Kitap bize bilmediklerimizi öğretir. Görmediğimiz yerleri tanıtır. Kitap okunduğu zaman göze, dinlendiği zaman kulağa seslenir. Kitaplar zamanımızı değerlendiren birer sevgili arkadaştır. Kitaplarla arkadaşlık küçük yaşta başlarsa bu güzel alışkanlık büyüyünce de sürer gider. Kitaplar doğruyu, güzeli, iyiyi, yararlıyı bulmamıza yardım eder. Kitaplar yaşamı sevdirir. Dünyayı güzelleştirir.
İçimizi aydınlatır. Yazarlar, kitaplar aracılığıyla binlerce, yüz binlerce insana seslenirler. Yazarın düşünceleri kitaplar aracılığıyla ülkeden ülkeye yayılır. Bilgiler en uzak yerlere ulaşır. Yazarla okuyucu arasında bir bağ kurulur, bir yakınlık sağlanır.
Kitapların satıldığı yere kitapevi, konulduğu yere kitaplık denir. Herkesin yararlanması, okuması, başvurması için kurulan ve içinde kitaplar bulunan yere kütüphane denir.
Amerikan İzcileri Kitaplık Yöneticileri ilk kez 1917 yılında bir kitap haftası düzenlemeyi önerdiler. Aydınlar, yazarlar, yayıncılar önerinin benimsenmesi için çalıştılar. Bu çalışmalar sonucu Kasım ayının ikinci haftası dünyanın bir çok uygar ülkesinde Kitap Haftası olarak kabul edildi. Bu hafta daha sonra bizde de Çocuk Kitapları Haftası olarak kutlanmaya başladı.
Kitap Haftası içinde, kitap sergileri düzenlenir. Kitap siparişleri mektuplarının nasıl yazıldığı öğretilir. Arkadaşlar birbirlerine kitap armağan ederler. Kitapsever öğrenciler hafta içinde kitaplıklarına çeki düzen verirler.
Kitap sevgisini bir yazarımız şöyle anlatıyor. "Dünyada hiç bir dost, insana kitaptan daha yakın değildir. Sıkıntımızı unutmak, donuk hayatımıza biraz renk, ışık vermek, daracık dünyamızda bulamadığımız şeyleri yaşamak için tek çaremiz kitaplara sarılmaktır. Düşünüyorum da, şu dünyada kitaplar yok oluverse, yaşamak ne denli güçleşir, çekilmez bir ağırlık olur. Dünyamızı nasıl insansız düşünmezsek, insanı da kitapsız düşünemeyiz. Beyinde, düşüncenin kıvılcımının parladığı ilk andan beri, insan düşündüğü ve duyduğunu türlü şekillerle, eline ne geçirdiyse ona yazmaktan, çizmekten kendini alamamıştır.
Okuyan kişi için kitaplığın yanı başından daha rahat bir yer olabileceğini sanmıyorum. Ben kendi hesabıma, kitaplarım arasında duyduğum rahatlığı hiç bir yerde duyamamışımdır.Odamdan dışarı çıktığım zamanlar, yanıma küçük bir kitap almayı hiç unutmam. Ne olacağı bilinmez ki. Kalabalık içinde insanın içine ansızın bir yalnızlık çökebilir."
KİTAP TÜRLERİ
Kitapları türlerine göre çeşitli gruplara ayırabiliriz.
·Başvuru Kitapları: Bu gruba giren kitaplar bize değişik, çeşitli yararlı bilgiler verirler. Sözlükler, ansiklopediler, yazım kılavuzları gibi. Başvuru kitaplarının konuları kısa sürede bulunabilsin diye çoklukla harf sırasına göre hazırlanır.
·Bilgi Kitapları: Bunlar öğretici kitaplardır. Bize bilmediğimiz konularda yeni bilgiler verirler. Yeni bilgiler, düşünce ufkumuzu genişletir. Bilgili insanlar daha doğru kararlar verirler. Ders kitaplarımız bilgi kitaplarıdır. Doğru bilgi kitaplarını dikkatle okumalıyız.
·Meslek Kitapları: Belirli meslekler için hazırlanmış kitaplardır. Mesleğinde daha başarılı olmak isteyenler bu tür kitaplardan yararlanırlar. Meslek kitaplarından oluşan kütüphaneler de vardır.
·Edebi Kitaplar: Romanlar, öyküler, masallar, gezi ve şiir kitapları, anılar bu gruba girer. Bu kitaplar kolay okunur. Okuyanı dinlendirir, düşündürür, duygulandırır.
·Çocuk Kitapları: Çocuklar için yazılan yapıtlara çocuk kitabı denir. Çocuk kitapları çocuklara bilgi verir. Çocukların duygu, düşünce dünyasını geliştirir.
Kan kanseri, kan ve kemik iliği dokusunda bulunan kan yapımından sorumlu, hücrelerin kanserleşmeleri sonucunda ortaya çıkan bir tür kan hastalığıdır. Diğer adı lösemidir. Kanserleşen ilik hücreleri sağlıklı kan üretmedikleri gibi, iliği istila ederek, sağlıklı kan üretebilecek hücrelere de yer bırakmazlar. Lösemiler en kaba şekilde akut ve kronik olmak üzere iki guruba ayrılabilirler.
Akut lösemiler, tedavi edilmedikleri zaman, sıklıkla haftalar aylar içinde ölümle sonuçlanırlar. Bu hastaların önemli bir bölümü kemoterapi adı verilen ilaç tedavileriyle ya da ilik nakli (kök hücre nakli) ile iyileştirilebilirler.
Kronik lösemili hastalarsa kendi seyirlerine bırakılmaları halinde sıklıkla yıllarca (hatta bazen on yıllarca) yaşayabilirler. Kronik lösemili hastaların ilaç tedavileriyle iyileştirilmeleri daha zordur. Bu hastalarda ilôç ve destek tedavileri genellikle tam iyileşme değil, yalnızca yaşam kalitesinin düzelmesi ve yaşam süresinin uzamasına olanak sağlayabilirler. Bazı tip kronik lösemiler kök hücre nakliyle iyileşebilirler. Lösemi nedenleri henüz tam olarak aydınlatılmamıştır.
