yöneltebilir. Danışmanlık yapar; yasal düzenlemeler hakkında görüş bildirir. Güvensizlik oyu vererek Komisyon'u istifaya zorlayabilir.
D- Adalet Divanı
Topluluğun "Yüksek Mahkemesi," bir "Anayasa Mahkemesi" olarak nitelenebilir.
Temel Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları : Birliğin bağımsız yargı organıdır. Hukuka saygıyı sağlamakla görevlidir. Antlaşmaların öteki AB kurumları üye devletler tarafından doğru olarak yorumlanmasını ve uygulanmasını sağlar. Hukuki anlaşmazlıkları çözümler.
Üye devletlerin antlaşma hükümlerine uyup uymadıklarını denetler.
Adalet Divanı, ulusal mahkemelerce uygulanması için, AB hukukunu yorumlar. Antlaşma hükümlerinin ve uygulama biçimlerinin kesin yorumunu yapar.
Uyuşmazlıkları çözüme bağlar. Birlik organları, üye devletler, şirketler ve bireylerin AB antlaşmalarıyla ilgili olarak, önüne getirdikleri hukuki sorunlar hakkında karar verir.
Oluşması : Üye ülkelerin anlaşmasıyla atanmış 15 hâkimden oluşur. Her üye ülke Divan'a 1 hâkim gönderir. Ayrıca başsavcılar vardır.
Konsey tarafından atanırlar. Görev süresi biten, yeniden atanabilir. Süreleri 6 yıldır.
Çalışma Yöntemi : AB hükümetlerinin doğrudan denetimi dışındadır.
Kararları bağlayıcıdır. Oy çokluğu ile alınır. Ulusal mahkemelerinkinden üstündür. Günümüzde, devletleri ve şirketleri para cezasıyla cezalandırma yetkisiyle donatılmıştır.
Divan' a anlaşmazlıkların çözümlenmesi talebiyle, üye devletler, Birlik organları, şirketler, özel ve tüzel kişiler başvurabilir. Lüksemburg'da toplanır.
E-Sayıştay
"Topluluk Hesap Mahkemesi"dir.
Temel Fonksiyonu,Yetki ve Sorumlulukları: Mali denetleme organıdır. AB gelir ve giderlerinin yasallığını, usule uygunluğunu denetler. AB bütçesinin mali yönden sağlamlığını kontrol eder. Her yıl bir rapor yayınlar.
Oluşması : 1977'de kurulmuştur. Her biri bir üye devletten olmak üzere 15 üyeden oluşur. Üyeleri Konsey tarafından Parlamento' ya danışılarak atanır. Üyelik süresi 6 yıldır. Süre yenilenebilir. Lüksemburg' dadır.
II- FINANSMAN ORGANLARI
Temel finansman organı Avrupa Yatırım Bankası' dır. Bundan başka Birliğin ekonomik ve sosyal politikalarını yürütmek amacıyla kurulmuş çeşitli fonlar vardır.
III- DANIŞMA ORGANLARI VE DİĞER KURULUŞLAR
AB'nin ayrıca pek çok sayıda danışma organı vardır. Yeni bir mevzuatın kabulünden önce, Komisyon ve Konsey; önerilen yasaların, beklenen ekonomik, sosyal ve bölgesel etkileri konusunda diğer AB kuruluşlarına danışır. Bundan başka önemli yeni alanlarda bir dizi yeni kuruluş oluşturulmuştur.
A-Ekonomik ve Sosyal Komite
B-Bölgeler Komitesi
C-Akdeniz Komitesi
D-Diğer Kuruluşlar
Avrupa Polis Bürosu (EUROPOL) : AB üye devletleri arasında polis örgütlerinin koordinasyonunu sağlar. Lahey'dedir. Bütün ciddi uluslararası suçlara karşı Üye Devletler arasında yeni bir işbirliği kararı 1995 yılında kurulan Europol'un amacı, birden fazla üye devleti ilgilendiren hallerde terörizm, uyuşturucu ticareti ve diğer örgütlü suçlara karşı mücadelede işbirliğini teşvik etmektir. Europol'un merkezinin bulunduğu Lahey'de (Hollanda), her Üye Ülkenin irtibat memurları birlikte çalışırlar, suç vakalarını daha hızlı bir şekilde çözmek için bilgi alışverişinde bulunurlar.
Avrupa Para Enstitüsü : Ekonomik ve parasal birliğin son aşamasında kurulacak olan Avrupa Merkez Bankası'nın öncüsüdür. Frankfurt'tadır.
Avrupa Çevre Ajansı: ``Çevre verileri arşivi" işlevini görür. Kopenhag' dadır.
İç Pazar Uyumlaştırma Bürosu : Marka tescilinin basitleştirilmesiyle ilgilenir. Alicante' dadır.
Bütün bunların dışında mevcut olan pek çok kuruluş arasında, Topluluk Bitki Çeşitliliği Bürosu (Brüksel), Avrupa Sağlık ve İşyeri Güvenliği Ajansı (Lüksemburg), Avrupa Tıp Ürünleri Değerlendirme Ajansı (Londra), Avrupa Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (Lizbon). Avrupa Eğitim Vakfı (Torino), Hayvan ve Bitki Sağlığı Muayene ve Denetim Bürosu (Dublin) sayılabilir.
Avrupa Birliği'nde üye devletler; ortak çıkarları doğrultusunda,egemenlik haklarının ortak yönetimi yoluyla birlikte çalışmaktadır. Mevzuat; erişilecek hedeflere göre yönetmelik, yönerge, karar, tavsiye ve görüş almak üzere çeşitli biçimler alır.
AB'nin yönetim sistemi benzersiz, örgütlenmesi evrimcidir. Birbirinden bağımsız yasama, yürütme ve yargı organlarıyla donatılmıştır.
Birlik günümüzde 5 kurum tarafından yönetilmektedir, Bu kurumlardan Avrupa Komisyonu temel yürütme organı, Avrupa Birliği Konseyi temel yasama ve karar organı, Avrupa Parlamentosu başlıca denetim organı, Adalet Divanı yargı organı, Sayıştay mâli denetleme organıdır. Bundan başka Avrupa Doruğu, Birliğin en üst düzeyde yetkili politik organı konumundadır. Temel finansman organı Avrupa Yatırım Bankası 'dır. AB' nin ayrıca pek çok sayıda danışma organı ve öteki alanlarda bir dizi kuruluşu vardır.
AB' nin örgütlenme felsefesinden ve uygulamasından şu dersler çıkarılabilir:
Uluslararası birleşmeler hümanist ve evrensel bir yaklaşım gerektirir. Ancak pratikteki başarı, ulusal çıkarların da hesaba katılmasına bağlıdır. Başka bir deyişle “evrensel olan” ile “ulusal olan” arasında bir denge sürekli olarak gözetilmelidir. Avrupa Birliği'nin gerçekleşme yolunda olmasında, ulusal çıkarlara saygı duyulmasının, bu çıkarlarla "evrensel hedefler" arasında denge gözetilmesinin kuşkusuz çok büyük bir payı vardır.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/11/2007 - DİĞER ADAY ÜLKELERDE SİVİL TOPLUM NASIL DESTEKLENİYOR? |
DİĞER ADAY ÜLKELERDE SİVİL TOPLUM NASIL DESTEKLENİYOR?
Avrupa Birliği’nin Orta ve Doğu Avrupa’daki aday ülkelerin katılım hazırlıklarını desteklemek üzere geliştirdiği PHARE Programı kapsamında, birçok Orta ve Doğu Avrupa ülkesinde, sivil topluma yönelik programlar desteklenmektedir. Bu programlar yoluyla, girişimci dernek ve sendikaların gelişmesi, siyasi partilerin desteklenmesi, bu grupların yapıcı sosyal diyalog için hazırlanması, muhasebe kuruluşlarına yeni muhasebe sistemlerinin tanıtılması amacıyla eğitim verilmesi gibi faaliyetlere mali yardım sağlanmaktadır.
Polonya: PHARE
PHARE bölgesel kalkınma programları çerçevesinde, STK’lar önemli faaliyetlerde yer almaktadırlar. Örneğin, çok sayıda STK’nın sosyal refah alanında çalıştığı Polonya’da, STK’lara sağlanan teknik destek ve eğitim, beş ayrı bölgesel destek merkezinin kurulması ve faaliyete geçirilmesiyle genişletilmiştir. PHARE Demokrasi Programı da tamamlayıcı nitelikte bir girişim olarak, know-how ve eğitim imkanı sağlayarak, demokratik kural ve usullerin, toplumun, hükümet, parlamento, idari yönetimler, medya ile profesyonel grup ve dernekler gibi çeşitli katmanlarında kabul görmesini hedeflemektedir.
Slovakya: Sivil Toplumu
Destekleme Vakfı
Slovakya’da yürütülen demokrasinin güçlendirilmesi projesi kapsamında 1993’de Sivil Toplumu Destekleme Vakfı (Civil Society Development Foundation) kurulmuştur. Avrupa Komisyonu, pekçok Orta ve Doğu Avrupa ülkesinde bu tür vakıfların kurulmasını desteklemiştir.
Sivil Toplumu Destekleme Vakfı, şu anda Slovakya’da en önemli üç yardım amaçlı vakıftan birisidir. Slovak STKları arasında vazgeçilmez bir yeri vardır. Hibe veren bağımsız bir kuruluş olarak çok sayıda STK’ya hibe vermeyi (sivil dernekler, vakıflar ve yardım örgütleri gibi) hedeflemekte ve böylelikle Slovakya’da güçlü bir sivil toplumun gelişmesini desteklemektedir. Vakıf, kısa bir sürede Slovakya’da bütün bölgelerde varlık göstermeyi başarmıştır. 1993’den beri yaklaşık 2 milyon Euro tutarındaki bütçeyle, Slovak STK’larının sağlık, çevre azınlıklar, eğitim, insan hakları ve gönüllü gelişimi gibi farklı alanlardaki 387 projesini desteklemiştir. Vakıf, Slovakya’da STK’ların açık bir sivil toplumdaki rolünün ve işlevinin farkına varılması, STK’lar arasında bilgi alışverişi düzeyinin iyileştirilmesi, işbirliğinin desteklenmesi, STK’ların örgütsel kapasitelerini geliştirmeyi ve bu sektörle ilgili yasal mevzuatı iyileştirmeyi hedeflemektedir.
Bulgaristan: PHARE/LINEN
PHARE kapsamındaki LIEN Programı ise, hükümet dışı olup kar amacı gütmeyen ve toplumsal alanda zor şartlar altında yaşayanların sorunlarına eğilen kuruluşların kapasitesinin güçlendirilmesi ve girişimlerinin teşvik edilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Program, uluslararası işbirliği projeleri sayesinde, hedef gruplara somut yararlar sağlamaktadır. LINEN projelerinden biri de, Bulgaristan’da "Sokak Çocuklarının Korunması ve Desteklenmesi için Barınak Kurulması"dır. 1996-98 yıllarında uygulanan projeye 108.216 Euro aktarılmış ve proje Avrupa Gönüllüler Merkezi LINEN Programı Teknik İdare Ofisi’nce yürütülmüştür.
Latviya: PHARE/CONSENSUS II
Benzer şekilde, PHARE kapsamında yürütülen Consensus II Programı, sosyal koruma ve destek alanında çalışan yerel idarelerin, AB’deki ülkelerle karşılıklı deneyim alışverişi ve yerel düzeyde uygulanan projeler yardımıyla verimliliğinin artırılmasını hedefler. Bu kapsamda 1998-99 döneminde, Latviya’daki Kriz Önleme Merkezi Projesi desteklenmiştir. STK’ların, yerel makamlarla veya bağımsız bir şekilde, "muhtemel sosyal hizmet sağlayıcılar" olarak projede yer alması odak noktalarından biridir. 75.000 Euro bütçeli proje, CARE Avusturya tarafından yürütülmüştür.
http://www.multi-bene.org
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/11/2007 - TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ KRONOLOJİSİ |
TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNİN KRONOLOJİSİ 1959 31 Temmuz: Türkiye, AET’ye ortaklık için başvurdu. 11 Eylül: AET Bakanlar Konseyi, Ankara ve Atina’nın Ortaklık başvurularını kabul etti. 28-30 Eylül: Avrupa Toplulukları Komisyonu ile Türkiye arasındaki ilk hazırlık görüşmesi yapıldı. 1963
12 Eylül: Türkiye ile AET’yi Gümrük Birliğine götürecek ve tam üyeliği sağlayacak olan Ortaklık Anlaşması (Ankara Anlaşması) imzalandı. 12 Eylül: I. Mali Protokol imzalandı. 1964
1 Aralık: Türkiye-AET Ankara Anlaşması yürürlüğe girdi. Birinci Ortaklık Konseyi toplantısı yapıldı. 1966
16-17 Mayıs: Birinci Türkiye-AET Karma Parlamento Komisyonu Brüksel’de toplandı. 1968
9 Aralık: Katma Protokol görüşmeleri başladı. 1970
26 Ekim: İlk Gümrük İşbirliği Komitesi toplantısı yapıldı. 19 Kasım: Ortaklık Konseyi’nde Katma Protokol metni kabul edildi. 23 Kasım: Katma Protokol Brüksel’de imzalandı. 23 Kasım: II. Mali Protokol imzalandı. 1971
5 Temmuz: Katma Protokol, TBMM’de 69’a karşı 149 oyla kabul edildi. 22 Temmuz: Senato, Katma Protokolü kabul etti. 1 Eylül: Katma Protokol’ün ticari hükümleri “Geçici Anlaşma” ile yürürlüğe konuldu. 1972
13 Ocak: Ortaklık Anlaşması’nın Topluluğa katılacak yeni ülkelerce de kabulünü sağlayacak Türkiye - AET müzakereleri başladı. 20 Temmuz: Ortaklık Konseyi, 1.9.1972 tarihinde sona erecek olan “Geçici Anlaşma” süresini yıl sonuna kadar uzattı. 1973
1 Ocak: Katma Protokol yürürlüğe girdi. Birinci gümrük indirimi ve konsolide liberasyon listesi uyumu yapıldı. 21 Mayıs: Türkiye - AET genişleme görüşmeleri mutabakat ile sonuçlandı. 30 Haziran: I. Genişleme Anlaşması (Tamamlayıcı Protokol) Ankara’da imzalandı. 1974
1 Ocak: Tamamlayıcı Protokol ile ilgili geçici anlaşma yürürlüğe kondu. 1976
1 Ocak: Türkiye, Katma Protokol’den kaynaklanan yükümlülüğünü yerine getirerek ikinci gümrük indirimi ve konsolide liberasyon listesi uyumunu gerçekleştirdi. 1977
12 Mayıs: III. Mali Protokol Brüksel’de imzalandı. 1 Temmuz: Topluluk tarafindan Türkiye'ye tanınan yeni tarım tavizleri yürürlüğe kondu. 1978
4-11 Ekim: Türkiye, Dördüncü Beş Yıllık Plan süresince yükümlülüklerinin dondurulması ve aynı dönem için yaklaşık 8 milyar dolarlık yardım yapılması talebinde bulundu. 30 Ekim: III. Mali Protokol’ün onay işlemleri tamamlandı. 1980
30 Haziran: Ortaklık Konseyi tarım ürünlerinin tamamına yakın bir kısmında Türkiye’ye uygulanan gümrük vergilerinin 1987 yılına kadar sıfıra indirilmesini kararlaştırdı. (1/80 sayılı Karar) 1982
22 Ocak: Avrupa Topluluğu, Türkiye ile ilişkilerini dondurma kararı almıştır. 1986
16 Eylül: Türkiye - AET Ortaklık Konseyi toplandı. Böylece 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren dondurulmuş bulunan Türkiye-AET ilişkilerinin canlandırılması süreci başladı. 1987
14 Nisan: Türkiye, AT’ye, Roma Antlaşması’nın 237 nci, AKÇT Antlaşması’nın 98 nci ve EURATOM Antlaşması’nın 205 nci maddelerine istinaden tam üye olmak üzere müracaat etti. 27 Nisan: Türkiye’nin tam üyelik talebi Topluluk Bakanlar Konseyi tarafindan incelenmek üzere Komisyon’a havale edildi. 1988
7 Kasım: Türkiye -AET arasındaki ticari ve iktisadi sorunların ele alınması amacıyla oluşturulan Ad- Hoc Komite, birinci toplantısını gerçekleştirdi. 20-21 Aralık: Ad-Hoc Komite ikinci kez toplandı ve Türkiye, 1978 yılında askıya aldığı yükümlülüklerini yerine getirmek üzere, hızlandırımış bir takvimi Topluluğa verdi ve bu takvime işlerlik kazandırdı. 1989
18 Aralık: AT Komisyonu, Türkiye’nin tam üyelik başvurusu konusundaki “Görüş” ünde (Avis), Topluluğun, kendi iç pazarını tamamlayabilme sürecinden önce (1992) yeni bir üyeyi kabul edemeyeceği ve Türkiye’nin katılmadan önce, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda gelişmesine ihtiyaç duyulduğu hususlarına yer verdi. 1990
6 Haziran: Topluluklar Komisyonu, Türkiye ile her alanda iibirliğinin başlatılması ve hızlandırılması konusundaki önlemleri içeren bir “İşbirliği Paketi”ni hazırlayarak Konsey’in oluruna sundu. 1991
30 Eylül: Ortaklık Konseyi 1986 yılından sonra ilk kez toplandı. 1992
21 Ocak: Türkiye - AT arasında bir Teknik İşbirliği Programı imzalandı. 9 Kasım: Türkiye - AT Ortaklık Konseyi’nin 33 ncü dönem toplantısı yapıldı. 3 Aralık: Türkiye - AT ilişkilerinin yürütülmesinde ortaya çıkan ticaret ve gümrüklerle ilgili teknik sorunların çözümü için kurulmuş olan ve 12 Kasım 1982’den beri toplanamayan Gümrük İşbirliği Komitesi, 10 ncu dönem toplantısını gerçekleştirdi. 1993
24-25 Şubat: 9 Kasım 1992 tarihli Ortaklık Konseyi’nde, Ortaklık Komitesi gözetimi altinda çalışması kararlaştırılan teknik komitelerden Gümrük Birliği Alt Komitesi toplantısı Brüksel’de yapıldı. 8 Kasım: Ortaklık Konseyi’nin 34 ncü dönem toplantısı yapıldı. 1994
19 Aralık: Ortaklık Konseyi’nin 35 nci dönem toplantısı yapıldı. 1995
6 Mart: Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği’nin gerçekleştirilmesi ile ilgili ve Gümrük Birliği döneminde uygulanacak usul, esas ve süreleri belirleyen 1/95 ve 2/95 sayılı kararlar Ortaklık Konseyi’nin 36 nci dönem toplantısında kabul edildi. 30 Ekim: Ortaklık Konseyi, 1/95 sayili Gümrük Birliği Kararı çerçevesinde, Türkiye’nin Gümrük Birliği’nin iyi işlemesi için gerekli teknik koşulları yerine getirdiğini tesbit eden 37 nci toplantısını gerçekleştirdi. 13 Aralık: 1/95 Sayılı Türkiye-AB Ortaklık Konseyi Kararı Avrupa Parlamentosu tarafindan onaylandı (343 Kabul, 149 Red, 36 Çekimser). 21 Aralık: AB ile Türkiye arasinda, AKÇT ürünlerini kapsayan Serbest Ticaret Anlaşması parafe edildi. 1996
1 Ocak: Türkiye, AB ile entegrasyonunda 22 yil süren “Geçis Dönemi”ni 31 Aralık 1995 tarihinde tamamlayarak, 1.1.1996 tarihi itibariyle, tam üyelik sürecinde “Son Dönem”e, sanayi ürünlerinde ve işlenmiş tarım ürünlerinde sağlanan Gümrük Birliği ile girmiştir. 19 Şubat: Gümrük Birliği Ortak Komitesi 1 inci dönem toplantısı yapıldı. 25 Temmuz: Türkiye-AB AKÇT Anlaşması Brüksel’de imzalandı. 1 Ağustos: Türkiye-AB AKÇT Anlaşması TCRG’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. 1997
20 Mart: Ortaklık Komitesi 106 inci dönem toplantısı yapıldı. 14-16 Nisan: Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu 40 inci dönem toplantısı yapıldı. 24 Nisan: Ortaklık Komitesi 107 inci dönem toplantısı yapıldı. 29 Nisan: Ortaklık Konseyi’nin 38 uncu dönem toplantısı yapıldı. 30 Mayıs: Gümrük İşbirliği Komitesi’nin 19 uncu dönem toplantısı yapıldı. 23 Temmuz: Gümrük Birliği Ortak Komitesi 6 inci dönem toplantısı yapıldı. 12-13 Aralık: Avrupa Birliği'nin Lüksemburg'ta gerçekleştirdiği devlet ve hükümet başkanları zirvesi sonucunda Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Slovenya, Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Letonya, Estonya ve Kıbrıs Rum Yönetimi tam üyelik için aday ülkeler olarak belirlenmiştir. Türkiye ise aday ülkeler arasında zikredilmemiş, tam üyeliğe ehil olduğu teyid edilmiştir. 1998
1 Ocak :Türkiye ile AB arasında karşılıklı tarım tavizlerine ilişkin 1/98 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı yürürlüğe girdi. 9-10 Şubat: Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu 41 inci dönem toplantısı yapıldı. 16 Şubat: Gümrük Birliği Ortak Komitesi 7 nci dönem toplantısı yapıldı. 3 Mart: Türkiye-AB ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik olarak AB Komisyonu tarafından hazırlanan"European Strategy for Turkey" başlıklı belge açıklandı. 20-22 Nisan: Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu 42 nci dönem toplantısı yapıldı. 28 Mayıs: Türkiye-AB Gümrük İşbirliği Komitesi 21 inci dönem toplantısı yapıldı. 30 Haziran: Ortaklık Komitesi 108 inci dönem toplantısı yapıldı. 4 Kasım: AB Komisyonu tarafından hazırlanan ve AB’ne üyelik için belirlenmiş olan Kopenhag kriterleri ışığında kaydedilen gelişmelere ilişkin Komisyon görüşlerini içeren "İlerleme Raporu" yayımlandı. 9-10 Kasım: Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu 43 üncü dönem toplantısı yapıldı. 15 Aralık: Türkiye-AB Gümrük İşbirliği Komitesi 22 nci dönem toplantısı yapıldı. 1999
1 Ocak: Avrupa Birliği’nde Tek Para (Euro) uygulamasına geçildi. 18-19 Şubat: Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu 44 üncü dönem toplantısı yapıldı 23 Şubat: Türkiye-AKÇT Ortak Komitesi’nin Çalışma Usullerinin kabul edildiği ilk toplantısı yapıldı. 26 Şubat: Türkiye-AB Gümrük Birliği Ortak Komitesi’nin 8 inci toplantısı yapıldı. 30 Mart: Türkiye-AB Ortaklık Komitesi 109 uncu dönem toplantısı yapıldı. 28 Mayıs: Türkiye-AB Gümrük İşbirliği Komitesi 23 üncü dönem toplantısı yapıldı. 8 Temmuz: Türkiye-AKÇT Ortak Komitesi’nin ikinci toplantısında Türkiye-AKÇT Serbest Ticaret Anlaşması’nın Menşe Protokolü’nde Türkiye'nin 1 Ocak 1999 tarihi itibariyle Pan-Avrupa Menşe Kümülasyonu Sistemi'ne dahil olması çerçevesinde gerekli değişiklikler yapıldı. 13 Ekim: AB Komisyonu tarafından hazırlanan ve AB’ne üyelik için belirlenmiş olan Kopenhag kriterleri ışığında kaydedilen gelişmelere ilişkin Komisyon görüşlerini içeren ikinci "İlerleme Raporu" yayımlandı. 11-12 Aralık: Helsinki'de gerçekleştirilen Avrupa Konseyi Zirve Toplantısında Türkiye'ye adaylık statüsü tanındı. 13 Aralık: Türkiye-AB Gümrük İşbirliği Komitesi 24 üncü dönem toplantısı yapıldı. 2000
25 Şubat: Türkiye-AB Gümrük Birliği Ortak Komitesi 8 inci dönem toplantısı yapıldı. 11 Nisan: Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 39 uncu dönem toplantısı yapıldı. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/11/2007 - PROJE ÖRNEKLERİ |
PROJE ÖRNEKLERİ
Devlet Reformu
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), Türkiye genelinde devlet reformu konusunda bir tartışma açılmasına önayak olacak Türkiye’de Devlet Reformu projesiyle, bir ilke imza attı. AB’nin MEDA bütçesinden 600.000 Euro katkıda bulunduğu proje, Avrupa Komisyonu ile TESEV arasında 1998’de imzalanan bir kontrat sonucunda hayata geçirildi.
