11/8/2008 - CEVİZ |
CEVİZ

Kastamonu, Doğanyurt ilçesi Kayran Köyü'nde denize 100 m. mesafede, neredeyse 0 rakımda 3 Da. yeri kaplayan, anıt olabilecek bir ceviz ağacı. Kaç nesle miras kalıyor? - Ceviz, en uzun ömürlü meyve ağaçlarının başında gelmekte olup, 1000 yıl yaşayabilmektedir.
- Gordion (Beypazarı/ Ankara) Kral mezarı kazılarında ortaya çıkarılan buluntular arasında 2700 yıl önce ceviz ağacından yapılmış mobilyalara rastlanmıştır. Bunlar masif olarak, kıvrık masa bacakları, üç ayaklı düz masa tablası ve "pagoda" masa üstü (tabla) dür. (Prof. Dr. Burhan Aytuğ, Doç. Dr. Ertuğrul Görcelioğlu, İ.Ü.Orman Fakültesi, 1987)
- En çok meyve veren ceviz ağacı, Kırım'da Balaklava yakınındaki Baydır Vadisi'nde yetişen cevizlerdir. Burada bir ceviz ağacı yılda 100 000 ceviz verir( ort. 800 Kg.). Ülkemizde ise Ankara Beypazarı ilçesinin Sekli köyünde 50 000 adet ( 650 Kg.) , Kırşehir'in Kaman ilçesinde 47 000 adet ( 600 Kg.) veren cevizler bulunmaktadır.
- Dünyanın en büyük organik cevizinin K.Maraş'da yetiştirildiği ortaya çıkmıştır. Cevizin;
Kabuklu ağırlığı 28 gr. İç ağırlığı ise 17 gr. gelmiştir. Randıman % 61' dir.
Not: Standart ölçüler: Kabuklu ağırlık en az 10 gr. , iç ağırlık ise en az 5 gr. dır. (Gazete Haberi: Sütçü İmam Üniversitesi Rektör Prof. Dr. Osman Tekinel'den yapılan açıklama)
- Dünyanın en değerli ceviz gövdeleri Anadolu' da yetişmektedir. Çünkü bu gövdeler Ur'ludur. Ur ve benzeri şişkinliklerden "Ayna" adı verilen desenli levhalar elde edilir. Ayrıca Anadolu cevizi, diğerlerine nazaran işlenmiş yüzeylerde koyu renkli çizgi, şerit veya parçaların meydana getirdiği güzel şekillere sahiptir. Bu nedenle kaplamacılık değeri çok üstündür.

- Nitekim, Kudüs' teki Mescidi Aksa' nın minberinin aslına uygun olarak yeniden yapılmasında kullanılacak ceviz ağaçlarının yurtdışına çıkarılması için Bakanlar Kurulunca özel kararname çıkarılmıştır. 15 m³ ceviz ağacına 36.000 dolar değer biçilmiştir. Bu durumda 1 m³' ü 2.400 dolara gelmektedir ( Gazetelerden).
Teşekkürler Hakan Hocam. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
27/6/2008 - FYNBOS |
FYNBOS

Fynbos, Güney Afrika'nın karakteristik bitki örtüsüdür. Bu ismi bölgeye ilk gelen Hollandalılar vermiştir.
Fynbos, narin ağaç anlamına gelmektedir. Güney Afrika'nın Kap bölgesine özgü olan bu bitki türünün şiddetli sıcaklığa ve kuraklığa dayanma kapasitesi çok yüksektir. 8500 değişik türü mevcuttur. Bu bitki örtüsünün en büyük düşmanı yangınlardır. Ancak bu tür zamanla geliştirdiği alev ve dumanlara dirençli tohumlar ve toprak altında saklanan kalın kabuklarla bunun da üstesinden gelmiştir. Bugün bahar geldiğinde binlerce türüyle Cape Town'ın çevresini kuşatmaktadır. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
14/6/2008 - ORMANCILIKTA DÜNYA REKORLARI |
ORMANCILIKTA DÜNYA REKORLARI
En Hacimli Ağaç

Yeryüzünde yaşayan en hacimli varlık, Sequoia Ulusal Parkında (Kaliforniya, ABD) bulunan 85 metre yüksekliğindeki kaliforniya sekoyasıdır. (Sequoiadendron giganteum) "General Sherman" adı verilen bu ağacın gövdesinin çapı (yerden 1.52 m. yükseklikte) 24.32 metredir. Odunundan 5 milyar kibrit yapmak mümkündür. Yaprakları mavimsi yeşil olan bu ağacın kızılkahverengi kabukları yer yer 61 cm. kalınlığındadır. 1968 de yapılan resmi açıklamada bu ağacın ağırlığı 2030 ton olarak belirtilmiştir.
En yüksek Sahil Sekoyaları (Coast Redwoods) kadar uzun boylu olmasa da ,yaklaşık 2000 yaşında olan General Sherman, dünyanın en büyük ağacı olarak kabul edilmekte, çünkü çok hacimli... bir çok Kızılağaçtan (Redwoods) daha kalın. Yaşayan en hacimli yaratık; toplam hacminin mavi bir balinadan 10 kat büyük olduğu ölçülmüş.
General Sherman en büyük Sekoya olmasına karşın, en yaşlı olan değil. Bazı Sekoyalar neredeyse 3200 yaşında. Ancak, General hala genç biri gibi büyümektedir.
En Geniş Gövdeli Ağaç Meksikanın Onaxaca eyaletinde bulunan “Santa Maria del Tule” adlı Montezuma selvisinin yerden 1.52 cm yükseklikte gövde çapı 34.1-34.4 m’dir. Etna Dağı (Sicilya, İtalya) üzerinde bulunan ve 100 At Ağacı (Castagno di Cento Cavalli) adıyla anılan kestane ağacının (Castanea sativa) gövde çapının 51 m olduğu 1972’de bildirilmiştir.