Sitogenetik ve moleküler tekniklerdeki yeni gelişmelerle; genetik yatkınlıkları radyasyon, benzin ve türevIeri (bali, tiner vs.) böcek ilaçları gibi kimyasal maddeler, bazı kalıtsal hastalıklar ve bazı virüslere bağlı hastalıkların hep birlikte lösemiye neden oldukları çalışmalarla gösterilmiştir. Lösemi her yaşta görülmektedir. En sık çocukluk çağında 2-5 yaşlarında artmaktadır. 1 yaşın altında 10 yaşın üstündeki yeni vakalarda tedaviye cevap azalmaktadır. Çocuklarda lösemi hastalığının belirtileri:
* İştahsızlık * Kansızlık * Zayıflama * Bacaklarda kemik ağrıları * Cilt altında kanamaları (kırmızı noktalar veya morarmalar) * Burun ve dişeti kanamaları * Ateş ilk gözlenen bulgulardır. Ayrıca yayıldığı organlara ait belirtiler, örneğin baş ağrısı, kusma, karın ağrısı, görme bozuklukları önem taşıyabilir. Bu yakınmalarla müracaat ettikleri çocuk hematoloji (kan hastalıkları) uzmanlarınca yapılan muayenede çoğunlukla karaciğer ve dalak büyümesi, lenf bezlerinde genişleme, kanama bulguları tespit edilebilir. Yapılan kan, kemik iliği, hücre tipini belirleme ve genetik tetkikler sonucu kesin tanı konulabilir.Tanıdaki ayrıntılı testler genellikle lösemi tiplerini, tedavi prensiplerini belirlemede yardımcı olacaktır.
Tedavisi
Tedavi öncelikle genel durumun düzeltilmesi yöntemleri ile başlar .. Bu safhada kan veya kanın içindeki özel hücrelerini donörlerden (gönüllü kan verici kişi) alınarak lösemili hastaya verilmesi, enfeksiyon mevcutsa gerekli mücadelelerin yapılması, böbreklerin, karaciğer ve kalbin kemoterapi ilaçlarının yan etkilerinden korunma önlemlerinin alınması çok önemlidir.
Ancak bu kemoterapi ilaçları, maalesef yalnızca kötü hücreleri etkilememekte, vücudumuzun iyi, faydalı hücrelerini de yok etmektedir. Bu nedenle, çocuklarımızın saçları dökülmekte, ağızlarında, bağırsaklarında yaralar açılmakta, halsizleşmektedirler. Yine, vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyan savunma hücreleri de ilaçlarla yok edildi~inden immün sistem (savunma sistemi) yıkılmakta, en ufak bir mikrop, hastalık etkeni dahi tüm vücuda yayılıp ağır ateşli enfeksiyonlara neden olmaktadır. Bu nedenle lösemili çocuklarımız etraflarındaki insanlardan, havadan, sudan mikrop olmamak ve korunmak için maske takmaktadırlar.
LÖSEV
Türkiyede lösemili çocuklarla ilgilenen LÖSEV vardır. LÖSEVi kurmaktaki amacımız; lösemili ve kan hastası çocukların, sağlık ve eğitim başta olmak üzere her türlü ihtiyaçlarının sağlanmasına yardımcı olmak, bunun yani sıra, kalıtsal ve edinsel kan hastalıkları konusunda ulusal düzeyde tedavi, eğitim ve araştırma kurumları kurmak ve işletmektir. Türkiyede her yll 1000-1200 yeni lösemili çocuk vakası ortaya çıkıyor. Bu durum bazen dar bütçeli ailelerde ebeveyni lösemili çocuk ile diğer çocuklar arasında seçim yapmaya kadar zorluyor. Bu sebeple vakfımız gerçekleştirdiği tüm faaliyetlerde, gelir elde etmenin yan sıra, lösemi hastalığını tanıtmayı, lösemili çocukların ve ailelerinin sıkıntılarını topluma aktarmayı ve bu vesileyle toplumu bilinçlendirmeyi amaçlamaktadır.
Uygulanan tedavinin olumlu sonuç verebilmesi için çocukların steril ortamda olmaları gerekmektedir. Ayrıca tedavinin belli aşamaları tamamen hastane ortamında gerçekleşmektedir. Fakat bu uzun süreç, lösemili çocuklarımızın okul ortamından ayrı kalmalarına ve eğitimlerinin aksamasına sebep olmaktadır. Çocukların eğitimlerinin yaşıtlarıyla aynı , seviyeye ulaşabilmesi için LÖSEV kendi bünyesinde resim, müzik, ingilizce, bilgisayar, drama, kültür-sanat ve Türkçe dersleri vermektedir.
Bunun için LÖSEMİLi ÇOCUKLAR OKULU kurulmuş olup, bugün itibariyle (Okulumuzda 5-6 yaş anasınıfı, 6-12 yaş ilköğretim, 12-18 yaş ortaöğretim olmak üzere 100ü aşkın öğrenci ders görmektedir. Çocukların sosyal-kültürel gelişmelerine katkıda bulunmak için tiyatro, sinema, gezi gibi etkinlikler sürdürülmektedir. Çocukların kalemden deftere, okul çantasından önlüğe her türlü ihtiyacı karşılanmakta, okula geliş-gidişleri LÖSEV tarafından karşılanmaktadır. LÖSEVde, lösemili çocukların sağlıkla ilgili her türlü ihtiyaçlarına çözüm yaratılmaya çalışılmaktadır. Kan ihtiyacı söz konusu olduğunda vakfımız, gerek gönüllü üyelere ulaşarak, gerekse kalabalık merkezlerde kan anonsu yaptırarak kan bulunmasını sağlamakta, zor durumda kalan hastaların ilaçlarını bulmalarına yardımcı olmakta, hastaların tedavilerine düzenli devam edebilmeleri için yol paralarını karşılamaktadır.
Sonuç olarak ailelere maddi ve manevi destek olmakta, onların psikolojik sorunlarına eğilmektedir. Hastaların hastanede tedavi gördükleri ortamların iyileştirilmesine, hastane masrafları ve ilaç giderlerinin karşılanmasına yardımcı olmaktadır. Gerektiğinde hastaların yurt içi ve yurt dışı tetkiklerini de yaptıran LÖSEV, bunun yanı sıra aynı amacı taşıyan ulusal ve uluslararası kuruluşlarla işbirliği yaparak destek sağlamayı amaçlamaktadır.
LÖSEV, çocukların her türlü kültürel ve sanatsal aktivitelerin içinde yer almaları için çaba göstermektedir. Gösterime giren önemli tiyatro gösterilerini ve filmleri kaçırmamaya özen gösteren vakfımız, müzelere, hayvanat bahçelerine ve oyun parklarına düzenlenen gezilerin yanı sıra, ülkemizin önemli kültürel zenginliklerinin bir arada görülebileceği şehirlere geziler düzenleyerek çocuklarımızın mümkün olan her şeyi yerinde görerek öğrenmelerini sağlamaktadır. İnsanlarımızı lösemi hastalığına karşı bilinçlendirmek, tedavisi için erken teşhisin önemini vurgulamak ve lösemili çocuklarımıza doğru yaklaşımları öğretmek için 2 - 8 Kasım tarihlerini içine alan hafta Lösemili Çocuklar Haftası olarak düzenlenmiştir. Hafta süresince okullarda yapılacak etkinliklerle öğrencilerin bu konuda bilinçlenmesi amaçlanmıştır.
Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaktır. (Atatürk)
Türk milletinin dili Türkçe'dir. (Atatürk)
Türk dili, Türk milletinin kalbidir, beynidir. (Atatürk)
Büyük Atatürk, bağımsızlık savaşlarının ardından, Türk Milletine yakışan, onu çağdaş uygarlığa yükseltecek inkılapları gerçekleştirme savaşına girişti.
Birçok inkılaplar yaptı.Bunların içinde çok önemli bir inkılap vardı: O da Harf İnkılabı idi. Milletimiz, o zamana kadar, okuma yazma Arapça harfleri kullanırdı. Bu harflerin öğrenilmesi çok güçlü. Bu yüzden de eğitim güçleşiyordu. Halbuki dilin akıcı, kolay yazılır ve anlaşılır olması halinde okur - yazar da o kadar çok olacaktı.
Atatürk, uzman bilim adamlarını topladı. Onlara, Türkçemizin yapısına en uygun gelen bir alfabe hazırlamalarını söyledi. 1927-1928 yılları içinde çalışan bir bilim kurulu, Latin Harflerinden oluşan bir Türk alfabesini ortaya çıkardılar. Atatürk'ün de bulunduğu kurul, yeni Türk harflerini, Türk Milletine sundu. Atatürk, İstanbul'da, Sarayburnu'nda yapılan bir toplantıda bu yeni harflerimizi halka tanıttı. Halkımız da Atamıza ilk "Başöğretmen" adını verdi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi de, l Kasım 1928 tarihinde yeni harfleri onayladı. Bir süre gazeteler hem eski hem de yeni Türkçe harflerle yazılarak çıktı. O tarihten sonra Arapçanın yerini Türkçe alfabe aldı. Bu yeni harfleri öğrenmek için okullar seferber oldu. Genç, yaşlı bu kurslara koştu. Türk milleti, büyük bir sevinçle yeni harfleri öğrenmek için geceyi gündüze kattı. Kısa zamanda yurtta okuma-yazma bilenlerin oranı arttı.
Her yıl l kasım günü bu inkılabı kutlarız. Radyolarda, televizyonlarda önemli konuşmalar yapılır. Okullarda bu inkılap işlenir. Gazeteler de harf inkılabının önemini ele alır ve milletçe Büyük Atatürk'e bir kez daha teşekkür edilir. YENİ TÜRK HARFLERİNDEN ÖNCEKİ DURUM
Türkler, İslamiyetten önce, kendi milli alfabeleri olan Göktürk ve Uygur alfabelerini kullanmışlardı. Bu alfabelerle önemli eserler bırakmışlardır.
İslamiyet'i kabul ettikten sonra yaklaşık bin yıl gibi çok uzun bir süre Arap harfleriyle okuyup yazmışlardır. Bu yüzden de Arap kültürü, Türklerin hayatının her alanında etkili olmuştur. Arap harflerinin kullanılmasıyla Arap ve Fars kültürünün etkisi altına giren Türkçe, zamanla bozuldu. Zaten Arap harfleri, Türk diline uygun değildi. Osmanlı aydın ve sanatçılarının da Türkçe'yi terketmeleriyle Arapça-Farsça karışımı melez bir dil olan Osmanlıca ortaya çıktı. Osmanlıca, sadece yabancı sözcükleri almakla yetinmedi, yabancı dillerin kurallarını da uyguladı. Bir yığın yazım, anlatım sorunlarıyla varlığını sürdürdü.
Bu durumun içinden çıkamayanlar arasında daha Osmanlılar döneminde bile Latin harflerinin kabulünü isteyenler olmuştur. 19. Yüzyılda Ali Süavi, Namık Kemal gibi aydınlar, yazım ve alfabe sorunlarını tartışmaya başladılar.
Azerî yazar ve düşünür Fethali Ahundzade, 1863'te harflerin düzeltilmesi için bir tasarıyla İstanbul'a gelir. Daha sonraları da yeni bir alfabe (Kimilerine göre İslav, kimilerine göre Latin alfabesi) önerisiyle İstanbul'a gelirse de bir sonuç alınamaz Daha sonraki yıllarda İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), Kılıçzade Hakkı ."İçtihat" dergisi sahibi Dr. Abdullah Cevdet, Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahit (Yalçın) gibi ileri düşünceli aydınlar Latin harflerinin kabulü için tartışmalar yaptılar, yazılar yazdılar. Tüm bu uğraşlar sonuç vermedi. Ancak Atatürk'ün kesin kararlılığıyla 1828 yılında tam olarak sonuca ulaşıldı.
ATATÜRK YENİ TÜRK HARFLERİNİ MÜJDELİYOR
Atatürk, 9 Ağustos 1928 Perşembe akşamı, Sarayburnu Parkı'nda düzenlenen aile eğlencesine katılır. Orada bulunan bir bayanın defterinden kopardığı yaprağa birşeyler yazdıktan sonra ayağa kalkarak:
"Sevgili arkadaşlarım,
Yanınızda ne denli mutlu olduğumu anlatamam. Duygularımı tek tek sözcüklerle anlatacağım.
Sevinçliyim, duyguluyum, mutluyum. Bu durumun bana esinlediği duyguları karşınızda ufak notlar halinde saptadım. Bunları içinizden bir yurttaşa okutacağım." Gazi, elindeki notları orada bulunan bir gence verir. Genç, kağıda göz gezdirirken Gazi, kağıdı yeniden alarak şu sözleri söyler:
"Yurttaşlar, bu notlarım Türk harfleriyle yazılmıştır. Kardeşiniz bunu hemen okumaya çalıştı ve okuyabilirdi de. Ancak henüz tamamıyla alışmamış olduğu görülüyor. İsterim ki bunu hepiniz beş on gün içinde öğrenesiniz. Arkadaşlar, bizim ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri riyfalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız Baretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gerçeği anlamak zorundayız. Anladığımızın Berine yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır. Yeni Türk harfleriyle yazdığım notları bir arkadaşıma okutacağım,dinleyiniz." Notlar okunduktan sonra Gazi yeniden ayağa kalkarak konuşmaya başlar ve şunları söyler:
"Yurttaşlar, arkadaşlar,
Çok söz, uzun söz bir şey için söylenir: Gerçeği anlamayanları gerçeğe getirmek için... Ben bu dönemleri geçirdim.