Bir buçuk yılda tamamlanan proje kapsamında, devlet reformu konusunda çalışmak üzere onbir çalışma grubu kuruldu. Bu grupların hazırladığı belge ve tebliğler, önce konferanslarda tartışıldı. Çalışmalar daha sonra yayınlandı. Bu yayınlar arasında şu kitaplar bulunuyor: Türkiye’de Devlet Denetiminde Reformlar ve Başarılarının Değerlendirilmesi, TBMM’nin Etkinliği, Bölgesel Kalkınma ve Kırsal Yoksulluk, Kamu Maliyesinde Saydamlık, Türkiye’de Yerel ve Merkezi Yönetimlerde Hizmetlerden Tatmin, Patronaj İlişkileri ve Reform, Kamu Personel Yönetiminden İnsan Kaynakları Yönetimine Geçiş, Yoksulluk, Devletin Düzenleyici Rolü, Parlamento ve Sayıştay Denetimi, Siyasal Partilerde Reform, Siyasi Rejim Tartışmaları.
TESEV Direktörü Özdem Sanberk, TESEV’in, Devlet Reformu araştırmasının temel çıkış noktasının, Türkiye’de devlet yönetiminde köklü bir dönüşümün gerçekleşmesi için gerekli olan bilginin üretilmesi olduğunu belirterek şunları vurguluyor: "TESEV, bu proje çerçevesinde, kamu yönetimi alanında, dünyadaki en yeni gelişmeleri, en iyi uygulamaları örnek alan ve aynı zamanda da Türkiye’nin gerçek sorunlarını tesbit ederek özgün öneriler sunan bir Devlet Reformu önerisi hazırlamıştır. Araştırmaların içeriğine bakıldığında, bugünkü dünyada demokratik bir Devletin Reform yapabilmesi için büyük ölçüde "sivil toplum"un varlığına ve desteğine ihtiyaç duyulduğu görülecektir. Dolayısıyla, Devlet Reformu projesi, devletle sivil toplumun kesiştiği, birbirleriyle yoğun etkileşim içine girdikleri bir alana oturmaktadır. Bu kapsamda bir araştırmanın Türkiye’de bağımsız bir sivil toplum kuruluşu tarafından gerçekleştirilmiş olması, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının küçümsenmeyecek bir kapasiteye ulaştığının bir göstergesidir"..
TESEV 30 Haziran 2000 tarihinde Ankara’da geniş katılımlı bir konferansla Devlet Reformu projesinin sonuçlarını açıkladı. Devletin baştan aşağı yeniden yapılanmasına ışık tutan bu belge, neden reform yapılması gerektiğini ortaya koymakla kalmıyor, hangi konuda nelerin, nasıl değişmesi gerektiğine ilişkin öneriler de sunuyor. http://www.tesev.org.tr
Demokratikleşmede Barolarla İşbirliği
Antalya Barosu’nca yürütülen ve Friedrich Naumann Vakfı’nca yürütülen "Demokratikleşme Programı"na, Avrupa Komisyonu MEDA kapsamında 100.000 Euro katkıda bulundu. Demokratikleşme konusundaki bilincin artırılmasını, modern devlet kavramı ve insan hakları standartları konularında avukatların bilgilendirilmesini hedefleyen proje kapsamında dokuz seminer ve iki konferans gerçekleştirildi.
Proje Koordinatörü Avukat Nazım Tural, projenin başlıca katkılarını "Avrupa’da yerleştirilmesi amaçlanan insan hakları, demokratikleşme ve hukuk devleti gibi kavramlara ilişkin temel değerlerin, Antalya’daki hukukçular arasında tartışılması, bu kavramların çağdaş yorumlarının ülkemizdeki uygulamalarla karşılaştırılması" şeklinde özetliyor. Tural’a göre, projenin bir diğer önemli katkısı da, projenin Türkiye’de AB’yle ilgili konulardaki bilgi eksikliğinin boyutlarını ve bu alanda bilgilendirme programları uygulama ihtiyacının önemini ortaya koyması.
Tural, projenin sona ermesinin ardından, meslek üyelerinin bu tür programların yeniden uygulanmasını talep ettiklerini, bunun da yönetimi arayışa ittiğini anlatırken, ekliyor: "Bizi örnek alan kentteki diğer sivil örgütler de benzer projeler için Komisyon’a başvurmaya karar verdiler. Proje, sadece Antalya Barosu için değil, kent çevresi için de olumlu sonuçlar doğurdu. Akdeniz Belediyeleri Birliği de, Friedrich Naumann Vakfı desteğiyle, "Yerel Demokratikleşme Projesi" adı altında bir proje başlattı. Proje, bir meslek örgütü olarak Komisyon ile bir proje yürütme deneyimi elde etmemizi sağladı. Proje yürütmede, sözleşmeyle belirlenen ilkelere, raporlama biçimine, harcamalarda istenen titizliğe uymanın yararlarını bize gösterdi."
Proje Türü: Araştırma/İnceleme/İzleme
Bu başlık altında, insan hakları, demokrasi ve sivil toplum alanlarındaki inceleme/araştırma projeleri ile yine benzer konularda Türkiye’deki uygulamaları izlemeyi amaçlayan projeler desteklenmiştir. İşbirliği yapılan STK’lar arasında Dünya Kitle İletişim Araştırma Vakfı, Ankara Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) sayılabilir.
PROJE ÖRNEKLERİ
Yargıda Reformu Başlatmakta Önemli Bir Adım
Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle Helsinki Yurttaşlar Derneği, Kasım 1999 ve Kasım 2000 tarihleri arasında "Yargı Kararlarının Verimliliği: Barolarla Hükümet dışı kuruluşlar arasında Hukuk Düzenini Güçlendirmek için İşbirliği" projesini a yürüttü. Bir sivil girişim modeli olan projeye Komisyon MEDA kapsamında 60.000 Euro katkıda bulundu.
Proje Koordinatörü Doç. Turgut Tarhanlı, neden böyle bir proje uyguladıklarını şöyle anlatıyor: "Türkiye’de, idare hukuku alanındaki temel sorunlardan biri, idari yargı mercilerince verilmiş kararların, idare tarafından yerine getirilmesinde ortaya çıkan aksaklıklardır. 1982 Anayasası’nın 138’inci maddesinde, "…idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; … mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez" dendiği halde, böyle bir fiili durumla çok sık karşı karşıya kalınır.
Özellikle, bir idari işlemin, idari yargı mercilerince iptaline karar verilmesinden sonra, bu kararın idare tarafından yerine getirilmesi, idare hukukunun karmaşık konularından biri haline gelmektedir. Bu durumun, ‘hukukun üstünlüğü ilkesi’nin önemi bağlamında da değerlendirilmesi doğaldır. Helsinki Yurttaşlar Derneği, AB’nin katkılarıyla yürüttüğü projede, bu tutumun yaygın olarak görüldüğü, imar düzenlemeleri, çevrenin korunması, kamu çalışanlarının hakları konularına özellikle önem verildi.
Proje, İstanbul, Ankara ve İzmir Barolarına bağlı avukatların, belirtilen alanlardaki hukuki tecrübeleri ışığında, Türkiye idari yargısının değişik düzeydeki mensuplarının, bu fiili durumun ortadan kaldırılmasında, yargının işlev ve etkisine ilişkin uygulamaları ve önerileri dikkate alınarak geliştirildi.
Bu yanıyla, proje, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği sürecindeki temel öncelikler arasında bulunan, yargının etkin ve verimli bir niteliğe sahip kılınması bağlamında da değerlendirilebilir.
Proje süresince, hem Türkiye’deki, hem de Avrupalı hukuk uygulamacıları ve üniversite mensuplarıyla, yukarıda belirtilen başlıca sorunlu alanlarda faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşlarının birlikte çalışmasına önem verildi. Bu işbirliğinin, hukuki ve toplumsal anlamda bir etkileşimi doğurması, projenin bir başka kazanımıdır".
İşleyen Demokrasi ve Ekonomi için Sendikal Haklar
Sendikaların AB’nin oluşumunda ve çağdaş demokrasinin kurulmasında önemli rolleri vardır. Bu nedenle, sendikaların AB’deki bilgi birikimi ve deneyimlerinin, AB’ye aday ülkelere aktarılması giderek daha çok önem kazanmaktadır. Bu çerçevede, Avrupa Komisyonu DİSK’in yürüttüğü projeye, MEDA Demokrasi bütçesinden 150.000 Euro tutarında katkıda bulundu.
Proje, Türkiye’deki sendikal haklarla ilgili ihlalleri belirlemek üzere bir Ulusal İzleme Komitesi kurulması, ilgili ulusal ve uluslararası kuruluşların bilgilendirilmesi, Türkiye’de sosyal hakların gelişmesi için belirlenen konularda çalışma grupları kurulması ve sendikacıların eğitilmesini hedefliyor.
Proje Koordinatörü DİSK Genel Sekreter Yardımcısı Ahmet Asena, projenin Türkiye için önemini şöyle açıklıyor: "çalışanların örgütlenmesinin, bir ülkedeki demokrasinin önemli unsurlarından biri olduğu bilinci Sendikal Hak İhlalleri Projesi’nin oluşturulmasındaki en önemli etkendir. Son anayasanın sendikal örgütlenmeye getirdiği yasal kısıtlamalar teorik olarak biliniyordu ancak bunların günlük yaşamdaki etkilerine ilişkin bilgiler eksikti. Bu nedenle DISK, yasal sınırlamaların gündelik hayattaki yansımalarını saptamaya ve sendikacıları ve işçi önderlerini sendikal haklar konusunda bilgilendirmeye yönelik bir programa ihtiyaç olduğunu kararlaştırdı. Hazırlanan proje ETUC ile birlikte ele alındı. Finansman için Komisyon’a başvuruldu."
Proje kapsamındabölümünde, işyerlerinde hak ihlallerinin yaygınlığını saptamayı hedefleyen iki anket yapıldı. Gerçekleştirilen iki ayrı eğitim semineriyle Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Gaziantep, Denizli ve Edremit gibi illerde, yaklaşık 300 sendikacıya, hakların korunması ve geliştirilmesi için neler yapılabileceği, sendikaların sorunları, toplu sözleşme, çalışan sınıf ve örgütlenme konularında eğitim verildi. Proje boyunca karşılaşılan en önemli sorun, finansmandaki gecikmelerdi. Ödemelerdeki kaymalar projenin öngörülenden daha uzun sürmesine neden oldu. Bu tür projeler AB’nin önemli ve vazgeçilmez unsuru olan Sosyal Modelin, siyasal ve toplumsal demokrasinin kavranması ve geliştirilmesi bakımından büyük önem taşıyor.
DISK, proje sonuçlarını ortaya koyan Türkiye’deki Sendikal Hak İhlalleri Raporu’nu Uluslararası bir Sempozyumda (8 Ocak 1999) açıkladı.
Proje Türü: İşlevsel / Kapasite Geliştirme
Bu başlık altında desteklenen projelerde, özellikle kadın ve çocuk haklarının yanısıra, istismar ve ihmale uğrayan gruplara destek sağlamayı hedefleyen STK’ların mevcut projelerinin desteklenmesine, yeni projelerin geliştirilmesine ve kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesine önem verildi. Bu kapsamda Türkiye’de ilk kez başlatılan girişimler ve yeni kurulan merkezler desteklendi. Bunlar arasında Umut Çocukları Derneği, Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı, Türkiye Felsefe Kurumu ve Yakınları Kaybolmuş Aileler Derneği’nin (YAKAD) projeleri sayılabilir.
PROJE ÖRNEKLERİ
Umut Çocuklarının Umudu
"Ailem, İstanbul Küçükçekmece’de yaşıyor. Onları pek görmüyorum. Tiner kullanmaya sokakta alıştım. Üç kardeşiz. Küçük kardeşim de evden kaçtı. Günlerdir onu arıyorum. Heceleyerek okuyabiliyorum...".
Avrupa Komisyonu’nun STK’larla işbirliği kapsamında 1998’de MEDA aracılığıyla desteklediği Avcılar Umut Evi’nde kalan çocuklardan biri de Mehmet. İstanbul sokaklarıyla ilk kez üç yıl önce evden kaçtığında tanışmış. Bugün 15 yaşında. Yaşadıkları değil belki ama bakışları hala "çocuksu" bir umut barındırıyor gözlerinde. Mehmet’in hikayesi sokakta yaşam savaşı veren diğer çocuklardan farklı değil. O da yaşıtı pekçok çocuk gibi, sağlıksız şartlarda, düzensiz beslenerek, eğitim imkanı olmaksızın yaşamını sürdürüyor. Evlerinden ayrıldıktan sonra, sokak, tüm tehlikeleri ile onları bekliyor. Şiddet, soğuk, tiner - bali bağımlılığı, fiziksel ve cinsel istismar, bulaşıcı hastalıklar, kaçırılma hatta öldürülme...
Çocukları sokağa iten nedenler arasında, düşük sosyo-ekonomik düzey, göç ve göçün beraberinde getirdiği çeşitli sorunlar, parçalanmış aile, aile içi şiddet, cinsel istismar, eğitimsizlik, ilgisizlik, ihmal ve sevgisizlik bulunuyor. Mehmet’in kendi evden ayrılma nedeni ise suskun gözlerinde gizli.
Sokak çocuklarının sayısı Türkiye’de her geçen gün artıyor. Bu sorun. gelişmekte olan ülkelerde de gelişmiş ülkede de var. Tek fark, bu işin çözümüne ayrılan kaynaklar. İşte Avrupa Komisyonu, sokak çocuklarının yaşamındaki bu olumsuzlukları bir nebze giderebilmek amacıyla, Umut Çocukları Derneği’ne sağladığı 70.000 Euro’luk destekle, Mehmet gibi onlarca çocuğun, sağlıklı ve sosyal bireyler olarak yetişmelerine ve sorunlarının çözümüne katkıda bulundu.
Projeyi yürüten Umut Çocukları Derneği Başkanı Yusuf Kulca, Komisyon’un desteklediği projenin kendileri için önemli bir başlangıç olduğunun altını çiziyor. "1996’da kurduğumuz Avcılar Umut Evi ile Türkiye’de bir "ilk"e imza attık. Avrupa Komisyonu’na proje sunuşumuz, ekonomik anlamda zor durumda olduğumuz bir döneme rastlar. Aldığımız destek, Evin uzun ömürlü olmasını sağladı. Evin belli ihtiyaçlarının ve personel giderlerinin karşılanması, derneğin, çocuklara sunduğu sağlık, eğitim, hijyen, bilgilendirme bilinç artırma gibi faaliyetlerinin devamlılığı ve çeşitlendirilmesi açısından önemliydi.
Proje hedeflerinden biri de mesleki eğitim sağlamak üzere mum ve marangozluk atölyesi kurulmasıydı. Ancak, Türkiye’deki bazı bürokratik nedenlerle bu unsur tamamlanamadı. Bunun yerine, 26 çocuğa bir seramik firmasında mesleki eğitim imkanı sağladık. Projeyle, ilk kez uluslararası bir deneyim yaşadığımız için başlangıçta, raporlama ve bütçelendirme gibi alanlarda, doğal olarak tecrübesizlikler yaşadık. Ancak bu daha sonraki projelere farklı bakmamızı sağladı. Bugün nasıl bir proje hazırlamamız gerektiği konusunda pekçok sivil toplum kuruluşunun önündeyiz".
Komisyon ile uluslararası bir proje deneyimi kazanmış olmanın diğer projelerine ulusal/uluslararası sponsor bulmakta prestij sağladığını vurgulayan Kulca, "sonraki projelerde daha sağlıklı, güvenli ve tecrübeliydik. Şimdi yeni bir proje yapmaya kalksak, kimseden destek almadan amaçları, faaliyetleri ve bütçesiyle hazırlayabiliriz. Bugün Banvit, UNICEF, Dünya Bankası, IBM gibi ulusal ve uluslararası kuruluşlarla işbirliği içindeyiz. Artık kaynak bulabiliyoruz" diyor.