En Hızlı Büyüyen Ağaç

Botanik açıdan ağaçsı ot olarak sınıflandırılan Bambu sayılmazsa, dünyanın en hızlı büyüyen ağacı 17 Haziran 1974’de Malezya’da Sabah’da dikildikten sonra 13 ayda 10.74 m büyüyen bir “Albizzia falcata” dır. 30 metreyi en kısa sürede geçme rekoru 5 3/4 yılla Papua Yeni Gine’de bulunan bir Okaliptüs ağacınındır.
En Yavaş Büyüyen Ağaç

En yavaş büyüyen ağaç, Kanada'da yerleşik bir Batı mazısıdır (Thuja occidentalis). 155 yıldan sonra, 10.2 cm yüksekliğe ulaşmıştır ve yılda ortalama 0.11 g'lık büyümeyle, sadece 17 g ağırlığında gelmektedir. Ağaç, Kanada Büyük Göller (Great Lakes) bölgesinde bir uçurum kenarında bulunmaktadır.
En Yüksek Ağaç

Dünyanın bilinen en yüksek ağacı, günümüzde yalnızca Kaliforniya kıyılarında Oregon sınırından Monterey’e kadarki şeritte yetişen sekoya’dır (Sequoia sempervirens). Ölçülmüş en yüksek örnek Redwood Creek Grove’de (Humbolt County. Kaliforniya, A.B.D.) 1963 yılında Dr. Paul A. Zahl tarafından bulunan, 112.10 m yüksekliğindekidir. Gövde çapı 13.38 m olan ve “En Yüksek Ağaç” olarak anılan bu örnek yavaş yavaş kurumaktadır. Weott yakınlarında Bull Creek ormanlarında sağlıklı biçimde büyümeye devam eden 110 metreden uzun sekoyalara rastlanmaktadır. Sekoyalar dışındaki türler içinde en uzunu Quinault Parkı’nda (Washington, A.B.D.) bulunan bir Douglas çamıdır ve boyu 94.5 m gelir.
En Yaşlı Ağaç

İsveçli araştırmacılara göre dünyanın en yaşlı ağacı, İsveç’te hala ayakta olan 9 bin 550 yıllık bir köknar ağacı...
İsveç’teki Umeaa Üniversitesi araştırmacıları, yazılı açıklamalarında, “Bu büyüleyici İsveç’in orta kesimlerindeki buluş, Dalara’daki Fulu dağında yapıldı. Bu çok büyük bir sürpriz, çünkü bu köknar türünün bu bölgelerde daha geç bir dönemde yetiştiğini düşünüyorduk” denildi.
Bilim adamları, daha önce en yaşlı ağaçların Kuzey Afrika’daki 4 bin ya da 5 bin yıllık köknarlar olduğunu düşünüyordu. Araştırma ekibinden Profesör Leif Kullman, bugüne kadar dünyanın en yaşlı ağacının 2004’te kayıtlara geçirildiğini, bu sırada İsveçli araştırmacıların bölgedeki türlerin sayımını yaptıklarını belirtti. Profesör Kullman, keşiflerinin iklim değişikliğinin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlayacağını düşündüğünü de söyledi.
En Eski Tür

Bugün de yetişen en eski tür ağaç, ilk kez 160.000.000 yıl önce Jura döneminde ortaya çıkmış olan Çin kökenli Gingko’dur (Gingko biloba). 1690 yılında Hollandalı Kaempfer tarafından ‘yeniden bulunan’ bu ağaç Avrupa’ya getirilmişti. Yaklaşık 1100 yılından beri Japonya’da yetiştirilen Gingko’ya Japonca’da ginkyo (gümüş kayısı) adı verilmekteydi. Bugün iço olarak bilinir.
En Çok Yapraklı Ağaç

Hangi türün daha çok yaprağı olduğu konusunda, zorluğundan ötürü, pek az çalışma yapılmıştır. Bununla birlikte iri bir meşenin 250.000, bir servinin ise 40 - 50 milyon yaprağı olduğu söylenebilir.
En Pahalı Ağaç Yakima yakınlarında (Washington A.B.D.) yetiştirilmiş bir Starkspur elma ağacına Missori’deki bir fidanlık sahibinin ödediği 51.000 Dolar bir ağacı ödenmiş en yüksek fiyattır.
En Büyük Orman Dünyanın en geniş ormanı Sovyetler Birliği’nin kuzeyinde 55 derece kuzey enlemiyle Kutup çemberi arasında kalan, iğneyapraklı ağaçlardan oluşmuş bölgededir. Ağaçlarla kaplı alanın toplamı 1100 milyon hektardır (Dünya ormanlarının yüzde 25’i). Ağaçların yüzde 38’i Sibirya lariksi’dir. Sovyetler Birliği topraklarının yüzde 34’ü ormanlıktır.
Odun - En Ağır Dünyanın en ağır odunu OIea laurifolla’dan elde edilir. Bu türün kerestesinin özgül ağırlığı 1.49’dur ve metreküpü 1490 kilo gelir.
Odun - En Hatif En hafif odun Küba’da yetişen Aeschynomene hispida’dan elde edilir. Özgül ağırlığı 0.044’dür ve bir metreküpü 44 kilo gelir. Balsa ağacının (Ochroma pyramidale) yoğunluğu çok değişkendir. Bir metreküpü 40 ile 384 kilo arasında gelebilir. Şişe mantarının yoğunluğu 240 kg/m3 tür.
Bambu - En Hızlı Büyüyen 45 Bambu türünden bazıları günde 91 cm’ye varan bir hızla (0.00003 km/saat) büyüyebilir. Böylece üç aydan kısa bir sürede boyları 30 m’yi bulur.