Şimdi sözden çok iş zamanıdır. Artık benim için, hepimiz için çok söz söylemeye gereksinme kalmadı, kanısındayım. Bundan sonra bizim için çalışma, eylem ve yürümek gerekir. Çok işler yapılmıştır, ama, bugün yapmak zorunda olduğumuz son değil, ancak çok gerekli bir iş daha vardır: Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik, ulusçuluk ödevi biliniz. Bu ödevi yaparken düşününüz ki, bir ulusun, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmez türdendir, bundan insan olarak utanmak gerekir. Bu ulus, utanmak için yaratılmış bir ulus değildir; övünmek için yaratılmış, tarihini övünçlerle doldurmuş bir ulustur. Ama ulusun yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu yanlış bizde değildir. Türk'ün öz yapışım anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlarındır. Artık geçmişin yanlışlarını kökünden temizlemek zamanındayız. Yanlışları düzelteceğiz. Yanlışların düzeltilmesinde bütün yurttaşların çalışmasını isterim. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri bütün yurttaşların çalışmasını isterim. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğreneceklerdir. Ulusumuz yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir." Ulu Önder Atatürk'ün Sarayburnu Parkı'nda yaptığı bu konuşmadan kısa bir süre sonra 1 Kasım 1928 tarihinde yeni Türk harfleri kabul edilerek Türk ulusunun önüne yeni ufuklar açılmıştır
YENİ TÜRK ALFABESİNE HAZIRLIK SÜRECİ
Atatürk'ün 9 Ağustos'ta Sarayburnu Parkı'nda yaptığı konuşmadan sonra yurdun her yanında yeni harfleri öğrenmek ve öğretmek için halk arasında adeta büyük bir yarış başladı. Yeni Türk harflerini kullanmaya başlamışlardı.
Gazeteler söylevden hemen sonra başlıklarda, küçük haberlerde yeni Türk harflerini kullanmaya başlamışlardı. Halkımıza yeni Türk harflerinin tablosunu veriyorlardı. Yurdun pek çok yerinde kurslar açılmaya başlandı. İstanbul Hattat Okulu, yeni Türk harfleri için bir ders açtı. İstanbul Belediyesi telefon rehberinin gelecek yıl yeni harflerle basılması için emir vermişti. Ticaret Odasında 15 Ağustos'tan itibarca imzalar yeni harflerle atılmaya başlandı.
İstanbul ve Ankara'da bazı devlet daireler kurslar açmış, Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) Kasım ayında verilecek hukuk diplomalarının yeni harflerle hazırlanmasını emretmişti. Eğitim müfettişleri için kurslar açılmıştı. Bu kurslarda yeni Türk harflerini öğrenen müfettişler bunları öğretmenlere, öğretmenler de halka öğreteceklerdi.
Devlet Basımevi gerekli harfleri İstanbul'da döktürüyor, kitap basımına hazırlık yapıyordu. Millî Eğitim Bakanlığı'na yeni harflerle yazılan ilk dilekçe 21 Ağustos'ta verilmiş birçok kimse aralarında yeni harflerle mektuplaşmaya başlamıştı.
İllerde valiler, tahta basında memurlara ders veriyorlardı. Diğer devlet daireleriyle birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı da kurslar açmış, yeni harflerle yazışmaya başlamıştı.
Bütün bu yoğun çalışmaları gözleyen Atatürk, yurt gezisine çıktığı Tekirdağ'da büyük bir mutlulukla şöyle diyordu:
"Az zaman sonra, yeni Türk harfleriyle gözler kamaştırıcı Türk manevî gelişmesinin erişebileceği gücün ve yaygınlığın uluslararası düzeyini, gözlerimi kapayarak şimdiden o kadar parlak görüyorum ki, bu görünüş beni kendimden geçiriyor.
31 Ekim tarihi bütün dünyada tasarruf günü olarak kutlanmaktadır. Tasarruf kelimesi ‘kullanmak, sarf etmek, tüketmek’ anlamlarına gelmektedir. Daha özelde konumuzla ilgili anlamı ise ‘ölçülü kullanmak, ölçülü tüketmek; gereğinden fazla kullanmamak, israf etmemektir’.
Bilindiği gibi dünyamızda hava ve su dâhil doğal kaynaklar sınırlıdır. Haliyle doğal olmayan kaynaklar hayli sınırlıdır. Ancak dünya doğal denge içinde yaratılmıştır. Yani tüketilen kaynaklar bir şekilde doğaya dönmekte ve dönüşmektedir.Bu da bugüne kadar dünyamızın dengeli bir hayat alanı olarak devamını sağlamıştır.
Fakat ne yazık ki, insanoğlu, bizler ‘sınırsız tüketme hırsına’ sahibizdir. Ayrıca yıkıcı, zarar verici özelliklerimiz de vardır. Özellikle yaklaşık iki yüzyıldır sanayileşmenin gelişimiyle üretim ve tüketim ilişkileri yoğunlaşmıştır. Sanayileşmiş ülkelerin, büyük endüstriyel şirketlerin yüksek miktarlardaki üretimi aynı büyüklükteki tüketici kesimlerini zorunlu kılmıştır. Çünkü tüketim pazarını yaratamayan üretim hiçbir işe yaramayacaktır. Karlı olmayacaktır. Tüketim kitlesi nasıl oluşturulur?
Elbette ki, insanların, toplumların tüketim alışkanlıkları değiştirilerek ve yeni tüketim alışkanlıkları yaratılarak adeta yeni bir kitle yaratılır. Son iki yüzyılda yapılan da bu değil midir? Örneğin bugün niçin ısrarla Coca Cola tüketiriz? Ekmek, su ve hava gibi zorunlu olarak tüketmemiz mi gerekiyor? Yoksa bize dayattığı bir kültürle donatılmış olduğu için mi içiyoruz? Kısacası en azından gençler ‘imaj için’ içmiyor mu başlarda? Bu tür içecek reklamlarında geçen ‘imaj her şeydir’ sloganına dikkat edelim.
Tüketim alışkanlığını hayatımızın içindeki her şeye yaymak gerekir. O zaman, bir tüketim felaketiyle karşılaşıyoruz şüphesiz! İhtiyacımız olmadığı halde satın aldığımız elbiseler, gerekli ve yararlı olmadıkları bilindiği halde içilen içecekler bu tüketim felaketinin bir göstergesi değil mi? Sırf gösteriş için avizeli evciklerimiz, doğru dürüst yolu olmayan beldelerimizdeki lüks arabalar, özelliklerinin asla tamamını kullanmayacağımız pahalı bilgisayarlar, cep telefonları israf felaketine varan tüketim alışkanlıklarımızdandır.
Son günlerde İstanbul’da ucuz elektronik eşya satacağını ilan eden bir mağazadaki yaşananlar acınacak halimizi göstermektedir. Sadece ucuz olduğu için televizyon, bilgisayar, vb. satın almak için mağazaya geceden gelen, mağaza girişinde ve içinde olmadık sıkıntıları yaşayan yüzlerce insan tüketim alışkanlıklarının kurbanları değil midir?Kaldı ki, Avrupa’da en fazla cep telefonu satışının olduğu ülkelerden birisidir Türkiye. Çok gelişmiş cep telefonuna sahip olmak –özelliklerini kullan veya kullanma- ayrıcalık olarak algılatılmıştır zavallı insanımıza. Hâlbuki cep telefonu sadece bir iletişim aracıdır. Bu yaygın örneğe, Avrupa’da çıkan lüks arabaların Türkiye’de belki sıralamaya girecek çoğunlukta çok müşterisinin olduğunu ilave etmiyorum. İsraf ve yanlış tüketim alışkanlığının en önemli nedeni bilinçsizlik ve ihmaldir.