Çocukların sorunlarının çözümüne yardımcı olmak ve ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir barınak sunmak için kurulan Avcılar Umut Evi, beş yıldır ayakta. Çocukların temel ihtiyaçları karşılanıyor. Sağlıklı bir ortamda yaşıyorlar. En önemlisi de belli alışkanlıklar kazandırılarak, sosyalleşmelerine katkıda bulunuluyor. Umut Evi’ne bıçak, tiner, sigara ile girmek yasak. Sağlık, eğitim, psikolojik danışmanlık hizmetleri gönüllülerce sağlanıyor. Dernek, daha sonra Avcılar’daki eve, Bakırköy’de bir yenisini daha eklemiş. Dünya Bankası ile işbirliği içinde yürüttüğü bir diğer projeyle, Dolapdere Çamaşırhanesini faaliyete geçirmiş.
Çocuk Esirgeme Kurumu’nda 12 yıl kaldıktan sonra, 18 yaşında "sokak"la tanışan ve üç yıl yaşam savaşı veren Kulca, sokak çocuklarının sorunlarına yabancı değil. "Bir umut varsa ve o umudu yakaladığınızda, misyonu alıp götürüyorsunuz. Ben, çocuklarda bu umudu yakaladım" diyen Kulca, bu işe nasıl baş koyduğunu anlatıyor: "Sokakta yaşamaya başladığımda liseyi yeni bitirmiştim. Eğitim, sokaktaki olumsuz olaylara karışmamı önlediği gibi kendimi korumamı da sağladı. İstanbul’un Topkapı, Şehremini, Cevizlibağ, Mevlanakapı, Yenibosna, Sefaköy ve Avcılar gibi semtlerinde, mezarlıklarda, samanlıklarda, derme çatma evlerde, terkedilmiş ev ve arabalarda kaldım. Muavinlik yaptım, araba yıkadım tamirhanelerde, fabrikalarda, yolcu otobüslerinde çalışıp, simit sattım. Bir yandan da eğitime devam etmek için çaba gösteriyordum. Üniversiteyi kazanmam, hayatımın dönüm noktası oldu. Gece çalışıp, gündüz okula gittim. Üniversitedeki arkadaşlarımla, aramızda topladığımız paraları, bu çocuklara harcamaya başladık".
Kulca, 1980’lerde, bireysel olarak başladığı çalışmaları, toplumda sokak çocuklarına yönelik önyargılara aldırmadan, 1992’de bir dernek çatısı altında biraraya getirmiş. Dernek, Türkiye’de bu sorunla mücadeleyi başlatan ilk sivil girişim olarak biliniyor.
http://www.umutcocuklari.org.tr
Yerel Medyaya Taze Kan
Bağımsız İletişim Vakfı ile Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’nin (TMMOB) girişimiyle başlatılan Bağımsız İletişim Ağı (BİA) Projesi, 13 Ocak 2000 tarihindeki kuruluş konferasıyla, Türkiye’ye "merhaba" dedi. Avrupa Komisyonu’nun MEDA Demokrasi kapsamındaki desteğiyle hayata geçirilen proje, 1000’den fazla yerel radyo, 200’ü aşkın yerel televizyon ve 5000’i aşkın yerel gazetenin bulunduğu Türkiye’de, yeni bir iletişim seçeneği sunuyor.
İlk kez 1996’da yapılan danışma toplantılarında gündeme gelen Bağımsız İletişim Ağı süreci, 1997’deki araştırma ve ulusal konferaslarla şekillenirken, Komisyon’un Mayıs 2000’de hibe başvurusunu kabul etmesiyle yeni bir boyut kazandı. Projeye sağlanan kaynak, 18 ay boyunca BİA’nın 100 kadar bireysel yayıncıyı birbirine bağlamasını, sistemin altyapısının kurulmasını, bilgisayar donanım ve yazılımının teminini, çeşitli birimlerde görev alacak personelin giderlerinin karşılanmasını sağlayacak. Bu süre sonunda BİA’nın kendi kaynaklarını yaratması ve kendi ayakları üzerinde durur hale gelmesi hedefleniyor.
Projenin ağırlık merkezinde yerel radyo ve televizyonlar ile gazeteler bulunuyor. Proje kapsamında kurulan BİANET Ağı, BİA üyelerinin kendi ürettikleri haberleri bir havuzda toplamalarını ve kısıtlama olmaksızın kullanabilmelerini sağlayacak. BİA’ya bağlı hukuksal destek birimi, iletişim sürecinde ortaya çıkan sorunların çözümünde BİA üyelerine destek verecek. İletişim Özgürlüğü Masası, iletişim özgürlüğü ihlallelerinin izlenmesi, sergilenmesi ve Türkiye’de bireysel ve kurumsal açıdan iletişim özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması için etkinlikler düzenleyecek. Esas olarak habercilerin kendi kendilerini eğitimlerini hedefleyen eğitim projeleriyle de, habercilik, iletişim, teknik ve teknolojik sağlanmasını hedefleyen projeler geliştirilecek.
Böyle bir iletişim ortamına neden ihtiyaç duyuldu? Bunun cevabını Projeyi yürüten Nadire Mater veriyor: "Türkiye’de egemen olan haber ve yayın yapısı ve kurumları halkın özgür haber alma hakkını kısıtlamakta ve yerel yayıncılığın gelişimini sekteye uğratmaktadır. Bu da yeni ve gerçekçi bir habercilik seçeneği yaratma hedefini beraberinde getirmiştir. Bu projeyle, Türkiye’yi yeni bir haber kaynağı ile buluşturuyoruz. Bağımsız iletişim ağı kurarak, yerel medyayı, haber üretenleri, haber kaynaklarını ve haberi izleyenleri, ortak bir dayanışma ve işbirliği ağında biraraya getiriyoruz".
http://www.bianet.org
Umuda Yolculuk
YAKAD ile Komisyon arasında 1998’de imzalanan anlaşma sonucunda MEDA kapsamında Umut Otobüsü projesine 20.000 Euro destek sağlandı.
Avrupa Komisyonu, projeyle, Türkiye’de bu alanda bir girişimi başlatan YAKAD’ın, çeşitli nedenlerle yakınlarını kaybeden ailelere yardımcı olunması, kaybolmuş kişilerin bulunması ve yeni kaybolmaların önlenmesi konusundaki çabalarını destekledi.
YAKAD, bu amaçla, kayıp ailelerine yardım edilmesi, kaybolma nedenlerinin incelenmesi, bu konuda kamuoyunda bilinç uyandırılması, bu alanda çalışan kamu merciilerine destek olunması ve bu tür vakalarla ilgili bilgilerin biraraya getirilmesi gibi çeşitli konularda çalışmıştır.
Projeye adını veren "Umut Otobüsü", kayıp yakınları ile birlikte Anadolu’da Ankara, İzmir, Konya, Erzurum ve Bayburt gibi birçok ili dolaştı. YAKAD gönüllüleri bir yandan, otobüsün camlarına yapıştırılan fotoğraflarla, bir yandanda dağıtılan broşürlerle kayıp kişilerin izini sürdü. Ayrıca gittikleri şehirlerde medya aracılığıyla, halkın dikkatini çekmeye çalıştılar.
Kayıp kişileri bulmaya adanmış gönüllülerden oluşan YAKAD’ın çalışmaları sonucunda, 38 kayıp kişi ailelerine kavuşmuştur.
Kendisi de bir kayıp yakını olan Proje Koordinatörü Zafer Özbilici projeye başlama nedenini şöyle anlatıyor: "1993’de, 22 yaşındaki zeka özürlü ağabeyim, evimizin önünden kayboldu. Bulamadık. Türkiye’de kayıp kişilerin bulunması için bir mekanizma yok. Kayıp kişi suç işlemişse ancak o kişiye ulaşmanız mümkün. Bu nedenle, 1994’de bu boşluğu dolduracak bir dernek kurmaya karar verdik. 1996’da uygulamaya koyduğumuz Umut Otobüsü Projesi için, 1998’de Komisyon katkısını aldık".
Projenin özellikle raporlama aşamasında, zaman zaman sorunlar yaşanmış olsa da, proje faaliyetleri başarıyla tamamlanmıştır.
Korunmaya Muhtaç Çocuklara İnsan Hakları ve Felsefe Eğitimi
Avrupa Komisyonu, Türkiye’de korunmaya muhtaç çocukların kaldığı yuvalarda, felsefe ve insan hakları eğitimi verilmesini hedefleyen bir projeyi 1998-99 döneminde MEDA kapsamında hayata geçirildi. Türkiye Felsefe Kurumu’nun, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı 16 çocuk yuvasında uyguladığı projeye, 70.000 Euro’luk destek sağlandı.
Yuvalarda bulunan 9-12 yaş arasındaki çocukların, hem kendi haklarını, hem de başkalarının haklarını koruma konusunda eğitilmesini ve felsefe ile tanışmalarını hedefleyen proje sonucunda, 200’den fazla çocuk, soru sormayı, olaylar arasında bağlantı kurmayı, felsefe ve insan hakları ile ilgili kavramları, günlük yaşamdan yola çıkan somut örnekler yardımıyla öğrendiler.
Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) ve Türkiye Felsefe Kurumu işbirliğiyle yürütülen proje, 8-10 bin civarında çocuk ve gencin, yuvalarda barındığı Türkiye açısından önemli bir "ilk". Neden bu projeye ihtiyaç duyuldu? Bu sorunun cevabını proje uygulamasına eğitici olarak katılan Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü Araştırma Görevlisi Nermin Gedik veriyor: "Özellikle yuvalardaki çocuklar seçildi çünkü bu çocuklar, diğerlerine nazaran zarar görmeye, etki altında kalmaya daha açık. Kendilerini korumaya daha çok ihtiyaç duyuyorlar. Gerek insan haklarının, gerekse felsefe eğitiminin, çok erken yaşlarda başlaması gerekiyor.” Gedik, programın temel amacını, çocuklara haklarını kurallar şeklinde öğretmek değil, olaylar arasında bağlantı kurarak, neden-sonuç ilişkisi üzerinde düşünmelerini sağlayarak rehberlik etmek olarak açıklıyor.
Projenin ilk altı ayı, Türkiye’ye ve hedef gruplara uygun eğitim malzemesinin geliştirilmesine ve öğretmenlerin soru-cevap yöntemi kullanma konusunda eğitilmelerine ayrıldı. İkinci altı ayında ise, yuvalarda uygulamaya geçildi.
Gedik, proje çalışmalarını anlatırken, çocukların dünyada olup bitenlere kendi gözleriyle bakmalarını sağlamak amacıyla özellikle soru-cevap yöntemi kullandıklarını vurguluyor:
"İlk aşamada, düzenlenen 15 günlük bir eğiticilerin eğitimi semineriyle, uygulamayı yürütecek 15 felsefe öğretmeni eğitildi. Sonra, projenin uygulanacağı yuvalar seçildi. Yaş ve gönüllülük esasında, çocuklar belirlendi Proje, Ankara, İstanbul, Samsun, Antalya ve Adana’daki yuvalarda, haftada en az beş saat süreyle uygulandı. Bu çocuklar özel bir grup olduğu, bazılarında güven ve iletişim sorunları görüldüğünden, öğretmenler, ilk haftalarda ders işlemekten çok, çocuklarla iletişim kurmaya ve onların güvenini kazanmaya zaman ayırdılar. Eğitim malzemesi olarak bir öykü kitabından yararlandık: Zeyno. 9-12 yaşlarında bir kız çocuğu olan Zeyno, afacan, soru soran, gözlemleyen, yorum yapan bir çocuk. Kitapta geçen öyküler, çocukların kendilerini kolaylıkla Zeyno ile özdeşleştirmelerini sağladı".
Gedik’e göre dersin işleniş yöntemi de kendi içinde bir demokrasi ve insan hakları uygulaması: "Her derste Zeyno kitabının belli bir bölümü okunduktan sonra çocuklar soru sorup, cevaplandırmaya teşvik edildi.
Tartışmaya hangi soru ile başlanacağına oylama ile karar verildi. Başlangıçta, çocukların hemen hepsi, bu kelime nedir, ne demek gibi çok basit sorular sorarken, zamanla, doğru bağlantılar kurarak soru sormaya başladılar. Tartışmanın yürümesi için söz hakkı isteyerek konuşmaları gerektiğini öğrendiler. Önceleri, sadece yakın arkadaşlarının sorularına veya kendi sorularına oy verirken, giderek, beğendikleri sorulara oy vermeye başladılar.. Hiç konuşmayanlar, tartışmalara katılıp, soru sormaya başladı. Altı aylık uygulama sonunda, sadece SHÇEK uzmanları ve yöneticileri, çocuklar da projenin devam etmesini istediler".
Projenin uyglandığı dönemde felsefe ve insan hakları eğitimi derslerine gönüllü olarak katılan Gülden (14) ve Songül (15) de projenin sona ermesinde dolayı üzgün…SHÇEK’e bağlı Ankara’daki Atatürk Kız Yurdu’nda yaşayan bu iki çocuk, sekizinci sınıfa devam ediyor. Gülden, izlediği derslerden sonra en çok “Zeyno’nun hayata bakışındaki farklılığı" unutamamış: "Hayalimde Zeyno’yu sıska, kısa boylu, afacan bir kız çocuğu olarak düşledim. Değişik düşünüyordu Zeyno. Çok olgundu. Düşündürüyordu bizi. Bir olay olduğunda hemen kabul etmiyor, sorular soruyordu. Çok meraklıydı. Onun gibi olmayı istedim çoğu zaman".
Arkadaşı Songül ise, başlangıçta, sordukları soruların cevaplarının da kendilerinden istenmesinin nedenini anlayamadığı söylüyor. "Bu bana garip gelmişti. Zorlanıyordum soru sorarken. Ama sonra bu yöntem hoşuma gitti. Cevapları bulmaya başlamıştık. Zeyno bana hayal kurdurdu. Onun gibi olabilir miyim diye düşündüm. Derslere katıldığımdan beri kitap okuma merakım arttı".
Kadın Adaylar Siyasetin Kaderini Değiştirmek İçin Eğitimde
Avrupa Komisyonu, MEDA Demokrasi Programı kapsamında KA-DER’e (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) 339.396 Euro hibe taahhüt etti. Bu destek, 1997’den beri kadınların karar verme mekanizmalarında etkin olabilmeleri için çaba gösteren KA-DER’in yürüttüğü eğitim faaliyetlerinin çok daha sistemli ve düzenli bir biçimde getirilmesine katkıda bulunmayı hedefliyor. .
KA-DER’in Haziran 2000’den başlayarak yürüttüğü bir yıllık projenin en önemlli bileşenlerinden birini, yaklaşık 3000-4000 kadına ulaşması hedeflenen bir eğitim programı oluşturuyor.
Eğitimlerin hedef kitlesini "siyasal partilerde, sendikalarda, sivil toplum kuruluşlarında örgütlü kadınlar" olarak özetleyen KA-DER Başkanı Zülal Kılıç, eğitimden geçen kadınların, yeni Medeni Kanun tasarısının kadınlar aleyhindeki ayırımların ortadan kaldırılacağı biçiminde yasalaşması ve Siyasal Partiler Yasası’nda cinsler için kota getirilmesi gibi konularda gruplar oluşturarak kampanyalar yürüttüklerine dikkat çekiyor.
Proje kapsamındaki konferans ve toplantılarla daha geniş kitlelere ulaşmayı hedeflediklerini, bu konuda özellikle siyasal partilerin kadın kolları ve diğer kadın örgütleriyle işbirliği yaptıklarını vurgulayan Kılıç projeyi şöyle özetliyor:
"2000 yılı yaz döneminde çoğunluğu öğretim üyelerinden oluşan bir ekip, programın içeriği ve kullanılacak materyaller üzerinde çalışmıştır. Önce 60 kadının eğitimci olarak eğitilmesi planlanmış, daha sonra bu sayı 80’e çıkarılmıştır. Eylül 2000- Ocak 2001 tarihleri arasında 20’şer kişilik gruplar halinde dört ayrı eğitimci eğitimi verilmiş ve programın ilk bölümü tamamlanmıştır. Eğitimden geçen kadınlardan iki kişilik ekipler oluşturulmakta ve her ekibin Mayıs sonuna kadar yaklaşık 100 kadına 2 günlük bir eğitim programı uygulaması istenmektedir. Bugüne kadar İstanbul, Ankara, İzmir, Samsun Bursa Balıkesir, Eskişehir, Adana, Mersin ve Trabzon’da 30’a yakın eğitim semineri düzenlenmiştir. Ayrıca eğitimleri izlemek ve eğitimcilere destek olmak üzere de bir izleyici grubu oluşturulmuştur. Bu grup için bir günlük özel bir program hazırlanmıştır. Eğitimci eğitimi, toplumsal cinsiyet, kadınların siyasete katılmasının gereği, engeller ve bunların nasıl aşılacağı, iletişim teknikleri, kadın gruplarını eğitme yöntemleri gibi konulardan oluşmaktadır. Her eğitimci toplam 11 günlük eğitimden geçmektedir."
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/11/2007 - TÜRKİYE'DE SİVİL TOPLUMA BAKIŞ |
TÜRKİYE’DE SİVİL TOPLUMA BAKIŞ
Türkçe’de kullanılan sivil sözcüğü, Latince "civis" kökünden türetilmiştir ve "yurttaş veya kenttaş" anlamına gelir. Sivil toplum ise, yine Fransızca’daki "societe civile" den gelmektedir.
STK’ların toplumsal hayatın bütün alanlarıyla ilişkisinin tarihi, Türkiye için çok karmaşık ve uzun bir süreç olmuştur. Dünya Bankası’nın "Türkiye’de STK’lar" konusunda hazırladığı raporda (1997) belirtildiği gibi, Türkiye’de sivil toplum, gönüllülük kavramı ile birlikte gelişmiştir. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıllarına kadar uzanan ve neredeyse 700 yılı kapsayan bir süreçtir. Osmanlı, Selçuklu ve Cumhuriyet dönemlerinde, kimi toplumsal hizmetler gönüllü kuruluşlarca yapılagelmiştir. Türkiye’de bugünkü eğitim ve sağlıktan sorumlu devlet kuruluşlarının temelleri, Osmanlı döneminde kurulan vakıflara dek uzanır.
Anadolu nüfusunun kozmopolit yapısı, din ve etnik kimlik çeşitliliği, merkezi idareyi, seçilmiş ve atanmış yerel idarecilere, vakıfların kurulması için geniş çaplı teşvikler vermeye yönlendirmiştir.
Böylelikle, halka yönelik hizmetler, Selçuklu ve Osmanlı döneminde, vakıf adı verilen kuruluşlarca sağlanmıştır. İslam kaynaklı yardım geleneği ve dini yapısı ile harekete geçen vakıflar, yerel idarenin araçları olarak, merkezi idarenin yapamadığı veya etkisiz kaldığı durumlarda, toplumsal hizmetlerin yanısıra, altyapı hizmetlerini de sağlamıştır. Osmanlı döneminin medrese, cemiyet ve tarikatları, o dönemin sivil unsurları olarak ortaya çıkmıştır. Medreselere kaynak sağlayan vakıflar, büyük ölçüde devletten bağımsız olarak gelişmiştir.
Şehirlerin temel ekonomik birimi olan loncalar, o dönemde devletten bağımsız işlemiş ve lonca yönetimini esnaf seçmiştir. Türkiye’de vakıf ve loncalarla başlayan toplumsal dayanışma geleneği, toplumda önemli bir boşluğu doldurmuştur. Resmi kayıtlara göre, 19. yüzyıl başlarında 15.000’den fazla vakıf olduğu bilinmektedir.
Sistem 16. yüzyıla kadar bu şekilde yürümüştür. 19. yüzyıla kadar, sivil toplum unsuru niteliğindeki medreseler, vakıflar, tarikatlar ve loncaların, aşama aşama merkezi idarenin etkisine girişine şahit olunmuştur. Bu yapılar, bağımsız olma özelliklerini yitirmeye başlamışlardır.
Cumhuriyetin ilanına kadar geçen dönemde, sivil toplum, modern unsurlarla biraz daha canlanmış olsa da, bu arada, merkezi yapıda güçlenerek sivil topluma ağırlığını hissettirmiştir. Özellikle siyasi partiler, basın yayın organları, dernekler, ekonomik gruplar, bankacılık sektörü, ticaret, hukuki ve idari düzenlemeler, sivil toplumun gelişmesine katkıda bulunan unsurlardır.