Kökler Güney Afrika’da Ohrigstad yakınlarındaki Eko Mağaralarında bir yabani incir ağacının kökleri yaklaşık 120 m derinliğe dek uzanmaktadır. 1950 yılında Strathclyde’daki bir karaağacın köklerinin en az 110 metre boyunda olduğu bildirilmiştir.
En Yüksek Çit Dünyanın en yüksek çiti Iskoçya’da bulunan Neikleour kayın çitidir. 1746’da dikilen çit bugün budanmış haliyle 26 m yüksekliğindedir. 550 m uzunluğundaki çitin bazı ağaçları 30.5 m’yi geçer.
En Yüksek Çit - Porsuk Ağacından Dünyanın en yüksek porsuk ağacı çiti İngiltere’de Earl Bathurst Parkı’nda (Cirencester, Gloucestershire) bulunandır. 1720 yılında dikilen çit 155 m uzunluğunda, 11 m yüksekliğinde ve dibinde 4.5 m kalındığındadır. Bir günde budanabilmesi için 20 bahçıvan gereklidir.
En Yüksek Çit - Şimşir
İrlanda’da Bir Şatosundaki şimşir ağacı çit 18. yüzyıldan kalmadır ve yüksekliği 10.7 metredir.
En kuzeyde Sarı gelincik (Papaver radicatum) ile kutup söğüdü (Salix arctica) 83 derece kuzey enlemlerindeki topraklarda yetişebilmektedir.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
2/6/2008 - KENDİNİ SÜREKLİ TEMİZ TUTAN BİTKİ:LOTUS |
KENDİNİ SÜREKLİ TEMİZ TUTAN BİTKİ:LOTUS

Lotus bitkisi (beyaz nilüfer), çamurlu ve kirli ortamlarda yetişir. Buna rağmen bitkinin yaprakları sürekli temizdir. Çünkü bitki, üzerine en ufak bir toz zerresi geldiğinde hemen yapraklarını sallar ve toz taneciklerini belli noktalara doğru iter. Yaprağın üzerine düşen yağmur damlaları da bu noktalara doğru yönlendirilir ve buradaki tozları süpürmesi sağlanır.
Lotus bitkisinin bu özelliği, yeni bir bina yüzeyinin tasarımı için araştırmacılara ufuk açmıştır. Bunun üzerine araştırmacılar Lotusun yaprağı gibi, yağmur sularını kullanarak üzerindeki kiri temizleyen bina yüzeyleri üzerinde çalışmaya başlamışlardır. Bu çalışmalar sonunda ISPO isimli bir Alman şirketi, Lotusan adı verilen cephe kaplama malzemesini üretmiştir. Asya ve Avrupa'da bulunan satış noktalarında piyasaya sunulan bu ürün için 'deterjana gerek kalmadan 5 yıl boyunca kendini temiz tutacağı garantisi' bile verilmiştir.
Doğadaki pek çok canlı, kendi yüzeylerini koruyan çeşitli özelliklere sahiptir. Şüphesiz ne Lotus bitkisinin yüzey yapısı ne de böceklerdeki kitin tabakası kendi kendine oluşmuştur. Hatta bu canlılar sahip oldukları üstün niteliklerden tamamen habersizdirler. Onları tüm özellikleriyle birlikte yaratan, Allah'tır. Bir Kuran ayetinde Allah'ın yaratma sanatı şöyle bildirilir:
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)
Bonn Üniversitesi'nden Dr. Wilhelm Barthlott, mikroskop altında yaptığı incelemelerde, en az temizlik gerektiren yaprakların en pürüzlü yüzeylere sahip olduğunu fark etmiştir. Dr. Barthlott, bunların en temizi olan Lotus bitkisi üzerinde, bir çivi yatağı gibi minik noktalar olduğunu buldu. Bir toz ya da kir zerresi yaprak üzerine düştüğünde, belli belirsiz biçimde bu noktalar üzerinde iki yana sallanır. Bir damla su, bu minik noktalar üzerinde yuvarlanınca zayıf şekilde tutunmuş olan kiri alıp götürür. Diğer bir deyişle, nilüfer çiçeği, kendi kendini temizleyen bir yaprağa sahiptir.47 Nilüfer çiçeğinin bu özelliği araştırmacılara ilham kaynağı olmuş ve LOTUSAN adı verilen, 5 yıl kendisini temiz tutacağı garantisi verilen dış cephe malzemesi üretilmiştir.
www.cografyam.net den alınmıştır.Teşekkürler Zekeriya Hocam. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
28/5/2008 - PALOWNİA YETİŞTİRİCİLİĞİ |
Paulownia Yetiştiriciliği ve Kültürel İşlemler
1.Toprağın Seçimi :
Paulownia su geçiren, kumlu, az killi, bitkisel toprağı sever.Paulownia ideal olarak -28, +50 C’lık ısı diliminde yetişir.Isıda meydana gelebilecek %20 lik farklar bitkiyi fazla etkilemez.Toprağın sert olduğu yerlerde takribi 1 metre çapındaki derinlikte açılacak bir çukur bol kumlu toprakla doldurulursa yetiştirme için en uygun ortam yakalanmış olur.
2.Zamanlamayı Göz Önünde Bulundurma :
Türkiye’nin çoğu yerinde ekimler Nisan’ ın 1’ inden, Ekim’ in ortalarına kadar yapılabilir.
3.Yerin Seçimi :
Paulownia ağacı güneşi sever.Bu nedenle Paulownia’ nın gün boyu güneş alan yerde yetiştirilmesi en iyisidir.Paulownia ağacı derin köklere sahiptir, diğer ağaçlar gibi köklerini etrafa dağıtmaz.