Doğal kaynaklarımızın sınırlı olduğunu düşünebilmek bir bilinçtir. Örneğin; aşırı kullanım olursa su tükenebilir. Sorumsuzca kirletirsek hava bizi zehirleyebilir. Evimizde ihmalimizden dolayı açık bırakılan bir lamba, ihmal ile kapatılmayan musluklar gereksiz tüketime yol açmaktadır. Hâlbuki Hazreti Peygamber ‘bir ırmağın kenarında bile abdest alıyor olsanız suyu tasarruflu kullanın’ buyurmuşlardır.
Gördüğümüz gibi sonsuz kaynakların bile tüketiminde tasarruflu davranmak gerekmektedir. Bu bir olumlu tüketim alışkanlığıdır. Sonuçta; birçok kişinin söylediği gibi gereksiz ışıkları söndürün, akan muslukları kapatın gibi alışılmış sözler söylemeyeceğim. Çünkü bunları hepimiz biliyoruz, bilmeliyiz de.
Çöpe attığımız kâğıtların ayrı, cam ve plastik eşyaların ayrı bırakılması gerektiğini, zira bunların geri dönüşümünün sağlandığını da söylemeyeceğim. Zira bunu da biliyorsunuz. Ama tasarruflu kullanım ve ölçülü tüketim bilincimiz ve kültürümüzün geliştirilmesi gerektiğini özellikle vurgulamak istiyorum. Yılın sadece bir günü değil, her günü tüketim ve kullanım tarzımıza yön verecek bir tasarruf kültürü ve tüketim bilinciyle gerçekten tasarruf yapabiliriz. Bu da ancak, tasarruf kültürü ve bilincini kazanmakla mümkün olacaktır.
Her yıl 29 Ekim - 4 Kasım tarihleri arasında Kızılay Haftası'nı kutlarız. Kızılay bir yardım kurumudur. Yardım insancıl bir duygudur. İnsanları yücelten bir düşüncedir. Bu düşüncenin yaygınlaşması, dünyamızı güzelleştirir. Barış içinde bir arada yaşamamızı sağlar. İnsanlar arasında birlik ve beraberlik duygularını geliştirir.
Kızılay Haftası'nda, Kızılay Derneğinin kuruluş amacı ve çalışmaları konusunda okulda, sınıfta konuşmalar yapılır, bilgiler verilir. Radyo ve televizyonda Kızılay ile ilgili programlar yayınlanır.
Felakete uğrayanlara din, dil, soy ayrımı yapmadan yardım edilmesi gerektiği görüşünü ilk olarak İsviçre'li bir yazar savundu. Tek tek yapılan yardımın yeterli olmadığı görüşünde birleşen Avrupalı devlet adamları İsviçre'nin Cenevre kentinde toplandılar. 1859 yılında İlk Yardım Derneği'ni kurdular. Bağımsız, yansız uluslararası bir kuruluş olan bu dernek daha sonra Kızılhaç adını aldı. Kızılhaç Derneği'nin kuruluşundan kısa bir süre sonra ülkemizde 1868 yılında Yaralı Askerlere Yardım Derneği kuruldu. Dernek bir süre sonra Hilal-i Ahmer adını aldı. Hilal ay, ahmer kırmızı demektir. Cumhuriyet döneminde derneğin adı bu anlamı açıklayıcı biçimde değiştirildi. Türkiye Kızılay Derneği oldu.
Kızılay; savaş, deprem, sel baskını, yangın, salgın hastalık gibi felakete uğrayanlara yardım eder. Depremden, selden, yangından zarar görenlerin yardımına koşar. Felakete uğrayanların barınmaları için çadır, battaniye yiyecek, giyecek dağıtır. Yaralananların iyileşmeleri için geçici hastaneler kurar. Savaşta yaralanan askerlerin iyileşmeleri için çaba gösterir. Onlara her tür yardımda bulunur.
Kızılay salgın hastalık durumlarında hastalara yardım eder. Aşevleri açar, aşevlerinde yoksul, kimsesiz, düşkün yurttaşlara yiyecek ve içecek verir.
Yurt içinde ya da yurt dışında deprem, sel baskını, savaş olur olmaz Kızılay depolarını açar, felaket bölgesine çadır, battaniye, giyecek, yiyecek, kan ve ilaç gönderir. Bu yardımların dağıtımını sağlar. Kızılay ülke içinde ve ülke dışında yaptığı bu yardımları ; üyelerin ödentileri, yardımseverlerin bağışları ve öğrencilerin satın aldıkları Kızılay pullarından elde ettiği gelirlerle karşılar.
Kızılay, hiç bir ayrım gözetmeksizin doğal yıkımlara uğrayanlara, savaş yaralılarına, düşkünlere, salgın hastalıklara yakalananlara, din, dil, ulus ayrımı yapmadan yardım elini uzatır. Kızılay gerektiğinde aynı amaçlı Kızılhaç, Kızılaslan, Güneş gibi yardım kuruluşları ile işbirliği yapar. Kızılay gençlik kampları, aşevleri, hastaneler, dispanserler, kan merkezleri gibi sağlık ve yardım kuruluşlarını çalıştırır.
Türkiye Kızılay Derneği'nin beyaz zemin üstünde kırmızı aydan oluşan bir bayrağı vardır. Kızılay bayrağındaki beyaz renk yaralı askerlerin gömleklerini, kırmızı ay ise kan izlerini simgelemektedir.
29 Ekim 1923 ülkemizde cumhuriyet yönetiminin ilan edildiği gündür. Bugün ulusal bayram günüdür. Her yıl cumhuriyet yönetiminin ilanını 28 - 29 Ekim günleri Cumhuriyet Bayramı olarak coşkun törenlerle kutlarız.
Cumhuriyet Yönetiminden önce devletimizin adı Osmanlı İmparatorluğu idi. Osmanlı Devleti, Osman Bey tarafından 1299'da Söğüt 'de kuruldu. Osmanlı devlet yöneticisine padişah denirdi. Osmanlı Devletini altı yüz yirmi dört yılda, otuz altı padişah yönetti. Son padişah Sultan Vahdettin'dir.
Eskiden ülkelerde tek kişi egemendi. Ülkelerini diledikleri gibi yöneten bu kişilere padişah, şah, kral, hakan, sultan denirdi. Yönetim çoğu zaman babadan oğula geçerdi. Oğulun küçük olması, deli olması yönetici olmaya engel sayılmazdı. Böyle tek kişinin kendi başına buyruk, sorumsuz, denetimsiz yönetimine mutlakiyet denir. Mutlakiyet yönetiminde egemenlik kayıtsız şartsız tek bir kişidedir.