Cumhuriyetle birlikte, Osmanlı’dan merkeziyetçi gelenek ve bir ölçüde de sivil toplum mirası devralınmıştır. Ancak tek partili dönemi izleyen 1950’li yılların başında sivil toplum yeniden canlanmaya başlamıştır. 1980 sonrasında bu konuda daha kaydadeğer bir gelişme izlenmiştir.
Günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kayıtlarına göre, Türkiye’deki vakıf sayısı 4547’dir. Bu rakam, sosyal yardımlaşma ve çevre alanlarındaki vakıflarla, yeni kurulan vakıfları da içermektedir.
Türkiye’deki STK’lar farklı alanlarda faaliyet göstermektedir. Bunlar arasında yoksulluğun giderilmesi, sağlık hizmetleri, aile planlaması, eğitim, çevre ve ekoloji, kültürel, etnik ve dini değerlerin teşviki, mesleki ve profesyonel grupların biraraya getirilmesi, kültür merkezleri, camiler, okullar ve nadiren hastanelerin kurulması için fon toplanması bulunur.
Türkiye’de STK sektörünü temsil eden ulusal şemsiye örgütler olmadığı dikkat çekmektedir.
II - TÜRKİYE’DE AB’NİN DESTEKLEDİĞİ SİVİL TOPLUM PROJELERİ
Bu bölümde, AB’nin 1980’li yılların sonlarından itibaren farklı bütçeler aracılığıyla Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarına verdiği destek özetlenmiştir. Bu kapsamda, başlıca mali yardım araçları olarak kullanılan MEDA ile İnsan Hakları ve Demokrasi Programları tanıtılmıştır. Ayrıca, geçmişte projelerle ilgili yaşanan sorunlara göz atılarak, yeni dönemde proje sunmak isteyen STK’lara yol gösterici nitelikte öneriler sunulmuştur. Bunlara ek olarak, Türkiye’de desteklenen projelerden örnekleri incelenmiş ve proje koordinatörleri ile projelerden uygulanmasından yararlanan hedef kitlelerin görüşlerine yer verilmiştir. Son olarak, diğer aday ülkelerde sivil toplumun nasıl desteklendiğne ışık tutan proje örnekleri anlatılmıştır.
AB, TÜRKİYE’DEKİ STK’LARLA ÇALIŞIYOR
AB’nin dış politika ve güvenlik ile kalkınmada işbirliği alanlarındaki öncelikleri arasında, işbirliği yaptığı ülkelerde demokrasinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi, hukuk düzeni, insan haklarına saygı ve temel hak ve özgürlüklerin korunması ile sözkonusu ülkelerdeki STK’larla AB’dekiler arasında işbirliklerinin geliştirilmesi bulunmaktadır. Bu doğrultuda AB, birlikte çalıştığı ülkelerdeki STK’ların faaliyetlerine mali destek sağlamaktadır.
AB ile ilişkileri, Gümrük Birliği’ne ilişkin 1963 tarihli Ankara Anlaşması’na kadar uzanan Türkiye, sosyo-ekonomik kalkınmayı ve gümrük birliğini geliştirmeyi ve güçlendirmeyi hedefleyen projeler için Topluluk kaynaklarından faydalanmıştır. STK’lara yönelik destek, ilk kez 1980’li yılların sonuna doğru, Özel Eylem Programı kapsamında IULA, Marmara Belediyeler Birliği (UMMR) ve İktisadi Kalkınma Vakfı’na (İKV) sağlanan yardımlarla gündeme gelmiştir.
Bugün Türkiye’deki STK’lara mali yardım sağlayan başlıca kuruluşlardan biri olan Avrupa Komisyonu, özellikle 1993’den itibaren, Türkiye’deki STK’lara, insan hakları, demokratikleşme ve sivil toplumun geliştirilmesi konularındaki projeleri için mali yardım sağlamaya başlamıştır.
Türkiye çapında işbirliği yapılan kuruluşlarda çeşitlilik gözlenmektedir. Komisyon, Türkiye’de Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) ve Toplumsal Sorunları Araştırma Vakfı (TOSAV) gibi düşünce grupları ya da Kadın Siyasetçiler Derneği (KASİDE) ve Kadın Adayları Destekleme Derneği (KADER) gibi kadın kuruluşlarıyla, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu (TESK) ve Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) gibi işveren örgütleriyle, AIESEC ve AEGEE gibi gençlik örgütleriyle veya Türkiye Kalkınma Vakfı (TKV), İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı (İKGV), Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Bağımsız İletişim Vakfı gibi kuruluşlarla, DISK gibi sendikalarla, Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği (IULA), Dünya Yerel Yönetimler ve Demokrasi Akademisi (WALD) ve Helsinki Yurttaşlar Derneği gibi uluslararası ağlarla çalışmaktadır.
Başlangıçta, Komisyon Türkiye’deki bir dizi STK’ya proje bazında hibeler sağlamıştır. Bu hibeler, uzun vadeli olmayıp, "cesaretlendirici" niteliktedir. Daha çok insan hakları ve demokratikleşme alanında eğitim, sempozyum, yayın ve araştırma ile sınırlı olan projeler, zamanla, daha işlevsel nitelikteki projeleri de kapsayacak şekilde gelişmiştir. Günümüzde, Avrupa Komisyonu, farklı hibe olanakları ve programlardan yararlanarak STK’ları desteklemektedir. Bu kapsamda, Avrupa Komisyonu’nun Brüksel’deki merkezince yürütülen Avrupa İnsan Hakları ve Demokrasi Girişimi ile MEDA Bölgesel programlarından sözedebilir. Bu programlarla ilgili başvurular, doğrudan Brüksel’e yapılmaktadır. Buna ek olarak, ulusal MEDA Programı kapsamındaki kimi büyük ölçekli programlarda STK’ların yer alması mümkün olabilecektir. Ancak sözkonusu programların uygulanması için gerekli çalışmalar devam ettiğinden, henüz hiçbiri işlevsel hale gelmemiştir.
MEDA Programı ve Sivil Toplum
MEDA Programı, AB’nin Akdeniz ülkelerini ortak bir şemsiye altında toplayan Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’nın başlıca mali aracıdır. Türkiye programdan 1995’ten beri yararlanmaktadır (http://www. deltur.cec.eu. int/mali-ikili.html).
1995-99 dönemini kapsayan MEDA I Ulusal Programı kapsamında desteklenen 55 proje arasında (376 milyon Euro hibe) STK’ların yürüttüğü 20’den fazla küçük ölçekli proje vardır. Projeleri için destek almış olan STK’lar arasında Umut Vakfı, Türk Demokrasi Vakfı, Türkiye Kalkınma Vakfı, WALD, İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı, Dünya Kitle İletişim Araştırma Vakfı, Antalya Barosu, Ankara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, TESEV, Umut Çocukları Derneği, Türkiye Felsefe Kurumu, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile Alman Doğu Enstitüsü gibi kuruluşlar bulunmaktadır.
Yine MEDA I altında desteklenen büyük ölçekli programlar arasında sivil toplumun katılımı ile uygulanacak olanlardan da bahsetmek mümkündür. Örneğin, Sivil Toplumu Destekleme Programı, GAP Bölgesel Kalkınma Programı, Üreme Sağlığı Programı, Mesleki Eğitim Programı ile bir ölçüde Temel Eğitimi Destekleme Programı, STK’ların katılımına olanak tanıyacak şekilde geliştirilmiştir.
MEDA Bölgesel Programları
1995 yılında yapılan Barselona Konferansı, sivil toplumun Avrupa-Akdeniz Ortaklığına katkısını zaruri görmektedir. Avrupa ve Akdeniz bölgesindeki sivil toplumlar arasındaki bağları güçlendirmek, diyaloğu artırmak ve işbirliğini geliştirmek amacıyla bir dizi bölgesel nitelikli program geliştirilmiştir.
Bu programlar, çevre, sağlık, enerji, kültür ve KOBİ’ler gibi farklı alanları kapsamaktadır. Bu programlar arasında gençlerarası değişim ve işbirliğini hedefleyen Gençlik Eylem Programı, bilgi toplumu projelerini destekleyen EUMEDIS, çevre konusundaki işbirlikleri için geliştirilen SMAP veya Kültürel Mirasın Korunması ve Görsel-İşitsel İşbirliği gibi girişimler sayılabilir. Ayrıca yine bölgesel nitelikli ağlar da mevcuttur. Buna bölgedeki ekonomik enstitüleri biraraya getiren FEMISE örnek verilebilir.
Türkiye 1995’ten beri bölgesel programlardan, AB üyesi Devletler ülkeler ile Akdeniz ülkelerinden seçilen ortaklarla birlikte yararlandığı için, Türkiye’ye sağlanan toplam hibe miktarını belirlemek mümkün değildir.
MEDA Demokrasi Programı da, bölgesel nitelikli programlar arasındadır. 1996’da başlatılan program, STK’ların demokrasi, hukuk düzeni, sivil ve sosyo-ekonomik haklar ile toplumun güç şartlar altında yaşayan özel gruplarının (kadın, çocuk…) korunması gibi alanlardaki projelerine hibe sağlamaktadır. Program kapsamında Türkiye’de TOSAV, DISK, KADER ve Bağımsız İletişim Vakfı’nın projelerine destek verilmiştir.
İnsan Hakları ve Demokrasi Programı
Türkiye’ye 1964’ten beri MEDA dışındaki bütçe kalemlerinden sağlanan hibe tutarı 95 milyon eurodur. Bu yardımın bir bölümü, insan hakları ve demokrasi projelerine aktarılmıştır.
İnsan hakları ve demokrasi programı, 1992’de, Avrupa Komisyonu tarafından AB üyesi olmayan ülkelere yönelik olarak geliştirilmiştir. Program, insan hakları projelerinin desteklenmesi yoluyla, üye olmayan ülkelerde vatandaş eğitimini ve demokratik değerlerin yerleştirilmesini hedeflemektedir.
1993’den itibaren Türkiye’de bu bütçe aracılığıyla desteklenen proje sayısı 30’un üzerindedir. Destek alan STK’lar arasında İnsan Hakları Derneği, WALD, İnsan Hakları Vakfı, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Çevre Vakfı, Ankara Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi, Kadın Dayanışma Vakfı, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, İzmir Barosu, ÇİKORED ve Diyarbakır Barosu gibi kuruluşlar vardır.
PROJE UYGULAMASINDA NE TÜR SORUNLAR YAŞANDI?
Sorunlar
Avrupa Komisyonu’nun 1993’ten itibaren Türkiye’de desteklediği sivil toplum projelerinin hayata geçirilmesinde, Avrupa Komisyonu kadar, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşların yapısı ve STK’lara ilişkin yasal düzenlemelerden kaynaklanan çeşitli sorunlar yaşanmıştır. Geçmişe dönük yapıcı bir değerlendirme, yeni deneyimler için yola çıkanlar açısından yol gösterici olacaktır. Hangi alanlarda sorunlarla karşılaşıldığına bakılmaksızın yeni projelere başlamak, gelecekteki projelerin kalitesini olumsuz yönde etkileyebilir. Nedir bu sorunlar?
Türkiye’de geçmişten bugüne sivil toplumun gelişmesiyle bağlantılı olarak, STK’ların büyük bir kısmında yaşanan yönetim kapasitesinin yetersizliği, proje uygulamasındaki sorunların başında gelmektedir. STK’ların AB destekli projelerin yönetimi konusundaki bilgi birikimleri istenilen düzeyde değildir. Bu kuruluşlar, özellikle, proje sunumu, muhasebe ve teknik/mali raporlama gibi konularda, AB’nin işleyiş kurallarına yeterince hakim değildir. Projelerin hedeflerine uygun olarak ve süresi içinde tamamlanabilmesi, bu konulara vakıf olmaya bağlıdır. Projelerin ilk uygulandığı dönemlerde, çoğu kuruluşun ilk kez AB destekli projelerle karşılaşıyor olması ve deneyimsizlikleri, proje yönetimini olumsuz etkilemiştir.
Elbette, Avrupa Komisyonu’ndan kaynaklanan sorunlar da vardır. STK’lara sağlanan destek küçük ölçekli bile olsa, aynı usüller geçerlidir. Komisyon’un son derece karmaşık olan bürokratik yapısı ve proje yönetimine ilişkin kuralların, çok ayrıntılı ve değişken oluşu, Komisyon’dan kaynaklanan sorunların başında gelmektedir. Bu bürokrasi, gerek kontratların imzalanması, gerekse sonraki aşamalarda - örneğin ödemelerde gecikme gibi - sorunlara yol açmıştır. Hatta, kimi projelerde, teklif verilmesiyle uygulamaya geçilmesi arasındaki uzun süre zarfında, şartların değişmiş olması, projeleri olumsuz yönde etkilemiştir.
Bu etkenlerin biraraya gelmesi, doğal olarak birçok projenin uygulama aşamasında aksaklıklara yol açmıştır. Bazı projelerde, projenin öngördüğü faaliyetler süresi içinde tamamlanamamış, hatta, bir kaç projenin askıya alınması veya faaliyetlerin durdurulması gündeme gelmiştir.
Son olarak, Komisyon’dan veya STK’ların yapısından kaynaklanmayan bir diğer sorundan da sözedilebilir. Bu da, Türkiye’deki güçlenmesinin önündeki yasal engellerdir. Son yıllarda, önemli ilerlemeler kaydedilmiş olsa da, Türkiye’de STK’lar ve diğer sivil girişimler, oldukça sınırlayıcı bir ortamda faaliyetlerini sürdürmektedir. Üye sayısı, yayınlar/ toplantılar ve uluslararası işbirliğine girilmesine ilişkin yasal mevzuat, STK’ların etkili bir biçimde işlevlerini yerine getirmesini önlemektedir. STK’larla ilgili olarak, özellikle, dernek kurma ve ifade özgürlüğü alanında yapılacak yasal düzenlemeler, farklı alanlarda faaliyet gösteren bütün STK’lara, devletten ayrı "sivil" birer yapı olarak ihtiyaç duydukları bağımsızlığı getirecektir.
Olumlu Gelişmeler
Bu arada, ileride, projelerin etkili bir biçimde uygulanmasını sağlayacak olumlu adımlar atıldığı da gözardı edilmemelidir. İlk olarak, Avrupa Komisyonu, proje yönetimine ilişkin usullerini standart bir hale getirmek ve basitleştirmek için çaba harcamaktadır. Bu, Komisyon’un bürokratik işleyişinden kaynaklanan sorunları bir ölçüde ortadan kaldıracaktır.
Komisyon, proje yönetiminde giderek daha adem-i merkeziyetçi bir yapılanmaya geçmektedir. Desteklenecek projelere ilişkin kriterlerin saptanması, projelerin seçimi ve uygulama aşamalarının, Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği tarafından yönetilmesi yönünde adımlar atılmaktadır. Bu da "daha az bürokrasi" ve projeye kaynak sağlayan kuruluşla bu kaynaktan yararlanan STK arasında doğrudan iletişim ve bilgi alışverişi" anlamına gelmektedir. Proje uygulayıcıları, karşılaştıkları sorunları, karar vericilere ilk elden ulaştırma imkanına sahip olacaktır.
STK’ların kaydettiği olumlu gelişmeler de göze çarpmaktadır. Türkiye’de, idari kapasiteleri ve pekçoğunun sürdürülebilirliği oldukça zayıf da olsa, giderek artan sayıda ve çeşitlilikte STK ile çalışmak mümkün hale gelmiştir. Bu kuruluşlar, zaman içinde, saha çalışması, eğitim, organizasyon, vb. konularda eleman yetiştirerek, kadrolarını güçlendirmişlerdir. Proje yönetiminde giderek daha etkin hale gelmeye başlamışlardır.
PROJE SUNUMUNA İLİŞKİN ÖNERİLER
Helsinki Zirvesi sonrası dönemde, STK’ların Türkiye’deki projelere katılımının daha sistematik bir hale gelmesi beklenmektedir. Bu da, Komisyon ile işbirliği yapmak isteyen STK’ların hem ilgilendikleri konulardaki Topluluk müktesebatına hakim olmalarını, hem de proje yönetimi konusundaki eksikliklerini gidermelerini zorunlu kılmaktadır.
Başlangıçta desteklenen projelerde, proje hazırlık dönemine yeterine ağırlık verilmemiş, sadece STK’ların proje önerileri esas alınmıştır. Artık proje seçiminde, bu öneriler değil, sunulması zorunlu kılınan mantıksal çerçeve analizi esas alınmaktadır. Projelerin daha iyi hazırlanması, proje kalitesini artıracağından, Komisyon, bütün STK’lardan, proje sunma aşamasında daha iyi hazırlanmış bir "iş planı" ve "mantıksal çerçeve" analizi isteyecektir. Önemli bir değişiklik olan mantıksal çerçeve analizi, projenin uygulanabilirliğini göstermesi, proje uygulamasına ilişkin bir takvim ortaya koyması, kapsam ve amaçlarını açıkça ifade etmesi açısından önemlidir.
Proje sunmak isteyenler, projelerin uygulanması için katılımcı katkısı gerektiğini göz önünde bulundurmalıdır. Bu katkı, sivil toplum kuruluşunun doğrudan katkısı olabileceği gibi, bir başka proje ortağının katkısı şeklinde de gerçekleşebilir. STK’lar, proje hazırlama aşamasında projenin "uygulanabilir", bütçesinin ve süresinin "gerçekçi" olmasına özen göstermelidirler. Uygulama aşamasında, proje raporlarının, uygun biçimde ve zamanında hazırlanıp sunulmasına, ortaya çıkacak değişiklikler ve zaman uzatma gibi ihtiyaçların gecikmeden bildirilmesine dikkat etmelidirler.
FAALİYET TÜRLERİNE GÖRE PROJELER
Komisyon’un farklı bütçeler altında desteklediği projeleri, faaliyet türlerine göre aşağıdaki başlıklar altında sıralamak mümkündür(1):
v Bilgilendirme / Bilinç Artırma Projeleri
v Araştırma / İnceleme ve İzleme Projeleri
v İşlevsel / Kapasite Geliştirme Projeleri
Proje Türü: Bilgilendirme / Bilinç Artırma
Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’de desteklediği projeler arasında, toplumun farklı kesimlerini sivil toplum, insan hakları ve demokratikleşme konularında bilgilendirmeyi ve bu konularda bilinç artırmayı hedefleyenler geniş yer kaplamaktadır. Projeler kapsamında sempozyumlar, konferanslar, çalışma atölyeleri düzenlenmiş ve yayınlar hazırlanmıştır.
Türk Demokrasi Vakfı’nın "Yurttaşlık Eğitimi" veya TESEV’in "Devlet Reformu" projelerinde olduğu gibi, kimi STK’lar, eğitim seminerleri düzenlenmesi ve yayınlar hazırlanması gibi faaliyetler yürütmüşlerdir. Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ve Alman Doğu Enstitüsü gibi, Türk Toplumunun AB ile Kültürel Bütünleşmesine ilişkin konuları gündeme getiren ve düzenlediği seminerlerle, Avrupalı ve Türk akademisyenler ile STK’ları biraraya getirenler de vardır. Ya da Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı gibi, İnsan Hakları Haftası Etkinlikleri kapsamında "Türkiye’de Fotoğraflarla İnsan Hakları (1839-1990)" isimli fotoğraf sergisi açarak, toplumun ilgisini bu konulara çeken kuruluşlar da bulunmaktadır. İzmir Barosu gibi özellikle kadın hakları konusundaki yayınlar üzerinde yoğunlaşan kuruluşlar olduğu gibi, Ankara Üniversitesi gibi insan hakları konusunda bir kitap dizisi çıkaranlar da vardır.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/11/2007 - AVRUPA'DA SİVİL TOPLUMA BAKIŞ |
AVRUPA’DA VE TÜRKİYE’DE SİVİL TOPLUMA BAKIŞ
Bu bölümde, öncelikle sivil toplum kavramının tarih boyunca Avrupa’daki gelişimi incelenmiş ve sivil topluma ilişkin farklı yaklaşımlar değerlendirilmiştir. Ayrıca, günümüzde süregelen "sivil toplum nedir, ne değildir" tartışmalarına ışık tutmak amacıyla, sivil toplum kuruluşlarının tanımına ilişkin açıklamalar sunulmuştur. Avrupa bütünleşmesinde önemli role sahip olan sivil toplumun bu sürece nasıl katkıda bulunduğu ve katkıda bulunma araçları ele alınmıştır. Buna ek olarak, son dönemde gündeme gelen ve Avrupa çapında sivil toplum kuruluşlarının karar verme sürecine katılımlarını olumlu yönde etkilemesi beklenen "sivil diyalog" kavramına dikkat çekilmiştir. Aday ülkelerde sivil toplumun AB’ye uyum sürecine katılımının neden önemli olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca, Türkiye’deki sivil toplum geleneği ve STK’ların yeri konusunda da bilgi sunulmuştur.