4.Toprağın Hazırlanması ve Ekim :
Fideyi hiçbir zaman gövdesinden taşımayın, sadece köklerinden taşıyınız.Dikimde gövdeye zarar vermeyiniz. . Köklerinin iki katı genişliğinde ve kabıyla aynı derinlikte bir çukur kazın. .Çukurun duvarlarını kabartın, böylelikle kökler toprağa kolaylıkla nüfus edebilir. . Fideyi kabından çıkartın, köklerin toprağını kaybetmemesini sağlayın.Fide gövdesi kapta ne kadar topraktaysa ekildiğinde de o kadar olmalıdır. . Sulayın ! Sulama toprağın yerine oturmasını sağlayacak ve içerisindeki havayı yok edecektir.Fide suyu emdikçe yerine oturacaktır. . Eğer fidenin gövdesinde küçük filizler varsa onlar keskin bir bıçak yardımıyla kesilmelidir. Yoksa bunlar ağaç büyürken ağaca zarar verebilir.
Paulownia’ nızın Filizlenmesi :
Paulownia’ yı ilk ektiğinizde gübre kullanmanız önerilmez.Doğal bir madde olan AGRO 1200-CLİNOPTİLOLİTE- kullanabilirsiniz(Agro 1200 ile ilgili bilgi dosyanızın ekindedir).Dikerken açılan çukuru Agro 1200 ve çıkan toprağın eşit karışımı ile doldurabilirsiniz.Bu toprağı zenginleştirecek, suyu daha kolay emmesini sağlayacak ve nem muhafazasını arttıracaktır.Böylelikle minik kökler büyüyecek ve güçlü bir kök sistemi oluşacaktır.Dikimden yaklaşık 1 ay sonra 100 gr. azotlu gübre kullanılmalıdır.
SULAMA:
Sulama özellikle ilk 8-12 haftada önemlidir.Ağaçlar her hafta 2 yada 3 kere sulanmalıdır( İlk iki yıl içinde ).Gelişmiş ağaçların su ihtiyacı azdır.
İLKBAHAR DİKİMİ:
Son dondan sonra yani toprak sıcaklığının 16-18 C’ ye ulaştığı zaman dikime başlanabilir.İlkbaharda dikilen Paulownia fideleri, Sonbahara kadar 6-7 m. yüksekliğe ulaşacaktır.İlkbahar dikiminde taze fidelerin kullanılması gerekir.Eğer geçmiş yılın fideleri kullanılıyorsa, fide toprağa verildikten sonra toprak yüzeyinden kesilmelidir.Kesilen fide yeni ve taze filizler verecektir.Bu filizlerden en sağlam ve sağlıklı olanı bırakılıp, diğerleri kesilmelidir.
SONBAHAR DİKİMİ:
Sonbahar dikiminde kök sistemi gelişmiş, gövdesi odunlaşmış fideler kullanılmalıdır.Dikimden sonra fideler durgunluğa girecek ve yapraklarını dökecektir.Fakat kök gelişmesi devam edecektir.Bu dikilen fideler baharla birlikte uyanmaya başladığında toprak seviyesinden kesilmeli ve yeni taze filizler elde edilmelidir.Kesilen yere sulandırılmış kireç sürünüz.Aşı macunu kullanmayınız.
KIŞ DİKİMİ:
Kış dikiminde odun dokusu gelişmiş, durgunluğa girmiş( yapraklarını dökmüş ) fide kullanılmalıdır.Bu fidelerde her ne kadar toprak üstü aksamda bir hareket yoksa da kök gelişmeye devam etmektedir.Bu fidelerde sonbahar dikiminde olduğu gibi baharla birlikte uyanmaya başladığında toprak seviyesine yakın bir yerden kesilmelidir.
GÜNEŞLENME:
Büyümek için bol güneşe ihtiyaç duyar.Paulownia rahat güneş alabileceği yerlere dikilmelidir.
SULAMA:
Paulownia suyu seven bir ağaçtır fakat tercih ettiği, kök bölgesindeki hareketli sudur.Özellikle dikimde taze fide kullanılmışsa çürümeye sebep olacağından aşırı sulamadan kaçınılmalıdır.Sıcak bölgelerde fidelerinizi diktikten sonra iki-üç gün ara ile sulayın.Su ihtiyacını belirlemenin en pratik yolu “toprak muayenesidir”.Toprağınızı kontrol edin, toprak tavını kaçırmaya yakın sulama yapın.Bitkiniz büyüdükçe sulama aralıklarını açabilirsiniz. Yeterli yaz yağmuru alan bölgelerde paulownianızın tuttuğundan emin olduktan sonra sulamayı kesebilirsiniz.Fakat yine de toprak muayenesi ile su ihtiyacı kontrolünü ihmal etmeyin, gerekiyorsa sulayın.
OT MÜCADELESİ:
Dikimden önce ve dikimden sonra mutlaka yabancı otla mücadele ediniz.Eğer arazinizi herhangi bir zirai alet (gobli, çapa motoru, freze) ile işleyerek yabancı ot mücadelesi yaparsanız, toprağı yumuşatacağınız için fidanlarınızdan daha iyi bir performans alırsınız.Bitkinizin gövdesi gelişip odunlaştıktan sonra herbisit kullanabilirsiniz.
BUDAMA:
Bitkinizde ana gövde ile yapraklar arasından filizler çıkacaktır.Bu filizleri keskin bir bıçak ile büyümelerine fırsat vermeden kesin.Böylece düzgün ve budaksız bir gövde elde edeceksiniz.Eğer bir sonraki yıl fidanlar dipten kesilecekse en alttan birkaç sırayı budadıktan sonra budamaya son veriniz.
ANA GÖVDE ÜZERİNDEKİ YAPRAKLARI KESİNLİKLE KESMEYİN VE KOPARTMAYIN! KOPAN HER YAPRAK PAULOWNİANIZIN BÜYÜMESİNİ BİR HAFTA GERİLETECEKTİR.