Mutlakiyetle yönetilen ülkelerde zamanla hakana, padişaha, şaha, krala yardımcı olsun diye meclis kuruldu. Meclis üyeleri halkın dileklerini yöneticiye duyurur, yasa tasarısını hazırlardı. Bu yasa taslakları hakan, padişah, şah, kral tarafından benimsendiğinde yasalaşırdı. Bu yönetim biçimine Meşrutiyet denir. Ancak meclisin yetkileri genel olarak çok sınırlıdır. Osmanlı Devletinde 1876 ve 1908 yıllarında iki kez meşrutiyet ilan edildi.
Üçüncü yönetim biçimi cumhuriyettir. Cumhuriyet'te egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Ulus kendini yönetme yetkisini temsilcileri - milletvekilleri- aracılığı ile kullanır. Cumhuriyet yönetiminde yurttaşın seçme ve seçilme hakkı vardır. Seçilen temsilciler yasalar yapar, yöneticileri ulusu adına denetler. Yönetilenler dilerlerse seçimlerde yöneticilerini değiştirirler.
ÜLKEMİZDE CUMHURİYETİN KURULUŞU
Osmanlı İmparatorluğu'nda, ikinci Meşrutiyetin ilanından altı yıl sonra Birinci Dünya Savaşı başladı. 1914'te başlayan Birinci Dünya Savaşı'na dünyanın belli öbaşlı devletleri katıldı. Dört yıl süren savaş sonunda bizimle birlikte olan devletler yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıldık. Ülkemiz İngilizler, Yunanlılar, Fransızlar, İtalyanlar tarafından paylaşıldı.
Ulusuna inanan, güvenen Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a geldi. Erzurum'da, Sıvas'ta kongreler düzenledi. Mustafa Kemal Paşa "Tek bir egemenlik var, o da Milli egemenliktir. Ülkeyi yine ulusun kendi gücü kurtaracaktır." diyordu. Yurdun dört bir tarafından gelen ulus temsilcileri -milletvekilleri- 23 Nisan 1920 günü Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde toplandı. Meclis, Mustafa Kemal Paşa'yı başkan seçti. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde Büyük Millet Meclisi Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Bir yandan efeler, dadaşlar, seymenler bulundukları yörede düşmana karşı koydular. Öte yandan düzenli ordular İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da savaştılar. Yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı.
Tahtını, rahatını düşünen padişah, yenilen düşmanla birlikte yurdumuzdan kaçtı. İmzalanan Lozan Barış Antlaşması ile yeni bir devlet doğdu. Bu doğan devletin yönetim biçimi henüz belirlenmemişti.
İkinci dönem Büyük Millet Meclisi 11 Ağustos 1923'te ilk toplantısını yaptı. 13 Ekim 1923'te Ankara Başkent oldu. Atatürk ; düşmanın ülkeden atılıp sınırlarımızın belirlenmesinden sonra, çoktan beri tasarladığı cumhuriyetin ilanı üzerinde hazırlıklar yapmaya başladı. 28 Ekim 1923 akşamı yakın arkadaşlarını Çankaya'da yemeğe çağırdı. Onlara , "Yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz." Dedi.
29 Ekim 1923 günü Atatürk, milletvekilleri ile görüştükten sonra taslağı hazırlanan cumhuriyet önergesi Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verildi. Meclis önergeyi kabul etti.
Böylece ülkemizde cumhuriyet yönetimi kuruldu. Atatürk kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Cumhuriyet'in ilanı yurtta sevinç ve coşku ile karşılandı.
Cumhuriyet; yurttaşların seçme ve seçilme hakkının olduğu bir yönetimdir. Ulus temsilcilerinin kabul ettiği yasalarla ülkenin yönetilmesidir. Cumhuriyet yönetiminde söz ulusundur. Cumhuriyet'i korumak, kollamak, yaşatmak her yurttaşın ödevidir.
24 Ekim 1945 Birleşmiş Milletler Örgütünün Kuruluş Tarihidir. Örgüte üye tüm ülkelerde 24 Ekim, Birleşmiş Milletler Günü olarak kutlanır. Birleşmiş Milletler Örgütü evrensel barışı, uluslar arasında güvenliği ve dayanışmayı sağlamak amacıyla kurulmuştur. Uluslararası en büyük kuruluştur. Bugün Birleşmiş Milletler'in 176 üyesi vardır. Bu sayı gün geçtikçe artmaktadır.
24 Ekim günü kuruluşa üye ülkelerin gazete, dergi, radyo ve televizyonları Birleşmiş Milletler'le ilgili yayınlar yapar. Okullarda Birleşmiş Milletler'in kuruluş amacı, organları tanıtılır, çalışmaları, çabaları anlatılır.
Tarih boyunca uluslararasında anlaşmazlıklar hep süregelmiş, sonunda çoğu zaman savaşlar olmuştur. Savaşlar uluslararası anlaşmazlıklara çözüm getirmemektedir.
Uluslararası en büyük savaşlardan ilki Birinci Dünya Savaşı dır. Bu savaşta ülkeler ikiye ayrıldı. Dört yıl süren bu savaş sonunda analar, babalar, amcalar, teyzeler, ablalar, ağabeyler öldü. Çocuklar yetim, öksüz kaldı. Ülkeler kana bulandı.
Savaş sonunda ülkelerin endüstri, tarım, ulaştırma gibi gelir kaynaklarında büyük azalmalar oldu. Ülkelerde yokluk ve açlık yaygın duruma geldi. Bu acı görüntüyü gözleyenler uluslararası sorunların ancak barışçı yollarla çözümlenmesi gerektiğine inandılar. Bunu için aralarında 28 Nisan 1919'da Milletler Cemiyeti Antlaşmasını imzalayarak Milletler Cemiyeti'ni kurdular. Milletler Cemiyeti'nin az üyesi olduğundan önemsenmedi, gelişmedi. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması Milletler Cemiyeti'nce engellenemedi.
İkinci Dünya Savaşı sürerken 26 ülkenin temsilcileri Amerika'nın San Fransisko kentinde toplanıp insanlığı savaşların yıkımından korumak için karar aldılar. Ortak bir bildiri yayınladılar. Birleşmiş Milletler Yasası hazırlandı. Yasanın onaylanması ile 24 Ekim 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler Örgütü kuruldu.
Birleşmiş Milletleri tanımak için örgütün kuruluşunu, amaçlarını, ilkelerini, çalışma organlarını yakından inceleyelim.
Birleşmiş Milletlerin Amaçları:
Uluslararası barış ve güvenliği sürdürmek.
Ülkeler arasında iyi ilişkileri pekiştirmek.
Uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel işbirliğini sağlamak.
İnsanlık sorunlarının çözümünde, temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesinde birlikte çalışmalar yapmak.
BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN ANA ORGANLARI
Birleşmiş Milletler Örgütü yukarıda sayılan amaçlara ulaşmak için ana organlar oluşturmuştur. Bu organların başlıcaları şunlardır: Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Uluslararası Adalet Divanı, Genel Sekreterlik.
Genel Kurul:
Üye devletlerden oluşur. Her üyenin Genel Kuruldaki temsilcileri beş kişiden çok olamaz. Genel Kurulun Görevleri Şunlardır:
Silahsızlanma ve silah denetimi konusunda önerilerde bulunmak.
Barış ve güvenliği etkileyecek görüşmeler yapmak, her konuda önerilerde bulunmak.
Ülkeler arasındaki iyi ilişkileri bozucu sorunların, barışçı yollarla çözümü için önerilerde bulunmak.
Güvenlik Konseyi: Siyasal alanda bir yürütme organıdır. 11 üyesi olan bu kurulun görevleri şunlardır:
Birleşmiş Milletler'in amaç ve ilkelerine uygun biçimde barış ve güvenliği korumak.
Uluslararası bir anlaşmazlığa yol açabilecek her türlü çekişmeli durumu soruşturmak.
Uluslararasında çekişmeli konularda anlaşma koşullarını önermek.
Silahlanmayı denetleyecek planlar hazırlamak.
Barışa karşı bir tehlike veya saldırı olup olmadığını araştırarak, izlenecek yolu önermek.
Saldırganlara karşı askeri birlikler kurularak önlemler almak.
Ekonomik ve Sosyal Konsey: Genel kurulca seçilen 27 üyeden oluşur. Üyelikleri sona erenler yeniden seçilebilirler. Başlıca görevleri şunlardır:
Birleşmiş Milletler'in ekonomik ve sosyal çalışmalarını yürütmek.
Uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel konularda raporlar hazırlamak.
Uluslararası Adalet Divanı: Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler'in yargı organıdır. Ülkeler, istedikleri davayı Adalet Divanı'na götürürler. Divan 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar, Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi'nce seçilirler. Görev süreleri dokuz yıldır. Divanda bir devletten iki yargıç bulunamaz. Uluslararası Adalet Divanı, Hollanda'nın başkenti Lahey'dedir.
Genel Sekreterlik: Genel Sekreterlik, Birleşmiş Milletler'in öbür organlarının çalışmaları için gerekli ortam ve koşulları sağlar. Ortaya konan program ve politikaları uygular. Uluslararası barış ve güvenliği bozucu olaylar konusunda raporlar hazırlayıp Güvenlik Konseyi'ne sunar.
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÖRGÜTÜNE YARDIMCI KURULUŞLAR
UNESCO: Birleşmiş Milletler Örgütü'ne üye ülkelerin bilim, kültür ve sanat alanındaki çalışmalarına yardımcı olur. FAO:Uluslararası besin örgütüdür. Yoksul ülkelere gerekli besin yardımı yapılmasında öncülük eder. UNRA:Yurdundan ayrılıp başka ülkelere göç edenlerin sorunları ile ilgilenir. Göçmenlere yardımcı olur. UNICEF:Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu'nun kısaltılmış adıdır. Amacı yeni doğan, büyümekte olan çocukların, gençlerin sorunları ile ilgilenmektir.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 16 Ekim'i Dünya Gıda Günü olarak kabul etti. Dünya Gıda Günü'nde Birleşmiş Milletlere üye ülkelerde açlık, gıda üretimi ve tüketimi gibi konular incelenir. Beslenme üzerinde durulur. Ülkemizde her yıl 16 Ekim günü gazete ve dergilerde konuya ilişkin yazılar yayınlanır. Radyo ve televizyonda konuşmalar yapılır. Okullarımızda beslenmenin, dengeli beslenmenin önem ve gereği anlatılır.
Beslenmek için aldığımız; hayvansal, bitkisel, madensel maddelere besin denir. Dünyada üretilen gıda maddeleri artan nüfusa yeterli olmamaktadır. Besin maddeleri üretiminin az olduğu yoksul ülkelerde açlık ve yetersiz beslenme sorunu vardır. Açlık, yetersiz beslenme, bedenin gerekli ölçü ve türde besin alamamasıdır. Açlık ve yetersiz beslenme konusu tüm ulusların ortak sorunudur. Bu soruna dikkati çekmek, çözüm yolları bulmak amacı ile her yıl Birleşmiş Milletlere üye tüm ülkelerde toplantılar düzenlenir. Toplantılardaki araştırma ve inceleme sonuçları dünya kamuoyuna duyurulur.
Yetersiz ve dengesiz beslenme sorunlarının nedenleri, besin üretim ve dağılımının yetersizliği, bilgisizlik, hızlı nüfus artışı, ekonomik güçsüzlük ve çevre sağlığının bozulmasıdır. Yapılan hesaplara göre dünyada yaklaşık 450 milyon insan yetersiz beslenmektedir. Sadece bu sayı bile dünyamızın en büyük ve en önemli sorununun açlık olduğunu gösteriyor. Dünyanın pek çok yerinde insanlar, açlıktan ölmekte, iyi beslenemedikleri için hasta olmaktadırlar.
Ülkemizde besin üretimi, artan nüfusun gereksinmesini karşılamaktadır. Besin tüketimimiz ile üretimimiz arasında bir denge vardır. Türkiye, yeryüzünde besin maddeleri üretiminde kendi kendine yeterli yedi ülkeden biridir. Ancak yurdumuzda üretilen besin maddeleri iyi değerlendirilmiyor. Besin maddelerinden gereği gibi yararlanılmıyor. Üretilen besinler ülkemizde düzenli olarak dağıtılamıyor.
Halkımızın iyi ve yeterli besin alması amacıyla Milli Gıda Yüksek Kurulu adında bir örgüt kurulmuştur.
Kurulun başlıca görevleri şöyle belirlenmiştir: 1. Besin maddelerinin üretim ve tüketim sorunlarını araştırmak. 2. Beslenme sorunlarının çözümleri için öneriler saptamak. 3. Konuya ilişkin yasal düzenlemeleri incelemek.
Büyük kentlerimizde yapılan bir araştırma sonucuna göre besin maddelerinin onda biri çöplüklere atılmaktadır. Atılan besin maddelerinin başında genelde tahıl ürünleri gelmektedir. Bu savurganlığın önlenmesi için üstümüze düşen görevleri yapmalı, savurganlığın bu türüne de karşı çıkmalıyız. Yakınlarımızı bu konuda sürekli uyaralım.