SİVİL TOPLUM NEDİR?
Sivil toplumun, basit bir tanımı henüz keşfedilmemiştir. Kavram, farklı toplumlarda yaşanan tarihsel gelişmelere paralel olarak çeşitli biçimlerde tanımlanabilmektedir. Bir toplumda sivil toplumun gelişmesi kültürel bir süreçtir ve şu unsurların gelişmesi ile paralellik taşır: çoğulculuk, bağımsızlık, dayanışma, toplumsal bilinçlenme, katılım, eğitim, sorumluluk ve yetki devri.
En geniş anlamıyla sivil toplum, bireylerin ve grupların devletten kaynaklanmayan ve devletçe yönetilmeyen her türlü toplumsal faaliyeti için kollektif bir tanım haline gelmiştir.
Avrupa’da, sivil toplum kavramı, tarih boyunca farklı şekillerde yorumlanmıştır. Aydınlanma Çağı’na kadar sivil toplum, belli bir hukuk düzenine tabi bir tür siyasi örgüt olarak anlaşılmıştır. Aristotle sivil toplumu "koinonia politike" olarak tanımlamıştır. Sivil olanla, siyasal olanın ayrımının henüz yapılmadığı bu anlayışta, sivil toplumun diğer toplum düzenlerinden farkı, hak ve haksızlığın ayrıldığı düzen olmasıdır. Cicero "societas civilis" ile sivil toplum kavramından bahsetmiştir. Sivil toplumun bu siyasi tanımı, Ortaçağa kadar kullanılmıştır. Buna göre, sivil toplum ve devlet neredeyse eşanlamlıdır ve iyi vatandaşlıkla yakından ilişkilidir ve sivil toplumla ilişkili ahlaki bir değerdir.
1750’li yıllardan itibaren, kavram neredeyse zıt bir anlam kazanmıştır. Sivil toplum, artık devlet kavramıyla ilişkilendirilmekten çıkmış, giderek devlete eşdeğer nitelikte ayrı bir kavramı temsil etmeye başlamıştır. Bu durum, o dönemde liberal bir dünya görüşünü savunan burjuvazinin, sivil toplum kavramını, siyasi alandan bağımsız, toplumun özel yaşamına ve ekonomik pazara ayrılmış bir sosyal alan ile eş tutmasından kaynaklanmıştır. Manevi ve sosyal ahlak sistemi, bütünsel olarak iyi vatandaşlık değil, iyi yetişmek (görgü ve kusursuz toplumsal davranışlar) olarak algılanmıştır.
Sivil toplum kavramı, ilk kez Adam Ferguson tarafından 1767’de "Sivil Toplumun Tarihi Üzerine Bir Deneme" adlı çalışmasında kullanılmıştır. Ferguson’un yorumu, 19. yüzyılda Hegel ve Marx gibi düşünürleri rahatsız etmiş ve bu yaklaşımı tek taraflı ve önyargılı olmakla eleştirmelerine yol açmıştır. Bu düşünürler, sivil toplumu, daha çok burjuva ve bireyci dünya görüşü olarak tanımlamıştır. Liberalizm ve sosyalizm, sivil toplumun tanımına ilişkin kavgalarında zıt kutupları temsil etseler de, sivil toplum, siyasi alanın antitezi olarak tanımlanmaktadır: Liberalizm, sivil toplumu, bireysel özgürlüğün ve sözleşmeye bağlanmış ilişkilerin kalesi olarak görürken, sosyalizm, baskı ve sınıf ayrılığının ifadesi olarak yorumlamıştır.
Bununla birlikte, 19. yüzyıldan itibaren, bazı siyasi ve toplumsal düşünürler önceki tanımlamalar arasındaki görüş ayrılığının ötesine geçmeye çalışmışlardır.
Artık, Tocqueville’in, Durkheim veya Weber’in ilham kaynağı olduğu modern sivil toplumun yeni bir yorumu ortaya çıkmaktadır. Bu yorum dört temel kurala dayanır:
1 - Sivil toplum, devlet, aile ve yerel yaşamdan bağımsız bir toplumsal alandadır.
2 - Bireyler, sivil toplumu oluşturan herhangibir dernek, işyeri veya gruba katılmaya zorlanamazlar.
3 - Sivil toplum, hukuk düzeninin dışında kalamaz.
4 - Sivil toplum, kollektif hedefler koyar ve vatandaşları temsil eder. Örgütlü sivil toplum bireyler ve devlet arasında "aracı" ve “itici güç” olarak rol oynar.
5 - Sivil toplum,"yetki devri"(subsidiarity) boyutunu getirmiştir. Devlet ancak kendi girişimi, vatandaş açısından, yerel, bölgesel veya ulusal girişimden daha etkin ve yararlıysa, harekete geçmelidir.
Özetle, bugünkü sivil toplum tartışmaları, üç yaklaşım üzerinde durmaktadır:
Liberal yaklaşım, vatandaşları, hak ve ödevleri açısından tanımlanan ekonomik ve rasyonel unsurlar olarak görür. Vatandaşlar, çıkar grupları olarak kendilerini düzenlerler ve devlet de evrensel olarak geçerli bireysel hakları güvence altına alır. Sivil toplum, bireysel hakların hayata geçirildiği ölçüde gelişebilir.
Toplumcu teoriye göre, vatandaşlar, kendilerinin belirledikleri değerler esasında kurulmuş olan bir toplumun üyeleridir. Bireyler kendi işlevlerini, bireyle devlet arasındaki ilişkiler sisteminde yerine getirmeli, davranışlarını toplumun hedefleriyle örtüştürmelidir.
Demokratik yaklaşıma göre ise, sivil toplum, demokratik tartışmaların sadece fikir oluşturmakla kalmadığı, standartlar da getirdiği bir siyasi bilinçlilik yaratmaktadır. Böylelikle, bilgilendirme süreci, aynı zamanda bir karar oluşturma süreci haline gelmekte ve sivil toplum, ortak değerler üzerinde anlaşmaya varabilmektedir.
James Maddison gibi kimi düşünürler de, sivil toplumu güç ilişkisi açısından ele almıştır. Maddison’a göre "sivil toplum güç istimarına karşı en önemli denetim ve denge unsurlarından biridir. Otoritenin kaynağı toplumdur ancak toplum da birçok çıkar grubu ve sınıfa ayrılmaktadır. Bu da bireylerin veya azınlığın haklarını, çoğunluk karşısında tehlikeye düşürebilmektedir". Bu görüşten yola çıkarak, egemen güç olan devletin dışında, kolaylıkla sınırlanamayacak ve denetlenemeyecek bir bağımsız kuruluşlar ve örgütler ağının gelişmesi zorunludur.
Sivil toplumu aktif vatandaşlık ile ilişkilendiren Ralph Dahrendorf ise, sivil toplumu "başkalarına saygı gösteren, başkalarını cesaretlendirip, harekete geçmek isteyen ve geçebilen, eyleme yönelik araçları yaratabilen, kendinden emin, korkusuz ve korku duymak için nedeni olmayan kadınlar ve erkekler, yani vatandaşlar" olarak tanımlamıştır. Nedir aktif vatandaşların özellikleri? Girişimci ve yenilikçidirler. Şoklara dayanıklı olup, yeni fırsatlar yaratırlar. Güç şartlar altında yaşayan ve göreceli olarak toplumun daha az şanslı kesimleri için toplumsal destek sağlamak üzere kendilerini düzenleyebilirler.
Çağdaş toplumlarda sivil toplum, devlete karşı çıkış olmayıp, devlet, ekonomik pazar ve vatandaşlar arasında üçüncü sektör olarak bir rol üstlenmiştir.
Sivil Toplum Kuruluşları Nasıl Tanımlanabilir?
Sivil toplum, kamu bilincinin gelişebildiği, demokratik katılıma imkan veren ve iletişime açık bir alandır. Dayanışma içinde harekete geçmek ve iletişim kurmak için bir grup insana ihtiyaç vardır. İşte sivil toplumdan, sivil toplum kuruluşlarına geçiş de bu noktada gerçekleşir: Sivil toplum, örgütlü toplumdur.
Avrupa’da, sivil alanda faaliyet gösteren yapılar, sosyal ortaklar (sendikalar, işveren örgütleri ve diğer kuruluşlar); sosyal ortakların dışındaki sosyal ve ekonomik aktörleri temsil eden örgütler; yerel düzeyde örgütlenen gençlik ve aile dernekleri CBO olarak anılan vatandaşın toplumsal hayata katılımını sağlayan örgüt ve dini topluluklar ile hükümet dışı kuruluşlar olarak adlandırılan NGO’lardan oluşur.
STK kavramını dar kalıplara sığdırmak mümkün değildir. STK’lar, sivil toplumla içiçe geçmiştir. Avrupa’da sivil toplum, çoğu kez NGO terimiyle birlikte düşünülmektedir. Sivil toplumun bir parçası olan bu kuruluşlar, vatandaşları ortak bir amaç için biraraya getiren çevre ve insan hakları örgütleri, tüketici dernekleri, yardım ve eğitim örgütleri gibi yapılardır.
Türkiye’de, İngilizce’deki "Non-Governmental Organization" kavramının tam karşılığı yoktur. Geçmişte, cemiyetler, klüpler, daha yakın bir tarihte demokratik kitle örgütleri gibi sözcükler sivil alanda faaliyet gösteren bu yapıları tarif etmekte kullanılmıştır. Hatta, gönüllü olup olmadığı, üyelik aidatları, kamu yararı gözetmesi, vergi muafiyeti, vb. çeşitli kriterlere bakılarak kuruluşlar sınıflandırılmaya çalışılmıştır. Ancak bugünkü en yaygın kullanım, Sivil Toplum Kuruluşları’dır (STK).
Türkiye’deki mevzuata göre, STK’lar, dernek veya vakıf statüsünde kurulup, kar amacı gütmemek kaydıyla faaliyet gösterebilirler. Mevzuatta, gönüllü örgütlere veya STK’lara doğrudan bir referans yoktur. Türkiye’de sivil toplum, siyasi partileri, vakıfları, dernekleri, sanayi ve ticaret odalarını, meslek örgütlerini, üniversiteleri, sendikaları, farklı platform ve yurttaş girişimlerini içine alır.
STK’ların en belirgin özellikleri, sadece kendi amaç ve değerlerine hizmet etmemeleri, hükümetlerden, kamu makamlarından ve siyasi partilerden bağımsız olmaları, ticari çıkar gözetmemeleri ve kar amacı gütmemeleri ve merkezi otorite ile vatandaş arasında arabuluculuk yapmalarıdır. Toplumdaki belli insan gruplarını veya tüm toplumu ilgilendiren sorun ve konularla ilgili olarak harekete geçerler. Başka araçlarla sesini yeterince duyuramayanların sesi olarak hareket ederler.
AVRUPA’DA SİVİL TOPLUM
Avrupa’da örgütlü sivil toplum, sosyal refah örgütlerini, profesyonel meslek odalarını, sendikaları, işveren örgütlerini ve pekçoğu Avrupa düzeyinde örgütlenmiş ajansları içeren çok geniş bir yelpazedeki kar amacı gütmeyen STK’ları ve ajansı kapsar. Günlük yaşantının bir parçası olarak, çoğu kez sosyal ortaklarla sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkilerde, dayanışma ve işbirliğinde kendini gösterir. Bu işbirliği, en geniş anlamıyla, yerel, ulusal ve Avrupa düzeyinde gerçekleşir.
Bu kuruluşlar, sosyal refah için çalışan STK’lardan, derneklere mühendis odalarından, satranç oyuncuları klüplerine; sendikalardan, işveren örgütlerine; üniversitelerden insani yardım kuruluşlarına; insan hakları savunucularından, sanayici lobilerine kadar uzanan çok sayıda örgütü kapsar. Örgütlü sivil toplum, işsizlik, ayrımcılık, yoksulluk ve yabancı düşmanlığıyla mücadele, çevre, ticaret, kalkınma, sosyal refah, insan hakları ve gelişmekte olan ülkelere yardım gibi konularda, vatandaşların görüş ve isteklerine tercüman olur. Kısa ve uzun vadeli kampanyalarla ve çeşitli etkinliklerle davasını gündeme getirir.
Avrupa Komisyonu, birçok bürokratik yapıdan farklı olarak, STK’larla ilişkilerini geliştirmeye, Avrupa bütünleşmesinin başından itibaren özen göstermiştir. Özellikle, Avrupa çapında örgütlenen kuruluşlarla sıkı bir işbirliğine girmiştir. Bu işbirliği, son 20 yıldır giderek artmaktadır.
Avrupa bütünleşmesi, Avrupa vatandaşlarının aktif ve sorumlu katılımı olmaksızın hayata geçirilemez. Bütünleşme süreciyle, Topluluk içinde de, ulus-devletin rolü, giderek daha göreceli hale gelmektedir. Bireyler, ulus-devletin egemenliğe ilişkin geleneksel iddiaların artık toplumsal gerçekliği yansıtmadığını daha çok anlamaya başlamıştır. Bugün, istihdam ve çevre sorunları, refah ve sosyal adalet meseleleri, sadece ulusal düzeyde çözümlenebilir sorunlar olmaktan çıkmıştır. Bu da Avrupa’da STK’ları bir ihtiyaç haline getirmektedir.
Merkeziyetçi anlayışla idare edilmeleri mümkün olmayan karmaşık toplumlarda, mevcut sorunlar, ancak toplumun yerel, ulusal ve bölgesel düzeyde etkin katılımıyla çözülebilir.
Sivil toplum, birbirlerinin ihtiyaçlarına duyarlı, yardımsever ve korumacı bir toplumun temelini oluşturur. Bazen bu, birkaç sponsor veya yardımseverin bağışlarından oluşan büyük ölçekli mali destek olarak ortaya çıkabilir. Genel olarak, STK’larda çalışan gönüllülerin çabaları ve çok sayıda vatandaşın bağışlarıyla fon toplanmasını ve toplumun ihtiyaç duyan diğer kesimlerine hizmet sağlanmasını kapsar. Avrupa sosyal politikasının büyük bir bölümü bu işbirliğine dayanır.
STK’lar, kendi kendine yardım, gelir getirici faaliyetler ve sürdürülebilirlik kavramları üzerinde durarak, bağışlara, fon sağlayıcılara ve uluslararası bağışçılara bağımlılığı ortadan kaldırmayı hedeflerler. Bu yaklaşım, sosyal ekonomi kavramının doğmasına yol açmıştır. Sosyal ekonominin temel amacı, sermaye üzerinden gelir sağlamak olmayıp, kaynakları biraraya getirerek, toplumun belirli bir bölümü arasında yeniden dağıtmaktır. Bu amaçla çalışan kuruluşlar, kooperatifler, karşılıklı yardım dernekleri, çeşitli dernekler veya vakıflar olabilir. İstihdamın artmasına ve ekonomik büyümeye önemli katkıda bulunurlar ve bu nedenle, girişim politikası çerçevesinde değerlendirilebilirler.
Güçlü Sivil Toplumun Önemi
Avrupa’da STK’lar, demokratik ve şeffaf bir Avrupa toplumunun yaratılması, farklı çıkar gruplarının görüşlerinin uzlaştırılması, yeni teknolojiler ve küreselleşme baskılarıyla karşılaşan toplumun değişime ayak uydurmasının sağlanması veya hükümetlerin dolduramadığı mekanizmalardaki boşlukların doldurulması açısından önemlidir. STK’lar, doğrudan ve dolaylı olarak rekabetin artmasına ve ekonomik büyümeye katkıda bulunurlar. Doğrudan katkıları, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler gibi kamu hizmetlerinin sunumu, yerel ekonomik gelişmenin desteklenmesi, sosyal ve ekonomik açıdan dışlanan birey ve grupların toplumla bütünleşmesinin sağlanması şeklindedir. STK’lar dolaylı olarak da toplumun, rekabet ve ekonomik büyümeye, özürlülere, ırkçılığa, cinsiyet ayrımına ve yaşlılara yönelik tutumunu olumlu yönde etkilerler.
AB’de STK’lar özel sektör gibi rekabet ortamında faaliyetlerini sürdürürler. Birbirleriyle veya kamu idareleriyle işbirliğine girebilirler. Kimi STK’lar, tutuculuk, yanlış bilgilendirme ve yetersizlik gibi olumsuz özelliklere sahip olabilirler. Ancak, yasalara uydukları ve vergilerini ödedikleri sürece özel ilgi alanları ve çıkarları için çalışmalarına izin verilmektedir.
Bazı STK’lar kendi aralarında ittifak kurarak, Avrupa düzeyinde örgütlenirler ve milliyetçi unsurların ötesine geçerek, Avrupa çapında özel bir çıkar grubunun görüşünü dile getirirler. Çiftçiler, sanayiciler, özürlüler, hayvanseverler, kamyon şoförleri, belediye başkanları, üniversiteler veya Afrika’da faaliyet gösteren STK’lar gibi akla gelebilecek her alanda çeşitlilik gösterirler. Bu gruplar, hangi alanda bir AB politikası oluşturulduysa, Avrupa Komisyonu’nun kapısını çalıp, AB mevzuatının oluşturulduğu Avrupa Parlamentosu’nda lobi faaliyetleri yürütüp, politika üretiminde ve karar verme sürecinde çok önemli rol oynarlar.
Bir diğer işlevleri de, Üye Devletlerin ulusal çıkarlar adına savunduğu merkezi güce karşı, bir "karşı denge" işlevi görmektir.
AVRUPA’NIN İNŞASINDA SİVİL TOPLUMUN ROLÜ
Avrupa’da sendikalar, işverenler, farklı çıkar grupları ve STK’lar, örgütlü sivil toplumun bir parçasıdır. Ancak, bu örgütlerin çalışmalarına yaklaşımları ve faaliyet alanları arasındaki önemli farklılıkları da hafife almamak gereklidir.
Sosyal Ortaklar
Avrupa düzeyinde faaliyet gösteren ilk STK’lar, AB politikası üzerine diyalog için kurulan ve AB çiftçilerini temsil eden COPA’dır. Avrupa çapında sendikaları temsil eden Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ETUC’ün kuruluşunu, sanayiyi temsil eden UNICE ve devlet girişimini ve kamu işletmelerini temsil eden CEEP izlemiştir. Avrupa Komisyonu, sosyal alanda özellikle de istihdamla ilgili olarak öneriler getirmek istediğinde, Avrupa düzeyinde farklı sosyal taraflara danışmak zorundadır. Bu sosyal diyalog, sosyal ortaklar olarak adlandırılan bu kuruluşlar aracılığıyla gerçekleştirilir.
ETUC ve Avrupa Sosyal STK Platformu gibi kimi STKlar arasındaki ilişkiler, göreceli olarak daha sağlam ittifak, güven ve ortak çıkarlara dayanır. Örneğin, AB Temel Haklar Şartı ile ilgili olarak, STK’lar ile sendikalar arasındaki dayanışma yerel, ulusal ve Avrupa düzeyinde güçlü bir şekilde ortaya çıkmaktadır. STK’larla işverenler arasındaki ilişkiler de, giderek artan bir ivmeyle ulusal düzeyde güç kazanmaya devam etmektedir.
Şemsiye Kuruluşlar
Avrupa’da faaliyet gösteren yüzlerce profesyonel ve ticari derneğe ek olarak, daha klasik sosyal ve çevre STK’ları ile, farklı ulusal ve uluslararası STK’ları ortak bir çatı altında toplayan şemsiye organlar da vardır. Avrupa Gençlik Forumu bunlardan biridir. Forum, farklı kesimlerden insanları, genç çiftçiler, genç liberaller, hukuk öğrencileri, izciler, rehberler ve ulusal gençlik konseyleri gibi gruplar altında biraraya getirir. Benzer şekilde, kalkınma alanında faaliyet gösteren Liaison Group of Development NGO, Aile ve Sosyal Refah alanında çalışan COFACE, Avrupa Kadın Platformu ya da Avrupa Vakıf Merkezi gibi benzer yapılardan da sözetmek mümkündür.