Filizleri alarak yaptığınız budamaya ağaçlarınız 4-8 m. (bölgeye göre değişir), boya ulaşıncaya kadar devam edin.Bu süre ilkbahardan bitkiniz durgunluğa girinceye kadar geçecek süredir.
GÜBRELEME:
Dikimden bir ay sonra başlayarak ayda bir kez düzenli olarak azotlu gübre kullanın (Bölgenize göre amonyum sülfat veya amonyum nitrat tercih edebilirsiniz).Bu uygulama bitkinizin gelişimini hızlandıracaktır.100 gr. azotlu gübre ile başlayarak(bitki büyüdükçe arttırarak), 250 gr. kadar çıkartabilirsiniz.Bunun size getireceği gübre maliyeti bitkinin aktif olduğu ilkbahar-yaz sezonu boyunca ağaç başına 750-800 gramdır.Bu da diğer zirai ürünlerin gübre ihtiyaçları ile karşılaştırıldığında son derece düşük bir maliyettir.Bulabildiğiniz sürece yanmış hayvan gübresi kullanmaktan çekinmeyin.Kil oranı yüksek, ağır topraklarda hayvan gübresi ile birlikte yüksek aktiviteli organik gübre ve AGRO 1200 kullanınız.Bitkinin gelişimi ciddi olarak artacaktır.Gübre bayilerinden sağlayacağınız yüksek aktiviteli organik gübrelerin kullanım miktarları azotlu gübrelerinki ile aynıdır.Bu gübrelerin herhangi bir yakıcılığı olmadığından kullanım miktarını arttırabilir ve gübreleri dikim esnasında kullanabilirsiniz.
Gübrelemede münavebe uygulayabilirsiniz: 1.Gübreleme A.S 2.Gübreleme ( 20-20-20 ) 3.Gübreleme A.S 4.Gübreleme ( 20-20-20 ) gibi….Bununla birlikte yapraktan mineral madde uygulayabilirsiniz.Bu işlemler maliyeti arttıracak fakat ağacınızın çabuk gelişmesini ve kereste kalitesini yükseltecektir. Performans göstermeyen, büyümeyen ağaçlarınızı dikimden sonraki ilk kıştan çıkıp, ilkbahara girişte bitki uyanmaya başladığında toprak yüzeyinden kesiniz.Böylece kış boyunca gelişmiş olan kök sistemi üzerinden yeni ve taze filizler alarak yetiştirme şansınız olacaktır.Kestiğiniz yere sulandırılmış kireç sürünüz.
BU İŞLEM RAKIMI YÜKSEK VE KIŞI SERT GEÇEN BÖLGELER İÇİN, GEÇ YAPILMIŞ DİKİMLER İÇİN RUTİN UYGULAMADIR.
TOPRAK İŞLEME:
Sonbaharda ot mücadelesini yaptıktan sonra Paulownia fidanlarınızın arasını kültivatör ile derince sürünüz.Bu işlem kök sisteminin kış boyunca sağlıklı bir şekilde gelişmesini sağlayacaktır.
İLAÇLAMA:
Paulownia genellikle ilaçlama ihtiyacı göstermez fakat fide dikiminde tırtıllar yada yaprak bitleri sorun olabilir.Bunlarla mücadele içinde basit bir ilaç olan DDVP veya malathion kullanabilirsiniz. Tecrübelerimiz göstermiştir ki; daha önce kavakçılık yapılan bölgelerde köklere zarar veren kurtlar fidelerimizi bozmaktadır.Bu nedenle bu bölgelerde Malathion-Conce adlı ilacı kök bölgesine uygulamak gerekebilir.Böyle bir sorunla karşılaşmanız durumunda, bölgenizi iyi tanıyan Ziraat Mühendisi arkadaşlarımıza danışınız.
www.ziraatci.com |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10/5/2008 - YAPRAKLAR VE YAPRAKLARI İLE BÖCEK-SİNEK YİYEN BİTKİLER |
YAPRAKLAR VE YAPRAKLARI İLE BÖCEK-SİNEK YİYEN BİTKİLER
Yapraklar; gerçek anlamda bir kimya fabrikası, birer laboratuvardan farksızdırlar. Bitkilerin yaşamaları için en vazgeçilmez parçaları, nefes alıp veren, terleyen, bitkiyi besleyen birer solunum organıdırlar... Bitkinin topraktan aldığı maddeleri, güneş ışığından yararlanarak Fotosentez denilen kimyasal bir süreç içerisinde bitkinin besini haline getirirler. Bitkiye yeşil rengi veren klorofil maddesi bu süreçte önemli rol oynar...
Ağaçlar, yaprakları olmasaydı yükseklere ulaşamazdı. Çünkü büyümek için gerekli şekerleri yapraklar üretir. Bir güneş pili gibi kullanılan klorofil (ki yaprağa yeşil rengi veren bir pigment maddesidir) karbon gazı ve su yardımıyla şeker üretmeye yarayacak ışık enerjisini kapma işini üstlenmiştir.
Fotosentez

Bitkiler besinlerini kendileri üretmek zorundadır. Bu nedenle yapraklarındaki klorofil aracılığı ile güneş ışığını toplarlar. Toplanan güneş ışığı kimyasal enerjiye dönüştürülerek, genelde nişasta olarak depolanır ve gelişmek, büyümek için yakıt olarak kullanılır. Bitki güneşten aldığı ışık enerjisi ile karbondioksit ve sudan yararlanarak zengin içerikli bir besin olan glikoz (şeker) elde etmektedir. Besin elde etme adına gerçekleşen bütün bu kimyasal süreç Fotosentez olarak ifade edilir. Fotosentez için en temel şart, ışık ve ısı dır. Bitkiler ışık olmadan asla yaşayamazlar...