Başlıca besinlerimiz sebze, meyve, et, ekmek, yağ, tuz, süt, su, yumurtadır. Besinlerin bir bölümü vücudumuz için gerekli olan ısı ve enerjiyi sağlar. Bunlar şekerli maddeler ve yağlardır. Bir bölümü organlarımızı onarır, büyümemizi etkiler. Bunlar süt, yumurta, baklagiller gibi proteinlerdir. Vitaminler ise vücudumuzu hastalıklardan korur. Vitaminler daha çok meyve ve sebzelerde bulunur.
BESLENME KURALLARI
En iyi beslenme, dengeli beslenmedir. Dengeli beslenme vücudumuza gerekli yiyecek ve içeceklerin yeterli ölçüde ve türde alınmasıdır. İnsanlar ne çok, ne az yemeli, yeteri kadar besin almalıdır. Aşağıda sıralanan beslenme kurallarını titizlikle uygularsak beslenmeden beklenen yararı sağlamış oluruz.
Yararlı değişik besinler almalıyız. Vücudumuz için yararlı olmayan besinleri almaktan kaçınmalıyız. Aldığımız besinlerin değişik besin olmasına özen göstermeliyiz. Yiyeceklerimizi temiz, taze ve bize en çok yararlı olanlar arasından seçmeliyiz. Sokaklarda üstü açık, temizlik kurallarına uyulmadan hazırlanan ve satılan yiyecekleri almamalıyız.
Beslenmemiz belirli bir düzen içinde olmalıdır. Sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri belirli saatlerde, düzenli olarak yenmelidir. Özellikle sabah kahvaltısı unutulmamalı, günlük çalışmamızın verimli olması için sabah kahvaltısına ayrı bir özen gösterilmelidir.
Yiyecekler arasından sevip sevmeme ayrımı yapılmamalıdır.
Lokmaları iyice çiğnedikten sonra yutmalıyız. Çiğnenmeden yutulan lokmalar sindirim organlarından mideyi yorar. İyi sindirilmez. Beslenmeden beklenen yararlar da sağlanmamış olur.
Yemekten sonra dişlerimizi fırçalamalıyız. Böylelikle diş etlerine daha çok kan gelmesi, dişlerin beslenmesi, dişlerin çürümesinin önlenmesi, canlı tutulması sağlanır.
SOFRADA NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?
1. Sofraya oturmadan önce ellerimizi yıkamalıyız. 2. Evimizde, okulumuzda beslenme saatinde, konuk olduğumuz evde, lokantada başkalarının iştahını kaçırıcı söz ve davranışlardan kaçınmalıyız. 3. Sofraya birlikte oturmalıyız, yemeğe birlikte başlamalıyız. 4. Yemek yerken lokmaları ağzımız kapalı çiğnemeliyiz. 5. Lokmaları iyice çiğnedikten sonra yutmalıyız. 6. Yiyecekleri dişimizle değil, bıçakla kesmeliyiz. 7. Yemeğin sonunda yemeği hazırlayanlara teşekkür etmeliyiz.
Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrılıp 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Bu olay Kurtuluş Savaşı’nın fiilen başlaması sayılır. Buradan Erzurum’a geçerek 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresini düzenledi. Erzurum Kongresinde seçilen Temsil Heyeti ile birlikte geldiği Sivas’ta 4 Eylül 1919’da çalışmalara başladı.
Mustafa Kemal Paşa, Erzurum, Sivas Kongrelerinden sonra 27 Aralık 1919 günü Temsilciler Kurulu üyeleriyle birlikte Ankara'ya geldi.
O zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul idi. Osmanlı Mebusan Meclisi son kez 12 Ocak 1919'da İstanbul'da toplandı. 16 Mart 1919 günü İngilizler İstanbul'a girdi. Önce meclisi bastılar. Bu olay üzerine birçok milletvekili Anadolu'ya geçti. Yakalananlardan çoğu tutuklandı. Artık Osmanlı Mebusan Meclisi'nin İstanbul'da toplanma olasılığı kalmamıştı. Milletvekillerinin toplanacağı ve ülkenin yönetileceği bir başkent gerekiyordu.
Ankara, Anadolu'nun ortasında, savaş cephelerine eşit uzaklıkta bir kentti. Savaşın yönetimi ve haberleşme, Ankara'dan kolaylıkla yürütülürdü. Dağılan Osmanlı Mebusan Meclisi üyeleri ile Sivas ve Erzurum Kongreleri'nde seçilen temsilcilerin bir yerde toplanması gerekiyordu. Bu nedenle 19 Mart 1919 günü Mustafa Kemal Paşa kimi illere ve komutanlıklara bir genelge gönderdi. Bu genelgede özetle ; "Osmanlı Devletinin yaşamı ve egemenliğinin sona erdiği" bildiriliyor, "Türk ulusu kendi yaşamını ve bağımsızlığını koruyacaktır." deniliyordu. Bu genelgeden sonra temsilcilerle Osmanlı Mebusan Meclisi'nden gelen üyeler Ankara'da toplanmaya başladılar. Ankaralılar onları coşkuyla, sevinçle, sevgiyle karşıladı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920 günü, Ankara'da açıldı. Meclis, ilk oturumunda Mustafa Kemal Paşa'yı başkan seçti. Mustafa Kemal Paşa bundan sonra ülkeyi kurtarma çalışmalarını Anadolu'nun bu küçük kentinde sürdürdü. Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın planları bu yoksul kentte hazırlandı. Savaşın başarıya ulaşması için düzenli ordular kuruldu. Bu ordular İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da düşmanı bozguna uğrattı. 30 Ağustos 1922'de kazanılan Başkomutanlık Savaşı ile Kurtuluş Savaşı'mız tamamlandı.
Yurdumuz düşmanlardan kurtulduktan sonra 13 Ekim 1923 günü İsmet Paşa ve dört arkadaşı Ankara'nın başkent olması için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yasa önerisi verdiler. Öneri mecliste oylandı, kabul edildi. Böylece Ankara yeni Türkiye Devleti'nin başkenti oldu.
Başken, ülkenin yönetim merkezidir. Büyük Millet Meclisi, devlet başkanı, başbakanlık, bakanlıklar, yüksek yargı organları, başkentte bulunur.
Ankara başkent olduktan sonra gelişti. Modern yapılar, büyük apartmanlar yapıldı. Yüksek okullar, üniversiteler açıldı. Fabrikalar, yeni iş yerleri kuruldu. Kent kısa sürede büyüdü, genişledi. Ankara bugün nüfus yoğunluğu bakımından yurdumuzun ikinci büyük kentidir.
Her yıl 13 Ekim günü Ankara'nın başkent oluşu, düzenlenen büyük törenlerle kutlanır. Ankara Kalesi'nde başlayan bu törene özel giysileri içinde seymenler, öğrenciler, çeşitli dernek temsilcileri katılırlar. Törende yapılan konuşmalarda Ankara'nın başkent oluşunun anlam ve önemi belirtilir.