Bu tür STK’ların faaliyetleri ve uzmanlığı, üyelerinin ya da yerel ve ulusal birimlerinin girdileri üzerine kuruludur AB düzeyinde politika yapımına meşruluk kazandırırlar. Ulusal düzeyde faaliyet gösteren çıkar gruplarının deneyimlerinin, eşdeğer Avrupa çıkar gruplarına aktarılmasının mümkün olduğunu gösterirler. Avrupa düzeyinde karar oluşturma sürecine katkıda bulunurlar. Bu düzeyde daha çok sayıda çıkar grubu örgütlendikçe, Avrupa’da daha çok demokrasi ve diyaloğun yolu açılacaktır. Bunun da ötesinde, farklı ülke ve bölgelerdeki toplumsal grupların karşılıklı fikir alışverişinde bulunması ve ortak hedefler için birlikte çalışmaları mümkün olabilecektir.
AB’DE SİVİL TOPLUMUN GÜÇLENDİRİLMESİ
Ekonomik ve Sosyal Komite
Avrupa toplumuna önemli katkıları olan STK’lar "katılımcı ve herkesi içine alan" bir Sosyal Avrupa’nın inşası için AB kurumlarıyla yakın işbirliği içinde çalışırlar. AB, Avrupa sivil toplumunun oluşmasına çeşitli yollarla katkıda bulunmuş ve bundan faydalanmıştır. Bunu ilk olarak çeşitli danışma mekanizmalarıyla gerçekleştirmiştir. Kurucu antlaşmalar, Avrupa bütünleşme sürecinde, sivil toplumun rol oynamasına olanak sağlamak üzere, sivil topluma danışmak üzere resmi kurumsal düzenlemelere yer vermiştir. 1950’lerde Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu için Paris Antlaşması, sosyal ortaklardan oluşan bir danışma komitesinin kurulmasını sağlamıştır. Roma Antlaşması ile, Ekonomik ve Sosyal Komite (ESC) oluşturulmuştur. Komite, sosyal ortakların yanısıra, ekonomik ve sosyal faaliyetlerin diğer kategorilerini de içeren üçüncü bir grup yaratmıştır. Böylelikle, çiftçiler, tüketiciler, üniversiteler, polisler, çevreciler ve kadınlar gibi toplumun farklı kesimlerinden temsilcileri de içine almıştır.
Ekonomik ve Sosyal Komite, AB’nin inşası sürecinde demokratik değerleri güçlendirmiştir. AB, üçüncü ülkelerde de benzer sosyo-ekonomik gruplar arasındaki ilişkilerin gelişmesini teşvik etmektedir. 1993’te AB-Türkiye ilişkilerini güçlendirmek üzere, AB-Türkiye Karma İstişare Komitesi’nin (Joint Consultative Committee) kurulmasını tavsiye etmiştir. Bu komite, Türk ekonomik ve sosyal çıkar gruplarından 18 temsilci ile eşdeğer sayıda Ekonomik Sosyal Komite üyesini, 1996’dan beri yılda iki kez biraraya getirmektedir.
Bölgeler Komitesi
Daha yakın bir tarihte, AB Antlaşması, Bölgeler Komitesi’ni de içine alacak şekilde değiştirilmiştir. Böylelikle, yerel ve bölgesel makamlara AB politika oluşturulması sürecine katılma olanağı tanınmıştır.
Özel Danışma Grup ve Komiteleri
Buna ek olarak, pekçok sektörde özel danışma grup ve komiteleri vardır. Bu da Komisyon’a sözkonusu politika sektöründe ilgili taraflarla doğrudan diyalog kurma imkanı tanır. Bu diyalog sadece durum tesbiti ve halkla ilişkiler faaliyetinden ibaret değildir. Bir müzakere niteliği taşır ve gayriresmi olarak, yeni AB politikaları konusunda, adil ve mümkün talepler ile mali kaynak dağıtımına ilişkin öncelikler üzerinde bir uzlaşmanın yolunu açar. Bu Üye Devletlerle daha resmi düzeyde karar oluşturma sürecine zemin hazırlaması bakımından faydalıdır. Bu süreç, ilgili çevrelerin AB düzeyinde örgütlenmelerini, en azından, etkili olmak adına görüşlerini düzgün bir şekilde düzenleyebilmelerini gerektirir. Böylece, zamanla, STK’ların kendi alanlarında profesyonelleşmesi sağlanır. Bu da lobi faaliyetlerinde verimi ve teknik açıdan etkinliği artırır. Bu tür grupların listesi için (http://www.cc.cec/home/dgserv/sg/ lobbies/indexrep.htm)
Sosyal Ekonomiye Destek
Avrupa Komisyonu, AB’de CMAF (kooperatifler, karşılıklı yardım dernekleri, kar amacı gütmeyen dernekler ve vakıflar) olarak anılan çeşitli sosyal ekonomi türlerine ilişkin olarak sektörün profilini güçlendirmeyi, performansını iyileştirmeyi, dolayısıyla, istihdamı, yerel kalkınmayı ve sosyal uyumu teşvik etmeyi hedeflemektedir. Bu tür kuruluşların pilot projelerini destekleyen Komisyon, CMAF’lar için özel bir danışma komitesi kurmuş, "Dayanışmacı Girişimcilik" (Bolonya) ve "İstihdam Yaratma" (Birmingham) gibi konularda konferanslar düzenlemiştir. (http://www.social-economy.org.uk).
AB kimi STK’lara kuruluş aşamasında yardımcı olmak üzere mali destek verilmiştir. Bu tür kuruluşlar arasında Avrupa Gençlik Forumu ya da Avrupa Sosyal STK’lar Platformu sayılabilir.
Komisyon, bazen de doğrudan mali destek vermektedir. Örneğin, bu tür kuruluşların araştırma ve faaliyetlerini desteklemek amacıyla hibe sözleşmesi yapmaktadır.
Sivil Diyalog
Sosyal diyalog, hem işveren örgütleriyle sendikalar arasındaki, hem de bu örgütlerle merkezi idare arasındaki ikili diyaloğu ifade etmektedir ve ulusal düzeyde ve Avrupa çapında hayata geçirilmiştir.
Sivil diyalog ise Avrupa Komisyonu ile STK’lar arasındaki diyaloğun güçlenmesini sağlayacak yeni bir araçtır. Bugün AB’de yeni idare biçimlerinin teşviki ve Komisyon, Üye Devletler ve sivil toplum arasında işbölümüne gidilmesi gündemdedir. Sivil diyalog, sadece Komisyon ile sivil toplum arasında değil, AB’nin diğer organ ve kuruluşları ile de ilişkileri kapsamaktadır. Sivil diyalog, daha kapsayıcı ve dinamik bir Avrupa sivil toplumu için gereklidir. Bu amaçla, Avrupa Sosyal STK Platformu gibi kuruluşlar, Komisyon ile daha güçlendirilmiş bir işbirliği zemini oluşturulması ve sivil diyalog kuralının hayata geçirilebilmesi için, AB Antlaşması’na yeni bir madde eklenmesi gibi yasal dayanaklara ihtiyaç olduğunu çeşitli vesilelerle gündeme getirmektedir. Sivil diyalog, AB’de genişleme ve bütünleşme süreçlerinin güçlenmesini sağlayacak temel unsurlardandır.
GENİŞLEME SÜRECİ VE SİVİL TOPLUMA DESTEK
Sivil toplum, sağlıklı bir demokrasi ve ekonomik gelişme için zorunludur. AB dış ilişkiler ve kalkınmada işbirliği politikaları çerçevesinde, Akdeniz ülkeleri, Latin Amerika ülkeleri, Afrika ülkeleri ile Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde çok çeşitli alanlarda faaliyet gösteren STK’larla yakın işbirliği içinde çalışır.
AB, genişleme sürecinde, Türkiye ve diğer aday ülkelerdeki STK’lar ile giderek artan bir işbirliğine girmiştir.
Genişleme, Avrupa’nın birleşmesi konusunda tarihi bir süreçtir. Birlik üyelerine ve uluslararası topluma güçlendirilmiş bir güvenlik, istikrar ve refahın avantajlarını getirecektir. Genişleme, dış politika ve ortak güvenliğin geliştirilmesine ve Avrupalı vatandaşlar için bir güvenlik, özgürlük ve adalet alanının tesis edilmesine zemin hazırlayacaktır. Bunların da ötesinde, çevreyi koruma, suçla mücadele, yaşam koşullarını iyileştirme ve istihdamı artırma konularında ortak hareket etme kapasitesini geliştirecektir.
Aday ülkeler, vatandaşları için olduğu kadar, üye olmaya hazırlık için de zorunlu olan siyasi ve ekonomik reformları gerçekleştirmeyi sürdürmektedirler. AB üyeliğine adaylık, ülkelerin AB Konseyleri tarafından 1993’de Kopenhag ve 1995’de Madrid’te kabul ettiği kriterlere uymasına bağlıdır. Bu kriterler bütün adaylara eşit bir biçimde uygulanmaktadır. Bunlar demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarının korunması ile rekabetçi bir pazar ekonomisinin varlığı ile ilgilidir. Ayrıca her adayın Topluluk Müktesebatı’nın tümünü yürürlüğe koyacak ve uygulayacak kapasitede olması gereklidir. Helsinki AB Konseyi siyasi ölçütlere uyulmasını aday ülkelerle müzakerelerin başlatılması bir önkoşul olarak kabul etmiştir.
Türkiye’nin de içinde bulunduğu bütün aday ülkelerde sivil toplumun gelişmesine herşeyden önce de, AB üyeliğinin önşartlarını belirleyen Kopenhag Kriterlerinin yerine, getirilmesine önem verilmektedir. Bu bakımdan, STK’ların güçlendirilmesi ve çeşitlendirilmesi sağlıklı çoğulcu demokrasi için zorunluluktur.
AB üyeliği için şart koşulan Siyasi Kriterler arasındaki dernek kurma özgürlüğü, devletin herhangibir müdahalesi ve baskısından uzak olarak, bütün STK’lara en geniş anlamıyla bağımsızlık verilmesini hedeflemektedir. Bu, özellikle insan hakları alanında çalışan STK’lar için sözkonusudur. Bu açıdan, eski Doğu Bloku ülkelerinde STK’ların faaliyetlerini düzenleyen yeni yasal çerçeveler geliştirilmesine önem verilmektedir. Türkiye’de de derneklere üyelerin alınması, yayınlar, toplantılar, uluslararası işbirliklerine girilmesiyle ilgili benzer sorunlar ve bürokratik sınırlamalar vardır. Sivil toplumun gelişmesi için bu sorunlar gündemde tutulmalı ve çözüm yolları aranmalıdır.
Komisyon’un, 1998’den beri aday ülkelerin kaydettiği ilerlemeye ilişkin olarak hazırladığı Görüşlerde ve Düzenli Raporlarda bu konular ayrı ayrı ele alınmaktadır.
Aday ülkelerle katılım müzakerelerinin başarısı için, işveren örgütlerinin, sendikaların ve diğer çeşitli çıkar gruplarının - bunlar çiftçiler, tüketiciler kadınlar, yardım dernekleri olabilir - bağımsız ve temsilci bir şekilde örgütlenmesi, sosyal diyaloğun gerçekleşmesi için birlikte çalışmaları ve AB Müktesebatına uyum sağlanmasına ve AB kurallarının uygulanmasına katkıda bulunmaları gereklidir.
Bilindiği gibi, Amsterdam Antlaşması sosyal ortakların yetki ve sorumluluklarını genişletmiştir. Böylelikle bu yapıların, Avrupa Sosyal Modeli’nin gelişmesinde anahtar rol oynamalarına imkan tanınmıştır. Antlaşmanın istihdam bölümü de sosyal ortaklar için yeni faaliyet alanları yaratmıştır.
Aday ülkelerdeki sosyal ortakları bekleyen görev, sürece katılmalarını sağlayacak sosyal diyalog yapılarını ve faaliyetlerini geliştirmeleridir. Benzer şekilde Türkiye’de de, reformların gerçekleştirilmesi sadece yasaların çıkarılması ile değil, geniş çapta bir tartışma ve ülke çapında uzlaşma gerektirir. Bu açıdan sivil toplum önemli rol oynayacaktır.
Müktesebatın uygulanmasına ilişkin reformlar, bir toplumda meslek kuruluşları ya da dernekler bünyesinde biraraya gelen ve ekonomik ve toplumsal yaşamın bütün aktörlerini içeren bir diyalog ve saydamlık politikası olmaksızın, etkili bir biçimde gerçekleştirilemez. Bu nedenle, aday ülkelerde toplumsal mesajları iletebilecek STK’ların yapısının güçlendirilmesi, AB için çok önemlidir.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/11/2007 - AB-ORTAK REKABET POLİTİKASI |
A v r u p a { } B i r l i ğ i
ORTAK REKABET POLİTİKASI
Ortak Rekabet Politikası’nın temelini; monopolleşme, sübvansiyon gibi belirli konularda getirilen kısıtlayıcı hükümler oluşturmakla birlikte, gerek tarım, gerek sanayi, sektöründe çeşitli muafiyetler de getirilerek, belirli koşullara uyulması halinde, şirket birleşmeleri de desteklenmektedir.
Ortak Rekabet Politikası’na ilişkin hükümler Roma Antlaşması’nın 85-94. maddelerinde yer almaktadır. Bu maddelerde göze çarpan genel amaçlar arasında; rekabeti önlemeye, sınırlamaya veya bozmaya yönelik işletmelerarası anlaşmaların ve monopollerin oluşumunun ve piyasaya hakim olmalarının önlenmesi; devletin sübvansiyon uygulamalarının kısıtlanması veya yasaklanması bulunmaktadır.
Ortak Rekabet Politikası’nı düzenleyen maddelerden biri olan 85. maddede işletmelere uygulanacak kurallar belirlenmektedir. Bu maddede yatay ve dikey anlaşmaların yasaklanması sözkonusudur. Ancak, bu yasaklamanın da istisnaları mevcuttur (örneğin, genelde küçük ve orta ölçekli işletmelerin kendi aralarında yapmış oldukları anlaşmaların ihmal edilebilecek mahiyette olmaları nedeniyle yasak kapsamı dışında tutulmaları /de minimis/ kuralı).
Madde 86, piyasada, hakim durumun kötüye kullanılmasının önlenmesine yönelik olup, monopol ve oligopollerin piyasayı bütünüyle ele geçirmesini engelleme hedefi gütmektedir.
Fikri ve Sınai Mülkiyet Hakları
AB fikri ve sınai mülkiyet hakları konusunda genelde pragmatik bir yaklaşım ile, üye ülkelerin kendi uygulamalarına kıyasla, bu hakların ticari yönü üzerinde daha çok durmaktadır. Komisyon, fikri ve sınai mülkiyet haklarının işletilmesini sıkı bir şekilde takip etmektedir. İthal edilen taklit malların sınırdan sokulmamasına ilişkin direktif bunun net bir kanıtıdır. Ancak, ABD ile AB arasında sistem farklılıkları olduğundan özellikle Uruguay Round müzakerelerinde büyük tartışmalar çıkmıştır. AB konuya daha güçlü koruma kurallarının getirilmesi yanlısıdır. AB’nin kabul ettiği çerçevede fikri ve sınai mülkiyet hakları; patent, ticari markalar, telif hakları, tasarım, yarı iletkenlerin topoğrafyası ve ticari sırlar gibi piyasa düzenini doğrudan ilgilendiren unsurları bünyesinde toplamaktadır.
Fikri üreten kişinin izniyle ve isteği halinde, ücret karşılığında üçüncü şahıslar fikri üretimi kullanabilir ve koplayabilirler.
Fikri üretimin toplumda yaygın olarak kullanılabilmesini teminen kısıtlamalar, fikri ve sınai mülkiyet haklarının korunma süresi ve amacıyla sınırlandırılmıştır.
AB’nde fikri ve sınai mülkiyet haklarının şahıslar veya kurumlarca haksız kullanımına karşı mevcut rekabet kuralları ve özellikle Roma Antlaşması’nın 85 ve 86 ncı maddelerinde yer alan hükümler uygulanır.
Devlet Yardımları
Avrupa Birliği’nde devlet yardımları Roma Anlaşması'nın 92 ila 94. maddeleri ile düzenlenmiş olup, 92. madde ile bir üye Devlet tarafından veya Devlet kaynakları vasıtasıyla herhangi bir şekilde yapılan ve belirli teşebbüsleri veya malların üretimini kayırmak yoluyla rekabeti bozan veya bozmakla tehdit eden her türlü yardımın ortak pazar ile bağdaşmadığı hükme bağlanmıştır.
Roma Antlaşması’nın 93 ncü maddesi;
Düşük yaşam standardı ve işsizliğin olduğu bölgelere, Ortak Topluluk çıkarlarını gözeten projelere, Bir üye ülkenin karşılaştığı ciddi bir ekonomik sorunun giderilmesi amacıyla, Belirli ekonomik faaliyetlere veya bunların gerçekleştirildiği bölgelere sağlanacak yardımlar dışında, üye ülkeler tarafından verilecek tüm yardımları ortak pazar ilkeleri ile bağdaşmadığı gerekçesiyle yasaklamaktadır. 93. madde uyarınca Komisyon, üye devletlerde uygulanan tüm yardım sistemlerini devamlı olarak incelemekle ve ortak pazarın sürekli işleyişi için gereken tedbirleri önermekle yetkili kılınmıştır. Devlet yardımları araçları AB Komisyonu tarafından dört grupta sınıflandırılmıştır:
Nakdi Yardımlar ve Vergi İndirimi
Öz Kaynak Katılımı
Uygun Koşullu Krediler ve Ertelenmiş Vergi
Garantiler
Topluluk genelinde en çok uygulanan teşvikler nakdi yardımlar, düşük faizli krediler, vergi indirimleri ve garantilerdir.
AB’nde verilen yardımlar, amaçlarına göre değerlendirildiğinde ise, yatay (genel) amaçlı olanlar ve spesifik (belli bir sektöre yönelik) olanlar ve bölgesel yardımlar olmak üzere ayrıma tabi tutulmaktadır.
Spesifik sektörler itibariyle verilen yardımlar, Topluluk genelinde özel önem atfedilen veya hassas olmaları nedeniyle desteklenmeleri öngörülen çelik, gemi yapımı, ulaştırma, kömür, tekstil ve motorlu araçlar gibi sektörlere ilişkin olmaktadır.
A. Yatırım teşvikleri
AB’ne üye ülkelerin kendi kaynaklarını kullanarak uyguladıkları yatırım teşviklerini nakit yardımına bağlı olanlar, vergi ve benzeri kolaylıklar sağlanmasına bağlı olanlar ve krediler olarak gruplamak mümkündür.
AB’nde sağlanan nakit yardım araçları olarak; Sermaye Yardımı, AR-GE Yardımı, Eğitim Yardımı, Faiz Sübvansiyonu, Yeni Yaratılan İstihdam Yardımı, Makina Parkı Modernizasyonu, İleri Teknoloji Yatırım Yardımı, Bina ve Kira Sübvansiyonu, Çevre Korumaya Yönelik Yardım, gibi yardım unsurlarını saymak mümkündür.
Yapılacak yardımlarda sağlanan vergi kolaylıları ise; Katma Değer Vergisi (KDV) İndirimi, Diğer Yerel Vergi Kolaylıkları, Kurumlar Vergisi İndirimi, Yatırım İndirimi, Hızlandırılmış Amortisman gibi araçlardan oluşmaktadır.
Kredi şeklinde sağlanan yatırım kolaylıkları arasında; Uygun Koşullu Ticari Krediler, Bölgesel Program Kredileri, Eğitim Kredisi, AR-GE Kredisi, Çevre Korunması Programlarına Yönelik Krediler, Kredi Garantisi gibi unsurlar yeralmaktadır.
B. İhracat teşvikleri
Roma Antlaşması’nın 112 nci maddesi, üye ülkelerin üçüncü ülkelere yönelik ihracat teşvik tedbirlerinin de tedricen uyumunu öngörmektedir.
Avrupa Birliği’nde ihracat teşvikleri, Topluluğun GATT ve OECD Nezdindeki yükümlülükleri dikkate alınarak, önemli ölçüde kredi ve garanti şeklinde sağlanmaktadır. Bunların dışında uygulanan, bilinebilen teşvik araçları ise, vergi istisnaları ile yine yaygın bir biçimde kullandırılan pazarlama ve dış tanıtım destekleri olmaktadır.