Yapraklar, bitkilerin besin üretim merkezidir. Bitki yapraklarını oluşturan hücrelerin içinde kloroplast denilen, çok küçük yapılar vardır. Bu yapıların içindeki yeşil renkli boyar madde (pigment) olan klorofil maddesinin görevi ışık yakalamaktır. Kloroplastlar güneş ışınlarını bir panel gibi toplayıp, kollektör gibi enerjiye dönüştürerek besin üretirler... Üretilen besin yapraklardan, bitkinin beslenmesi gereken diğer bölümlerine götürülür.
Uzunca bir MEŞE ağacının yaprakları, 1000 m2 lik bir panele eşdeğer 250 bin civarında mini enerji merkezi konumundadır...
Yapraklar bitkiler için bu kadar önemliyse, neden birçok bitki yapraklarını döker ve yılın kış mevsimini yapraksız geçirir?
Bütün yaprakların asıl derdi, yeterince IŞIK (güneş ışığı) yakalayabilmektir. Bu nedenle farklı ortamlardaki farklı bitkiler, yüzbinlerce farklı biçim, boyut ve şekilde yaprak formu geliştirmişlerdir... Bununla da yetinmeyen bazı bitkiler yapraklarını metamorfoza uğratarak farklı görevleri de yerine getirecek yapraklar geliştirmişlerdir. (Örnek; böcek kapan bitkiler...)
Metamorfoz
Bazı yapraklar asıl görevlerinden başka birtakım görevleri de yerine getirebilmek için başkalaşım değiştirmiştir. Bitkilerin büyülü dünyasında bu konuda çok sayıda örnek vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkün;
1. Etli Yapraklar 2. Depo Yapraklar 3. Diken Yapraklar 4. Sülük Yapraklar 5. Kapan Yapraklar 6. Üretken Yapraklar

Bataklık ve asitli gibi besinden yoksun topraklarda yetişen bitkiler, zamanla besinleri toprak dışından temin etmek üzere değişime uğramışlardır. Bunun için oldukça dahiyane böcek yakalama yöntemlerini geliştirmişlerdir.
Bu metodlar genelde aktif kapan ve pasif kapan olarak ikiye ayrılır. Aktif kapana en iyi örnek Venüs Sinek Kapanı'dır (Dionea muscipula). Bu bitkinin kapan şeklinde yaprağı içine bir böcek girdiği zaman, kapan aniden kapanarak içindeki böceği hazmetmeye başlar. Böcek bir hafta içinde tamamen sindirilerek bitkinin besin ihtiyacı karşılanır. Böceğin bitkinin kapanına cezbedilmesi için bitki aromalı bir nektar salgılar. Bu nektara kanan böcekler kapanın içine girdiklerinde kapan saniyenin otuzda biri bir hızla kapanarak böceği hapseder. Daha sonra bitki böceği hazmetmeye başlar ve bir hafta sonra geride böceğin sadece artıkları kalır.
İkinci kapan türü de pasif kapanlardır. Bu gruba giren bitki gruplarına Sarracenia, Drosera, Nepenthes, Heliamphora, Pinguicula ve Drosaphyllum örnek gösterilebilir. Pasif kapanların iki ana türü mevcuttur. Bunların en ilginçlerinden biri eski sinek kağıtları gibi yapraklarında yapışkan bir sıvı üreten bitkilerdir. Bu bitkilerin yaprakları şekerli ve yapışkan damlacıklar üretirler. Bu damlacıkları yemek için konan böcek yaprağa yapışır ve kurtulamaz. Daha sonra yaprak böceğin etrafını sararak böceği hazmeder. Bu tür bitkilere en iyi örnek Drosera'lardır. Drosera yaprakları avını sararak hazmettiği için hem aktif hem de pasif kapan özelliklerine sahiptir.
Diğer ve daha yaygın bir pasif kapan türü de sürahi kapan denilen türdür. Bu tür bitkilerde (Nepenthes, Sarracenia ve Heliamphora) bitkinin birçok sürahi şeklinde kapanı vardır. Bu kapanların içi sindirim enzimleri içeren su ile doludur. Kapanın etrafında salgılanan aromalı sıvıya kanan böcekler, daha çok bu cazip yemden yemek için yavaş yavaş kapanın içine doğru ilerlerler. Ancak kapanın içinde bulunan kıllar aşağı doğru uzadığından böcek kapana girer ama bir daha geri çıkamaz. Nihayet enzimli suda boğularak bitkiye yem olur. Bu türe bağlı bazı cinslerin, özellikle Nepenthes'lerin bazen fare veya kuş kadar büyük avlar yakaladığı ve hazmettiği bilinmektedir.
Suda yaşayan tek böcek yiyen ailesi aktif kapanlı olan Utricularia'dır. Bu bitkilerin çoğu türü tamamen suyun altında yaşarlar ve küçük su böcekleriyle beslenirler.
Böcek yiyen bitkiler sanılanın aksine dünyanın kutuplar dışında hemen her yerinde bulunabilir. Nepenthes türü bitkilerin yalnız tropikal bölgelerde yetişmesine karşın Sarracenia ve Dionea türleri yalnızca Kuzey Amerika''da bulunur. Drosera'lara ve Pinguicula''lara çok daha yaygın bir bölgede rastlanır.
Etobur bitkilerin yaprakları, en ilginç özelliklere sahip olan yapraklardandır. Kese, huni veya ibrik gibi şekillere sahip olan bu yapraklar böcek yakalayabilir, böceklere yuva olabilir veya su depolayabilirler.
Pinguicula (Yağ Çanağı)
Etobur bitki, böcek gibi canlıları çeken, yakalayan, öldüren ve daha sonra da avını parçalayarak faydalı bölümlerini sindiren bitkidir. Birçok bitki bu aşamaların bazılarını uygular. Mesela bazı çiçekler böcek, kuş gibi dölleyicileri kendilerine çekerler. Orkide, su zambakları gibi bazı bitkiler ise böcek gibi dölleyicileri kısa süre için tuzağa düşürürler ama bu bitkilerin hiçbiri bu hayvanları yemezler. Bu böcekleri sadece döllenmek için kullanırlar. Kısacası bunlar etobur bitki değildir; çünkü etobur bitki olmak için bitkilerin bu canlıları sindirmeleri gerekmektedir.
Etobur bitkiler, avlanırken yapraklarını kullanırlar. Bunlardan en ilginç olanı Dischidia rafflesiana isimli bitkidir. Bu bitki tam olarak etobur sayılmasa da, etobur bitkilerin uyguladığı yöntemlerden bir kısmını uygular. İbrik şeklindeki yapraklarıyla karıncalara yuva işlevi gören bu bitki çok kalabalık koloniler halinde yaşayan karıncaları yemez. Ancak onları besler ve karıncaların artıklarından elde ettiği nitrojeni besin olarak kullanır. Karıncalar ise hem hazır bir yuvayı kullanmış hem de bitkiye zarar veren canlılar bertaraf etmiş olurlar. Ayrıca Dischidia'nın keselerinde biriktirdiği su, kesenin iç yüzeyinde bulunan ek kökler tarafından emilerek kullanılır hale gelir.
Etobur bitkilerden olan Pinguicula (yağ çanağı) gibi bitkiler yapışkan ve kaygan yüzeyli yapraklarıyla üzerlerine konan böcekleri ipliksi bir salgının içine alırlar. Bu salgının içinde bulunan protaz, lipaz ve asit fosfataz gibi enzimler böceği parçalayarak, böceğin sindirilmesini sağlarlar.
Aktif yapışkan yapraklara sahip olan Drosera, uçları yapışkan ve kırmızı bir tür pigment içeren uzun ve kısa tüyleriyle avlanır. Yaprağın ortasında bulunan kısa tüylere dokunan böcek, bu sinyalin uzun tüylere iletilmesiyle tuzağa düşmüş olur. Yaprak, bir elin avuç içine kapanması gibi katlanır ve böceği sindirir.
Bütün bitkiler belirli oranda hareket ederler; ancak etobur bitkilerin hareketleri oldukça hızlı ve etkilidir. Bitkilerin kas sistemleri olmadığına göre bunu nasıl başarmaktadırlar?
Bu iş için etobur bitkiler iki ayrı mekanizma kullanırlar.
Birincisi, Venüs bitkisinde görülen ve su basıncının değişmesiyle harekete geçen mekanizmadır. Yaprak üzerindeki tüylere dokunulunca harekete geçen bu sistemde, iç duvarda bulunan hücreler suyu dış hücrelere transfer ederler. Bu, yaprağın bir anda kapanmasını sağlar.
İkinci tür hareket ise, hücre gelişimiyle desteklenmiştir.
Bu bitki ise içine giren böcekleri aniden kapattığı kapağı ile yakalar. Burada da yine çok açık bir tasarımın olduğunu görmek mümkündür. Bitkinin uyarı sisteminin yanında, yapraklarının kapanmasını sağlayan mekanik sistem de son derece mükemmel bir yapıdadır.
Bitki içindeki hücreler elektriksel uyarı alır almaz bünyelerindeki su dengelerini değiştirirler. Yaprakların oluşturduğu kapanın iç tarafındaki hücreler bünyelerindeki suyu bırakıp çökerler. Bu olay havası alınmış bir balonun sönmesine benzer. Kapanın hemen dışındaki hücreler ise aşırı su alarak şişer.
Böylece insanın kolunu hareket ettirmesi için bir kasın gevşerken ötekinin kasılmasına benzer şekilde, kapan kapanır. İçerde hapsolan sinek ise her çırpınmasında tüylere tekrar tekrar değerek, elektriksel itmenin tekrar oluşumuna ve dolayısıyla da yaprağın daha sıkı kapanmasına neden olmaktadır. Bu arada kapanın yüzeyindeki hazım bezleri de uyarılmaktadır. Uyarı sonucunda bezler sineği yavaşça eritecek sıvıyı salgılamaya başlarlar. Böylece bitki, protein bakımından hayli zengin bir çorba haline gelen sineğin peltesini kullanarak beslenir. Sindirimin sonunda ise, tuzağını kapanmasını sağlayan mekanizma tersine işleyerek kapanın açılması sağlanır.
Güneş gülü Sundew'in dokunaçları ise, ava doğru bükülür; çünkü dokunaçların bir tarafındaki hücreler, dokunacın diğer tarafındaki hücrelerden daha fazla büyümüşlerdir. Bu tuzakta çiçeğin üzerindeki duyargaların ucundan salgılanan maddelerin yaydıkları kokuyla dokungaçlara gelen böcek buradaki yapışkan maddeye yakalanır. Bu andan itibaren tuzak harekete geçirilmiş olur, ortadaki kısa duyargaların dış tarafında bulunan daha uzun duyargalar bir kafes gibi böceğin üzerine kapanırlar. Böcek bu tuzağın içinde çeşitli enzimler kullanılarak sindirilir.
Bir bitkinin böcek yakalamak için özel bir tuzak hazırlamasının ne anlama geldiğini bir an için düşünelim. Herşeyden önce bir bitki, neden alışılmışın dışında bir beslenme türü geliştirerek, böcekleri avlama ihtiyacı hissetmiş olabilir?