AB Üyesi Ülkelerde uygulanmakta olan ihracat teşvikleri, üç ana grupta incelenebilir. Teşvikler ülkeden ülkeye değişmekte ve farklı koşullara tabi olarak verilmektedir:
İhracat Kredi ve Faiz Sübvansiyonu : Alıcı Kredileri, Satıcı Kredileri, Ülke Kredileri, Sevk Öncesi İhracat Kredisi, Sevk Sonrası İhracat Kredisi, Reeskont Kredisi, KOBİ’lere Yönelik İhracat Kredileri ve Yardımları gibi araçlardan oluşmaktadır.
İhracatta sağlanan Vergi İstisnası ve İndirimleri ise; Kurumlar Vergisi İstisnası, Vergi İndirimi, İhracatta KDV İadesi, İthalatta KDV Muafiyeti, Gümrük Vergisi Muafiyeti’nden oluşmaktadır.
İhracat Kredi Sigorta ve Garantileri kapsamında sağlanan teşvik unsurları arasında İhracat Kredi Sigortası, İhracat Öncesi Üretim Sigortası, Teminat Mektubu Sigortası, Üretim Girdi Fiyat Sigortası, Senet ve Bono Sigortası, Gümrük Teminat Sigortası, İhracat Promosyon Faaliyetleri (Reklam, Piyasa Araştırması, Tutundurma, Tanıtım) Sigortası, Fuarlara Katılım Sigortası, Alıcı Kredilerinde Garanti, Satıcı Kredilerinde Garanti, Ticari Risk Garantisi, Politik Risk Garantisi, İhracatta Kur Garantisi, Kontrat Garantisi yer almaktadır.
Toplulukta sağlanan Diğer Teşvik Araçları olarak; Serbest Limanlar, İhracata Yönelik Kuruluş ve Yatırım Teşviği, Yurtdışı Ofis, Pazarlama Teşkilatı, Tanıtım Faaliyetlerinin, Piyasa Araştırması Faaliyetlerinin Desteklenmesi, Teklif Destekleme Kolaylıkları, Rakiplerle Aynı Koşulları Sağlamaya Yönelik Teşvikler, Ekonomik İşbirliği Çerçevesinde Proje Yardımları, Belgelendirilmeyen Giderlerin Tazmini, Çevre Maliyetlerinin Desteklenmesi, AR-GE Yardımları, Teknik ve Uzman Yardımları, Danışmanlık Hizmetleri ve Eğitim Destekleri, Factoring’i sıralamak mümkündür.
C.Toplulukta sektörel yardım düzenlemeleri
i. AKÇT Antlaşması kapsamındaki ürünlere uygulanan yardımlar
AKÇT (Paris) Antlaşması’nın 4 (c) maddesi, her ne şekilde olursa olsun Devletler tarafından verilen sübvansiyonlar ve yardımların, kömür ve çelik ortak pazarıyla bağdaşmaz sayılacağını ve bu nedenle Topluluk içerisinde kaldırılacağını ve yasaklanacağını öngörmektedir.
Bununla birlikte, 1980’li yılların başından itibaren çelik sektörünün içine girdiği durgunluk nedeniyle, AKÇT Antlaşması’nın Topluluk kurumlarına, kömür ve çelik sektörleri itibariyle, Topluluk amaçları doğrultusunda düzenleme yapma yetkisi tanıyan 95’inci maddesi çerçevesinde devlet yardımları verilebilmesine yönelik bir Yardım Kodu düzenlenmesi çalışmaları başlatılmıştır. ilk olarak, 1985 yılında alınan bir Komisyon Kararı ile 1986 yılından itibaren uygulamaya sokulan çelik sektöründe sağlanabilecek yardımlara ilişkin esaslar, son olarak, 1 Ocak 1992 de yürürlüğe giren ve 31 Aralık 1996 tarihine kadar uygulanması öngörülen 3855/91 ECSC sayılı Komisyon Kararı ile belirlenmiştir.
3855/91 (ECSC) sayılı Komisyon Kararı, çelik sektöründe;
Araştırma ve geliştirme yardımları,
Çevrenin korunmasına yönelik yardımlar,
Kapasite azaltma (kapatma) yardımları, verilebilmesine imkan tanımaktadır.
3855/91 sayılı Komisyon Kararı’nın yerini alan 18 Aralık 1996 tarih ve 2496/ 96/ECSC sayılı Komisyon Kararı, AKÇT’nu kuran Antlaşmanın yürürlüğünün sona ereceği 22Temmuz 2002 tarihine kadar geçerli olacaktır.
Bu çerçevede, araştırma ve geliştirme yardımları, çevrenin korunmasına yönelik yardımlar ve kapatmaya yönelik yardımların Ortak Pazar’ın işleyişiyle uyumlu olarak mütalaa edilmesine devam edilmektedir.Bu yardımlara ilişkin olarak önceden Komisyon’a bilgi verilmesi ve Komisyon’un onayının alınması gerekmektedir.
Karar’da sektöre verilecek yardımlara, "Araştırma ve Geliştirme Yardımlarında Topluluk Çerçevesi" ve "Çevre Koruması için Verilen Devlet Yardımlarına İlişkin Topluluk İlkeleri" ile uyum içinde verilmeleri halinde müsaade edildiği belirtilmektedir.
Önceki Karar’dan farklı olarak, Yeni Karar’la kısmi kapatmalarda devlet yardımı verilmesine de imkan tanınmaktadır.Bu kapsamda, bir gruba dahil çelik üreticisi firmalardan bazıları faaliyetine devam ederken sadece bir (veya birkaç) firmanın kapatılması halinde devlet yardımı verilmesi mümkün olabilmektedir.Ancak, sözkonusu firmanın gruptan etkin bir şekilde ayrılması ve grubun kalan kapasitesini beş yıl boyunca arttırmaması şartı aranmaktadır.
Karar’da özel hükümler başlığı altında, Yunanistan sınırları içersinde yerleşik işletmelere sağlanacak yardımlara; genel bölgesel yardım şeması altında, toplam yardımın 50 milyon ECU’yu aşmaması ve yardımın üretim kapasitesinde artışa yol aşmaması şartı ile 31 Aralık 2000 tarihine kadar devam edilmesinin Ortak Pazar’ın işleyişi ile uyumlu olarak değerlendirileceği belirtilmektedir.
Kömür sektöründe de devlet yardımları verilmesine imkan tanıyan Komisyon Kararları bulunmaktadır. Bu konu ile ilgili son düzenleme, 3632/92(ECSC) sayılı Komisyon Kararı ile yapılmış ve 1 Ocak 1994 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, 23 Temmuz 2002 tarihinde yürürlükten kaldırılacaktır. Karar kapsamında verilebilecek yardımlar aşağıda belirtilen amaçlara hizmet edecektir.
Ekonomik yaşamını sürdürmede gelişme sağlamaya yönelik yardımlar (yardımların giderek azaltılması şartı ile), Üretim birimlerinin tamamen kapatılması veya kısmen azalması nedeniyle ortaya çıkan sosyal ve bölgesel sorunları çözmeye yönelik yardımlar, Çevre korunması standartlarına uyum amacıyla verilen yardımlar. Yukarıda belirtilen esaslar çerçevesinde üye Devletler tarafından belirli koşullarla verilebilecek yardımlar ise şunlardır:
işletme yardımı,
faaliyetlerin azaltılmasına yönelik yardım,
istisnai maliyetlere yönelik yardımlar (modernizasyon veya yeniden yapılanmadan kaynaklanan ve halihazırdaki üretimle ilişkili olmayan maliyetler),
araştırma ve geliştirme yardımları,
çevre korunması yardımı.
ii. AKÇT ürünleri dışındaki çelik ürünlerine sağlanan yardımlar AKÇT kapsamı dışında kalan çelik ürünlerinin üretimine verilecek yardımların, AKÇT faaliyet alanını da etkileyecek olması sebebiyle, 88/320 sayılı "AKÇT Anlaşması kapsamına girmeyen çelik ürünleri için çerçeve kararı" (Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi (ATRG) no. C 320, 13.12.1988) benimsenmiş olup, AKÇT Anlaşması’nın kapsamadığı sektörler ve AKÇT çelik ürünlerinin nihai ürün haline gelmeden önce önemli ölçüde işlem gördüğü sektörler açısından uygulanmaktadır.
iii. Tekstil sanayindeki yardımlara ilişkin Topluluk düzenlemesi
Tekstil sektörüne Topluluk içinde de özel önem veriliyor olması ve üye ülkeler tarafından bu sektöre verilen yardımların artan bir eğilim içine girmesi ve nihayette verilen yardımların etkinliğini kaybetmesi ve ticaret şartlarını ve rekabeti ortak çıkarlara zarar verecek bir şekilde etkilemesi üzerine, Komisyon tekstil sektörüne verilecek yardımın şartlarının belirlenmesi gereğini gözönüne alarak Temmuz 1971 tarihinde üye ülkelere bir duyuruda bulunmuştur.
Bu şartların amacını; üye ülkelere getirilecek önlemler açısından bir yol göstermek ve Komisyonu verilen benzer yardımlar konusunda bilgili kılmak, olarak özetlemek mümkündür.
Rekabetin çok şiddetli olduğu bu sektörde ticareti zarara uğratacağı gerekçesiyle, verilecek yardımların öncelikle; kapasite artışına yol açmaması ve sadece ulusal sanayinin değil Topluluktaki durumun da gözönüne alınması gibi kriterlere bağlı olması halinde uygun görülmesi mümkündür. Özellikle modernizasyon ve etkinliği arttırmak amacıyla verilen yardımlar kabul edilebilir yardım niteliğini taşımaktadır.
Topluluk, tekstil sektörüne bağımlı bölgelerinde, sanayinin diğer branşlarının da geliştirilmesi ve tekstil ve konfeksiyon sektörüne olan bağımlılıklarını azaltmak amacıyla 1992 yılında "Tekstile Dayalı Alanların Güçlendirilmesine Yönelik Program (RETEX)"ını başlatmıştır.
iv. Sentetik elyaf sanayi
Sentetik elyaf sanayinde ise, sektörün içinde bulunduğu üretim fazlası ve hassaslığı dikkate alınarak ilk defa Temmuz 1977 yılında bu sektöre verilecek yardımlar sınırlandırılmış daha sonra bu belirli periodlarla 31 Mart 1996 tarihine kadar uzatılmıştır. Buna göre sentetik elyaf sektörüne sektörel bölgesel veya genel nitelikli bir yardım verilmesi mümkün değildir.
Bazı ciddi sosyal ve bölgesel sorunların çözümü amacıyla, bu sektördeki faaliyetin başka bir alana aktarılmasını sağlayan yardımlar veya kapasite indirimini sağlayan yardımlara uygun görüş verilmeye devam edilecektir. Ayrıca, üye ülkeler bu alanda verecekleri yardımlarda öncelikle Komisyonun onayını almaya özen göstereceklerdir.
Sentetik elyaf sanayine yönelik devlet yardımlarına ilişkin 30.3.1996 tarihli yeni Kod, 1 Nisan 1996 yılından itibaren üç yıllık bir süre için yürürlüğe girmiştir.
Yeni Kod’a göre, çevre yardımı, AR-GE yardımı ve mesleki eğitim amacı dışında kalan tüm yardımlar için, hertürlü şartta Komisyon’a bildirimde bulunulacaktır.Önceki Kod’da, yapılacak yardımın pazarda arz sıkıntısına yol açıyor olsa bile önemli ölçüde kapasite indirimi sağlaması halinde uygun görülebileceği belirtilmekte iken, yeni Kod, Komisyon onayının sağlanmasında ilk değerlendirilecek hususu pazar durumu olarak öngörmektedir.
Yeni Kod ile, eğer yardım ilgili kapasitede belirgin bir indirim sağlayacaksa veya pazarda yapısal bir arz darlığı varsa ve yardım ilgili kapasitede belirgin bir indirim sağlamayacaksa, yardım miktarı KOBİ tanımı dışındaki firmalar için, uygulanabilir en yüksek yardım miktarının yüzde 50'sini aşamayacaktır, şartı getirilmiştir.
KOBİ’ler için bu oran yüzde 75, Eğer ilgili ürün yenilik getiriyorsa yüzde 100 olarak öngörülmüştür.
Uygun bulunmuş yardımlarla desteklenen yatırımlardan, toplam miktarı 50 milyon ECU’ye eşit veya fazla olanlar, gerekli görülen koşullara uyulup uyulmadığının takibi amacıyla yardım sonrası izlemeye tabii tutulacaklardır.
v. Otomotiv sektörüne sağlanan devlet yardımları
Otomotiv sektörü, gerek istihdam gerek ekonominin rekabet gücü açısından Topluluk için büyük önem taşımaktadır. Bu sektörde rekabete karşı artan hassasiyeti gözönüne alan Komisyon, Roma Antlaşması’nın 93(1) nci Maddesi uyarınca sağlanacak devlet yardımları için Topluluk Çerçeve Kararını 18.5.1989 tarihli ve C 123 sayılı ATRG’de yayımlamıştır. 1 Ocak 1989 tarihinden itibaren geçerli olan sözkonusu çerçeve, bütün yardım uygulamaları için ön bildirim yapılmasını ve yıllık raporlar hazırlanmasını öngörmektedir.
Onaylanan bir yardım programı çerçevesinde devlet kuruluşlarınca otomotiv sektöründe faaliyet gösteren işletmelere verilecek yardım, yardım sağlanacak projenin maliyetinin 12 milyon ECU’yü aşması halinde, Roma Antlaşması’nın 93 (3). Maddesi gereğince Komisyon’a daha önceden bildirilmelidir. Yardım programı çerçevesi dışında sağlanacak her türlü yardımın miktarı ve yoğunluğu ne olursa olsun, bildirim zorunluluğu bulunmaktadır.
Motorlu araçlara verilecek devlet yardımlarına ilişkin çerçeve kararı, kurtarma ve yeniden yapılandırma yardımlarına ancak istisnai hallerde, belirli bir plana bağlı olarak ve kurtarılacak firmanın faaliyetini sürdürmesinin Topluluk yararına olacağının kesinlikle belirlendiği durumlarda izin vermektedir.
Az gelişmiş bölgelerde otomotiv sanayi tesislerinin kurulmasının bölgenin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunacağı gerçeğinden hareketle, yeni fabrikaların, yedek parça üreten tesislerin ya da mevcut kapasiteyi genişletici yatırımların desteklenmesi amacıyla da bölgesel yardımlar sağlanmaktadır.
Motorlu araçlara verilecek devlet yardımlarına ilişkin 97/C279/01 sayılı yeni Topluluk Çerçeve Kararı uyarınca onaylanan bir bir yardım programı çerçevesinde devlet kuruluşlarınca otomotiv sektöründe faaliyet gösteren işletmelere verilen yardımların, yardım verilecek projenin maliyetinin 50 milyon ECU’yü aşması halinde veya projeye sağlanan toplam yardımın (devlet yardımı veya yapısal fonlardan sağlanan) 5 milyon ECU’yü aşması halinde Roma Antlaşması’nın 93 (3). Maddesi gereğince Komisyon’a daha önceden bildirilmesi gerekmektedir.
vi. Gemi inşa sanayiine sağlanan devlet yardımları Talep ve arz arasındaki dengesizlik, gemi sanayiinde dünyada yaşanmakta olan krizin derinleşerek artması,hem bu sektöre verilmekte olan yardımlara bir süre daha devam edilmesi gereğini ortaya çıkarmış ve hem de üye ülkelerce verilmekte olan yardımların belirli bir disiplin altına alınması sonucunu doğurmuştur.
26.1.1987 tarihli ve 87/167/EEC işaretli Konsey Direktifi ile bu sektörde faaliyet gösteren kuruluşlara verilecek her türlü yardımın bildirime tabi olacağı hükme bağlanmaktadır. Ayrıca, spesifik olsun veya olmasın, yatırım yardımları yeni tesis kurulmasına veya ilave kapasite artışına yol açmayacaktır.
Avrupa Birliği’nde KOBİ’lerin Teşviki
Topluluğun Ortak Rekabet Politikası’nı oluştururken üzerinde önemle durduğu ve genel bir politika haline getirdiği bir husus, KOBİ’lerin teşvikidir.
Roma Antlaşması’nın 92. maddesine göre; devlet kaynakları vasıtasıyla belirli teşebbüslerin veya belirli malların üretimini kayırarak rekabeti bozan her türlü yardım yasaklanmakla birlikte, ekonomiye olan katkılarından ve üye ülkelerarası ticareti ve rekabeti bozmayacağı düşüncesinden hareketle KOBİ’lere yönelik devlet yardımlarına izin verilmektedir. Ancak bu yardımların, hiç rekabet gücü olmayan ve olmayacak işletmelerin yapay olarak yaşatılmasını sağlayacak biçimde olmamasına dikkat edilmektedir. Ayrıca, Toplulukta bu tür yardımlar sürekli değil, KOBİ’lerin kredi açmazlarından kurtulabilmesi ve kamu desteği olmaksızın kolayca rekabet edebilecekleri bir düzeye gelebilmesi için kullanılan geçici önlemler olarak görülmektedir.
Bu çerçevede Avrupa Komisyonu tarafından olaylanan yardımları aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:
Küçük işletmelerin kurulması için hibe, düşük faizli kredi ya da kredi garantisi,
Sermaye piyasalarından kolayca kredi bulabilen büyük işletmelerle başa çıkabilmeleri için KOBİ’lerin yatırımlarına düşük faizli kredi veya kredi garantisi,
AR-GE faaliyetlerinin teşviki (KOBİ’lere, büyük firmalara verilmesine izin verilen AR-GE yardımlarının 10 puan fazlasının verilmesine izin verilmektedir),
Enerji veya hammadde tasarrufu sağlayacak yatırım projelerine düşük faizli kredi ve yardımlar,
Danışmanlık hizmetleri.
KOBİ’lere yapılan yardımlar, Roma ve AKÇT Antlaşmalarında özel hükümlerle belirlenen sektörler dışındaki tüm sektörlerde uygulanır.Özel hükümlerle belirlenen sektörlerde KOBİ’lere verilen yardımlar, sektörün kendi kuralları içerisinde değerlendirilir.Bu sektörler;
kömür- çelik,
gemi inşa,
sentetik elyaf,
motorlu araçlar sanayii endüstrisi,
balıkçılık
taşıma sektörleridir.
Belirli bir firma (firmalar), iş kolu (kolları), mallara verilen yardımlar, ticareti ve rekabeti bozacağından, Antlaşma’nın 92/1 Maddesinin özüne ters düşmektedir.Ancak belirli küçük meblağları, ticareti ve rekabeti etkileyecek ölçüde aşmayan yardımların Madde92/1’in dışında kalmaktadır."De Minimis" Kuralı.
Topluluk Devlet Yardımları alanındaki son gelişmelere göre, "De Minimis" kuralı, büyüklüğü ne olursa olsun her türlü işletmeye uygulanacak, yardım tavanı, harcama çeşidine bağlı olmaksızın 100.000 ECU olacaktır. Ayrıca, "De Minimis" kapsamı belirlenirken uygulanan kümülasyon uygulamasından vazgeçilmiştir yani artık onaylanmış ayrı bir yardım projesi 100.000 ECU’lük limit belirlenirken değerlendirmeye alınmayacaktır.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/11/2007 - KOPENHAG KRİTERLERİ |
HER SÖZÜN BAŞI, KOPENHAG KRİTERLERİ
Avrupa Birliği, özellikle Kosova krizinden sonra, genişlemeye ilişkin uzun vadeli planlarını orta vadeye çekme kararı aldı. Bunun temelinde ise Kosova krizi veya benzeri olayların önüne ancak daha geniş bir Birlik bünyesinde sağlanacak barış, güvenlik ve demokrasi ortamı sayesinde geçilebileceği fikrinin ağır basmasıydı. Avrupa Birliği, genişlemeye yönelik olarak temel prensipleri Kopenhag zirvesinde tespit etmiş ve aday ülkeler için tam üyelik yolunu da bu ülkelerin Kopenhag kriterlerini yerine getirmeleri şartına bağlamıştır. Tam üyelik siyasi olarak, aday ülkelerin tüm organlarıyla demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlık haklarının korunmasını garanti altına almasını gerektiriyor.
Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanlarının Haziran 1998 Cardiff Zirvesinde kabul ettikleri karar uyarınca, Avrupa Birliği Komisyonu geçen yıl aday ülkeler hakkında İlerleme Raporları hazırlamaya başlamıştır. Bu Raporların ikincisi Brüksel’de Komisyon Başkanı Prodi tarafından açıklandı. Bu rapor Türkiye’nin, ilk defa tam üyeliğe resmen aday gösterildiği belge olarak da büyük önem taşımakta. Komisyon, Türkiye’nin tam üyeliğe hazırlanabilmesi amacıyla, 1997 Lüksemburg Zirvesinde diğer adaylar için yaptığı gibi, Türkiye’ye de tam üyelik öncesi stratejiler önermekte. Rapor’da bu ortaklığın özetle aşağıdaki unsurlardan oluşması görüşüne yer verilmekte:
-Siyasi diyaloğun derinleştirilmesi ve Ortak Dış ve Güvenlik Politikası çerçevesinde Avrupa Birliği’nin ortak tutumları ve faaliyetlerine ortak olunabilmesi imkanı,
-Tam üyelik öncesi mali yardım kaynaklarının tümünün tek bir çerçeve içinde eşgüdümünün sağlanması,
-Bütün Topluluk Programlarına tam katılma olanağı,
-Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlanmasına yönelik bir ulusal program ile birleştirilmiş bir katılma ortaklığının oluşturulması,
-Katılma Ortaklığının uygulanmasını izlemek amacıyla Avrupa Anlaşmaları kapsamında işleyecek bir mekanizmanın kurulması,
-Türkiye’nin mevzuat ve uygulamalarının Avrupa Birliği’ninki ile uyumlaştırılmasını teminen, Avrupa Birliği’nin müktesebatının analitik sürecinin incelemesinin başlatılması.
Bu unsurlar, Türkiye’nin Avrupa Birliği Komisyonu tarafından, artık diğer adaylar gibi, resmi aday olarak değerlendirildiğini açıkça göstermekte. Avrupa Birliği’nin Komisyonu’nun bütün bu önerilerinin AB’nin Helsinki Zirvesinde kabul edilmesi, başka bir deyişle, Türkiye’ye tüm unsurlarıyla resmi adaylık statüsünün tanınması, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde yepyeni bir dönem başlatacak.
SİYASİ KRİTERLER
Kopenhag zirvesinde tam üyeliğe kabulün ön şartı olarak belirlenen siyasi kriter tam üyeliğe kabulü, aday ülkelerin tüm organlarıyla demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlık haklarının korunmasını garanti altına alacak bir yapıya sahip olmalarına bağlamaktaydı. Komisyon, orta ve doğu Avrupa ülkelerine ilişkin önceki görüşlerinde Slovakya dışındaki tüm bölge ülkelerin siyasi kriterlere uyum sağlayabildiğini ancak yine de bu ülkelerden bazılarının demokrasi, insan hakları ve azınlıklar konusunda daha fazla çaba sarfetmeleri gerektiğini belirtmekteydi. Bununla birlikte, Komisyon’un 1998 yılı rapporunda Türkiye’ye ilişkin olarak bu ülkenin siyasi kriterlerin hiçbirini yerine getirmediği belirtilmekteydi.
Komisyon, örneğin, Slovakya’nın Eylül 1998’deki genel seçimlerle iktidara gelen hükümetle birlikte bir çok siyasi reform gerçekleştirdiğini, buna bağlı olarak ülkede adil bir mahalli seçim düzenlendiğini, ilgili Uluslararası kuruluşlarla işbirliğine gidilerek azınlıkların kendi dillerini kullanmalarına yönelik bir kanunun Temmuz 1999’da yürürlüğe sokulduğunu ve yargı bağımsızlığına ilişkin anayasa değişikliklerinin hazırlandığını takdirle karşıladığını belirtmekte. Komisyon tüm bu reform hareketleri neticesinde Slovakya’nın da Kopenhag kriterlerine uyum sağladığını ilan ediyor.
İnsan hakları konusunda ise, Komisyon, aday ülkelerin çoğunda temel hak ve özgürlüklerin garanti altına alındığı görüşünde. Bu ülkelerin insan haklarına ilişkin uluslararası anlaşmalara taraf olmaya başlamaları da olumlu bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bu hususta Türkiye’nin geçen yıl hazırlanan raporda belirtilen konumuna göre pek bir ilerleme kaydetmediği ve Türkiye’nin özellikle insan hakları ve azınlık hakları hususlarında zayıf kaldığı belirtilmekte ve ayrıca ordunun MGK vasıtasıyla siyaset üzerinde yarattığı etkiye dikkat çekilmekte. Öcalan hususunda ise Birliğin idam cezasının uygulanmamasını ümit ettiği ifade edilmekte. Ancak, tüm bu olumsuz tablonun yanında siyasi kriterlere uyum yolunda bazı yasal düzenlemelerin de hazırlandığına da dikkat çekiliyor.
Aday ülkelerde, çoğulcu ve demokratik hükümet sistemlerinin işleyişine yönelik olumlu gelişmelerin yaşandığı belirtiliyor. Bunun en önemli kanıtı da Macaristan, Letonya ve Estonya’da yapılan şeffaf seçimler olarak gösteriliyor. Bu hususta Romanya’nın gerek ülke içinde yaşadığı grev dalgalarında gerekse de Balkanlar’daki kriz dönemlerinde demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine saygılı tutumu Komisyon’un dikkatini çekmiş.
Komisyon’un önemli bir tespiti de tüm aday ülkelerde yolsuzluk ve rüşvetin artış kaydetmiş olması. Bunun başlıca sebebi ise kamu sektöründeki maaşların düşüklüğü ve ekonominin üzerindeki yoğun bürokrasi. Komisyon, bu ülkelerde yolsuzluk ve rüşvete karşı devreye alınan politikaların da çok başarısız olduğunun altını çizmekte.
Komisyon, Romanya’da bakımevlerinde bulunan yüz bin civarındaki çocuğun içerisinde bulunduğu şartları son derece olumsuz bularak hükümeti de bu konuda çözüm üretmekte aciz kaldığı için eleştirmekte. Komisyon bu hususta atılacak en önemli adımın ise çocuk bakımevlerinde asgari standartların yasal düzenlemelerle belirlenmesi ve bu standartlara ulaşılması için de devletin bakımevlerine yönelik mali yardımlar yapması olarak belirtmekte.
Komisyon’un siyasi kriterler kapsamında önem verdiği bir diğer husus da azınlık hakları. Örneğin, Estonya Parlamentosu vatandaşlık kanununda bir değişiklik yaparak uyruksuz çocukların Estonya vatandaşlığına vatandaşlığına kabulüne yönelik düzenlemeler yapmış ve Slovakya Parlamentosu ise azınlık dillerinin kullanımına yönelik bir kanun çıkartmış. Sonuç itibariyle, Komisyon, aday ülkelerin siyasi kriterlere uyum yolunda doğru adımlar attığını bunun tek istisnasının ise Türkiye olduğunu belirtmiştir.
EKONOMİK KRİTERLER
Aday ülkelerin tam üyeliğe kabul yolundaki durumlarını inceleyen Komisyon raporundaki Kopenhag zirvesinde belirlenen ekonomik kriterlere uyum kapsamındaki değerlendirmeler tüm Dünya’da etkisini hissettiren Asya, Rusya ve Kosova krizleri dikkate alınarak kaleme alınmış. Tüm iktisadi verilerin yanı sıra ekonomik kriterler açısından en önemli husus Avrupa Birliği’nin aday ülkelerin en büyük ticaret ortağı konumunda olması. 1993 ve 1998 yılları arasında Birlik ile aday ülkeler arasındaki toplam ticaret hacmi tam iki katına çıkarak 180 milyar Ecu’ye ulaşmış.
Mevcut durumda onüç aday ülke Avrupa Birliği’nin toplam ticareti içerisinde % 10 payla ABD’den sonra (%20) ikinci sırada. Avrupa Birliği’nin 1998 yılında aday ülkelerle arasındaki ticaret fazlası 33 milyar Ecu civarında. Bu miktarın %35’i Polonya, % 25’i ise Türkiye ile yapılan ticaretten kaynaklanmakta. Komisyon, Birliğin Dünya’nın geri kalanıyla arasında mevcut 13 milyar dolarlık ticaret açığının aday ülkelerle arasında mevcut olan ticari ilişkilerle kapatıldığını ve hatta artıya geçtiğini belirtmiş. Komisyon’un yorumuna göre Türkiye’nin bu hususta Gümrük Birliği’nden kaynaklanan büyük bir avantajı bulumakta.
Avrupa Birliği işler durumda bir pazar ekonomisine sahip olmayı şu temel faktörlere bağlı olarak değerlendirmekte:
-Arz ve talep arasındaki dengenin pazar güçlerinin özgür davranışları neticesinde sağlanması; fiyatların ve ticaretin serbestleşmesi,
-Pazara girişlerin (yeni şirketlerin kurulması) ve pazarın terk edilmesinin (iflaslar) önünde hiçbir engelin bulunmaması,
-Hukuki sistemlerin ve özellikle de mülkiyet haklarına yönelik mevzuatın işler durumda olması; kanunların ve sözleşmelerin uygulanabilir olması,
-Makro-ekonomik istikrarın (özellikle fiyat istikrarının) tesis edilmiş olması,
-Temel ekonomi politikalarının belirlenmiş ve istikrarlı olması.
Bu faktörlere göre yaptığı değerlendirme sonucunda Komisyon, Polonya, Macaristan, Kıbrıs, Estonya, Slovenya ve Çek Cumhuriyeti’nin işler durumda pazar ekonomisine sahip ülkeler olarak değerlendirilmesi gerektiğine ve son dönemlerde gerçekleştirdiği reformlar göz önünde bulundurulduğunda Letonya’nın ve Malta’nın da bu gruba dahil edilebileceğine işaret etmiştir. Bunun dışında, Slovakya ve Litvanya’nın önümüzdeki yıl içerisinde -planlanmış reformları gerçekleştirdikleri taktirde- bu kategoriye dahil olabilecekleri görüşünde olan Komisyon, Bulgaristan’ın da biraz yavaş da olsa pazar ekonomisini tesis yolunda ümit verdiğini belirtiyor. Bu durumda, büyük bir istikrarsızlığın hakim olduğu Romanya konusunda ise Komisyon tam bir tedirginlik içerisinde olduğunu ifade ediyor. Komisyon Raporu’nda Türkiye’nin pazar ekonomisinin bir çok temel özelliğini taşıdığına ve makro-ekonomik istikrarın sağlanmasına yönelik olumlu sonuçların alındığına değinmektedir.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/11/2007 - HELSİNKİ NİHAİ BİLDİRGESİ |
HELSİNKİ SONUÇ BELGESİ
10-11 Aralık 1999
Helsinki Zirvesi Başkanlık Sonuç Belgesi (özet)
11.12.1999
Başkanlık sonuçları, Helsinki AB Konseyi
10 VE 11 ARALIK 1999
GİRİŞ
1. Avrupa Birliği Konseyi 10 ve 11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki'de toplandı. Binyıl Bildirgesi'ni kabul etti. Genişleme sürecinde yeni bir aşamaya işaret eden kararlar aldı. Birlik'in kendisinin etkili ve reformdan geçirilmiş kurumlara, güçlendirilmiş bir ortak güvenlik ve savunma politikasına ve rekabetçi, istihdam yaratan, sürdürülebilir bir ekonomiye sahip olmasını sağlamak için de adımlar atıldı.
2. Görüşmelerin başlangıcında, AB Konseyi ile Avrupa Parlamentosu Başkanı Bayan Nicole Fontaine, başta genişleme, kurumsal reform ve istihdam olmak üzere, gündemdeki başlıca konular hakkında görüş alışverişinde bulundular.
GENİŞLEMEYE HAZIRLANMA
Genişleme süreci
3. Avrupa Birliği Konseyi, tüm Avrupa kıtasının istikrarı ve refahı için Aralık 1997'de Lüksemburg'da başlatılan genişleme sürecinin önemini teyit eder. Etkili ve inandırıcı bir genişleme süreci devam ettirilmelidir.
4. Avrupa Birliği Konseyi, şimdi 13 aday devleti tek bir çerçeve içinde kapsayan katılım sürecinin içerici mahiyetini tekrar teyit eder. Aday devletler, üyelik sürecine eşit bir temelde katılmaktadırlar. Avrupa Birliği'nin Antlaşmalar'da ifade edilen değerlerini ve amaçlarını paylaşmalıdırlar. Bu bakımdan, Avrupa Birliği Konseyi, anlaşmazlıkların BM Anayasası'na uygun olarak barışçı yoldan çözülmesi ilkesini vurgular ve aday devletleri, devam eden sınır anlaşmazlıkları ve ilgili diğer konuları çözmek için her gayreti göstermeye davet eder. Bunda başarılı olunamadığı takdirde, anlaşmazlığı makul bir süre içinde Uluslararası Adalet Divanı'na (UAD) götürmelidirler. Avrupa Birliği Konseyi, özellikle üyelik süreci üzerindeki yansımalarıyla ilgili olarak ve en geç 2004 yılı sonuna kadar UAD yoluyla çözüme bağlanmalarını teşvik etmek amacıyla, devam eden anlaşmazlıklara ilişkin durumu gözden geçirecektir. Ayrıca, Avrupa Birliği Konseyi hatırlatır ki Kopenhag'da belirlenmiş olan politik kriterlere uyum, üyelik müzakereleri açılmasının bir ön şartıdır ve tüm Kopenhag kriterlerine uyum AB'ye üye olarak katılmanın temelidir.
5. Birlik, kurumsal reform konusundaki Hükümetler Arası Konferans'ı Aralık 2000'e kadar tamamlamak için her çabayı göstermeye yönelik sağlam bir siyasi taahhüt içine girmiştir. Bu Konferans'ın sonuçlarının onaylanmasından sonra, Birlik, 2002 sonundan itibaren, üyelik vecibelerini üstlenme yeteneğine sahip olduklarını göstermelerinin hemen ardından ve müzakere sürecinin başarıyla tamamlanması üzerine, yeni üye devletler kabul edebilme durumunda olacaktır.
6. Komisyon, aday devletlerdeki ilerleme hakkında ayrıntılı bir değerlendirme yapmıştır. Bu değerlendirme, katılım kriterlerinin yerine getirilmesi yönünde ilerleme olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda, bazı sektörlerde devam eden güçlükler bulunduğu dikkate alınırsa, aday devletler, katılım kriterlerine uyma çabalarını sürdürmeye ve arttırmaya teşvik edilirler. Bazı adayların tüm Kopenhag kriterlerini orta vadede karşılama konumunda olmayacakları anlaşılmaktadır. Komisyon'un niyeti, bazı aday devletlerce Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesinde kaydedilen ilerleme konusunda 2000 yılı başlarında Konsey'e rapor vermektir. Bundan sonraki ilerleme raporları, Aralık 2000'deki AB Konseyi'nden uygun bir zaman önce sunulacaktır.
9. (a) Avrupa Birliği Konseyi, 3 Aralık tarihinde New York'ta Kıbrıs meselesinin kapsamlı bir çözümüne yönelik olarak başlatılan görüşmeleri memnuniyetle karşılar ve BM Genel Sekreteri'nin bu süreci başarıyla sonuçlandırma yönündeki gayretlerine güçlü desteğini ifade eder. (b) Avrupa Birliği Konseyi, politik bir çözümün Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne katılımını kolaylaştıracağının altını çizer. Üyelik müzakerelerinin tamamlanmasına kadar kapsamlı bir çözüme ulaşılamamış olursa, Konsey'in üyelik konusundaki kararı, yukarıdaki husus bir ön şart olmaksızın verilecektir. Bu konuda, Konsey tüm ilgili faktörleri dikkate alacaktır.
7. Avrupa Birliği Konseyi, Orta ve Doğu Avrupa'da yüksek nükleer güvenlik standartlarının önemini hatırlatır. Bakanlar Konseyi'ne, ilgili Konsey sonuçlarına uygun olarak genişleme süreci çerçevesinde nükleer güvenlik konusunun nasıl ele alınacağı üzerinde düşünmesi için çağrıda bulunur.
8. Avrupa Birliği Konseyi, Kıbrıs, Macaristan, Polonya, Estonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya ile katılım müzakerelerinde başlatılan esaslı çalışmayı ve kaydedilen ilerlemeyi memnuniyetle not eder.
10. Avrupa kıtasında güvenliğe ve istikrara olumlu bir katkı yapmaya kararlı olarak ve Komisyon'un raporları yanısıra son gelişmelerin ışığında, Avrupa Birliği Konseyi, Birlik'e giriş şartları ve bundan doğacak Antlaşma tadilleri konusunda Romanya, Slovakya, Letonya, Litvanya, Bulgaristan ve Malta ile Şubat 2000'de iki taraflı hükümetler arası konferanslar toplamaya karar vermiştir.
11. Müzakerelerde, her aday devlet kendi meziyetlerine göre değerlendirilecektir. Bu ilke, hem muhtelif müzakere başlıklarının açılması hem de müzakerelerin yürütülmesi bakımından geçerli olacaktır. Müzakerelerde ivmeyi korumak için, hantal prosedürlerden kaçınılmalıdır. Şimdi müzakere sürecine sokulmuş olan aday devletler, hazırlıklarında yeterli ilerleme yapmışlarsa, halen müzakere sürecinde bulunan aday devletlere makul bir süre içinde yetişme imkanına sahip olacaklardır. Müzakerelerde ilerleme, müktesebatın ulusal mevzuata dahil edilmesinde ve bilfiil uygulanması ve icra edilmesinde ilerleme ile paralel gitmelidir.
12. Avrupa Birliği Konseyi, Komisyon'un ilerleme raporunda işaret edildiği gibi Türkiye'de son zamanlarda yaşanan olumlu gelişmeleri ve ayrıca Türkiye'nin Kopenhag kriterlerine uyum yönündeki reformlarını sürdürme niyetini memnuniyetle karşılar. Türkiye, diğer aday devletlere uygulananlar ile aynı kriterler temelinde Birliğe katılmaya yönelmiş bir aday devlettir. Diğer aday Devletler gibi Türkiye de mevcut Avrupa stratejisine dayanılarak, reformlarını teşvik etmeye ve desteklemeye yönelik bir katılım öncesi stratejiden istifade edecektir. Bu çerçevede, insan hakları konusu ve 4 ve 9(a) sayılı paragraflarda belirtilen konular başta olmak üzere, üyeliğin siyasi kriterlerini karşılama yönünde ilerleme kaydedilmesi üzerinde durularak, daha fazla siyasi diyalog söz konusu olacaktır. Türkiye, Topluluk programlarına ve ajanslarına ve katılım süreci bağlamında aday devletler ile Birlik arasındaki toplantılara katılma imkanına da sahip olacaktır. Müktesebatın benimsenmesi için ulusal bir program ile birlikte, siyasi ve ekonomik kriterler ve bir üye devletin yükümlülükleri ışığında üyelik hazırlıklarının yoğunlaşması gereken öncelikleri içeren bir katılım ortaklığı önceki Konsey sonuçları temelinde oluşturulacaktır. Uygun izleme mekanizmaları kurulacaktır. Türkiye'nin mevzuatının ve uygulamasının müktesebat ile uyumlulaşmasını yoğunlaştırmak üzere, Komisyon, müktesebatın analitik tarzda incelenmesine yönelik bir süreç hazırlamaya davet edilir. Avrupa Birliği Konseyi, Komisyon'dan, tüm katılım öncesi tüm AB mali yardım kaynaklarının koordinasyonu için tek bir çerçeve sunmasını talep eder.
13. Avrupa Konferansı'nın geleceği, gelişen durumun ve Helsinki'de katılım süreci konusunda alınan kararların ışığında gözden geçirilecektir. Yaklaşan Fransa Dönem Başkanlığı, 2000 yılının ikinci yarısında konferansı toplama niyetini beyan etmiştir.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Ücretsiz Online Ziyaretçi Sayacı
 BENİM HAKKIMDA
Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa orada güneş batıyor demektir.
KATEGORİLERİM
ARKADAŞLARIM
• zulfikar22 • alsancakkoyu • reef • gercekyasamdan • herneysem • karakurum • rahmetli645 • acizm1988 • GÜVEN AKBULUT • vatanseverpatriot • vakanuvis • güven akbulut • cografiegitim • gazgaz1 • sakary54 • cografyamiz • marasili • ankakusum • polatalemdarkurtlarvadisi • bilgisayaregitimlerimiz • yahsieli • bloghertelden • cografyaci10 • hilalliler • cografyapaylasim1 • sarozfatihi
ARKADAŞLARIMIN BANNERLERİ
|