Bili adamları, etobur bitkilerin de diğerleri gibi tesadüfen gelişen doğa olayları sonucunda böyle bir özellik kazandığını öne sürerler. Dahası, her etobur bitki, içinde bulunduğu koşullara uygun olan farklı özelliklere sahiptir. Bunun için örneğin Drosera bitkisinin usta bir avcı olmadan önce belirli aşamalardan geçmesi gerekir. İlk önce etrafta dolaşan böcekleri, sinekleri tespit etmeli ve bu canlıları özel bir laboratuvar testinden geçirdikten sonra, bunların zayıf yönlerini, hangi kokulardan ve renklerden etkilendiklerini, anatomik yapılarını ve onları nasıl sindirebileceğini kararlaştırmalıdır.
www.cografyam.net den alınmıştır.Teşekkürler Zekeriya Hocam. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
6/5/2008 - BİTKİLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ VE YAŞAMIMIZDAKİ YERİ |
BİTKİLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ VE YAŞAMIMIZDAKİ YERİ
Bitkiler gerek görünümleri gerekse ekosistemdeki fonksiyonları ile birer tabiat harikalarıdır. İnsanlar için birer şifa kaynağı olan bitkilerin birçok türü, ilaç sanayiinde de kullanılmaktadır.
Yaşamımız için gerekli oksijenin tamamı bitkiler tarafından üretilir. Eğer bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez enzimlerinden bir tanesi bile olmasaydı şu an yeryüzünde hiçbir canlı var olmayacaktı. Bitkilerin, canlılara sağladığı tek fayda sadece fotosentez de değildir. Bunun yanı sıra bitkiler, böcekler, memeli hayvanlar (inek, zürafa, geyik vs.), kuşlar ve hemen hemen tüm yaratıklar için birer besin kaynağı ve birer yuvadır.
Bitkinin sahip olduğu 3 temel öğe vardır. 1. Kök 2. Gövde 3. Yapraklar Bunları tek tek ele alalım.
1) Kök: Bu temel öğelerden ilki, bitkinin köküdür. Kök, bitki için gerekli tüm su ve mineral maddeleri tıpkı bir vakum gibi emerek gövde ve yapraklara kadar iletir. Kökün mucizevi bir özelliği ise salgıladığı bazı kimyasal maddelerle kendisini toprak altında yaşayan kurt, solucan ve mikroorganizmalara karşı korumasıdır. Bu bir bitki için ilginç bir durumdur. Çünkü kapkaranlık toprağın içinde bir kökün, kendini korumak amacıyla, böcek ve mikroorganizmaların hoşlanmadığı bir kimyasal üretip salgılaması dış dünyadan habersiz bitkiden beklenilmeyecek bir durumdur.
2) Gövde: İkinci temel öğe olan gövde, yerine getirdiği fonksiyonlar itibariyle mükemmel bir yapıdır. Bahçelerde, sokaklarda pek çok ağaç görürüz. Devasa bir gövdeleri vardır, üzerlerinde de binlerce yaprak. Fakat gövde dışarıdan görüldüğü gibi sadece odunsu bir dokudan oluşan basit bir yapı değildir.
Ağacın gövdesi inanılmaz bir esnekliğe sahiptir. Bu esneklik, rüzgar ve vahşi hayvanların yaptığı dış etkilere karşı bitkinin gövdesinin kırılmasını engeller. Tabii saatte 200 km. ile esen kasırgaları saymazsak.
Gövde içerisinde tıpkı bir su şebekesi gibi döşeli bir borucuk ağı vardır. Kısa borular, bitki içerisinde bir intizamla dizilerek hem suyu yukarı doğru çıkarmakta hem de yukarı çıkarma sırasında suyun bir kısmını boruların etrafında dizilen hücrelere aktarmaktadır. Bu sistem tıpkı insandaki kan damarı ağına benzer. Yukarı çekilen su böylelikle serbest bir akımla her tarafa dağıtılmış olur.
Suyun yukarı çıkmasına sebep olan kuvvet ise "osmotik basınç" ve "emme basıncı" adı verilen iki kuvvettir. Örneğin; kuru bir kağıdı diklemesine suya batırdığınızda suyun yukarı doğru çekildiğini görürsünüz. Burada meydana gelen olay "emme basıncı"dır ve bitkilerde suyun hücreler tarafından yukarı çekilmesine neden olur. Hücreyi, kağıt olarak düşünebilirsiniz.
Osmotik basınç ise hücre içindeki iyon ve mineral konsantrasyonu fazla olduğu hallerde ortaya çıkar. Hücre içerisindeki iyon ve mineral konsantrasyonu yükselince hücre derhal su almaya başlar. Hücrenin bunu yapmasındaki amaç, içerisindeki iyon konsantrasyonunu düşürerek normal seviyeye getirmek istemesidir.
Hücrenin, iyon konsantrasyonunu düşürmek için suyu çekmek istemesi, "Osmotik basınç" kuvvetini doğurur. Bu basınç tek bir hücre için çok küçük bir kuvvet olsa bile bir ağaçta trilyonlarca hücre vardır ve her bir hücrenin çekiminden doğan kuvvetlerin toplamı, suyun toprak yüzeyinden onlarca metre yukarı çekilmesini sağlar.
Ağaçların yüksekliği onlarca metreyi bulur. Bu kadar yüksekliğe su çıkarmak için apartmanlarda, güçlü hidroforlar kullanılmaktadır. Ancak bitki, sahip olduğu mükemmel anatomik yapısı sayesinde bu problemin üstesinden gelerek suyu rahatlıkla topraktan çeker ve yapraklara kadar iletir.
Afrika'daki bazı balta girmemiş ormanlarda yüksekliği 120 metreye kadar varan ağaçlar yaşamaktadır. Bu ağaçlar topraktan o kadar fazla su çekerler ki, ağacın gövdesine kulağınızı dayadığınızda akan suyun sesini net bir şekilde duyabilirsiniz.
Gövdenin diğer bir muhteşem özelliği de kabuk üretip zamanla bu kabukları dökmesidir. Hiç merak ettiniz mi bitkiler neden kabuk üretirler ve neden belli bir zaman sonra bu kabukları dökerler?
Bir bitki çok zor şartlar altında yaşar. Bitkinin en büyük düşmanlarından biri mikroorganizmalardır. Mikroorganizmalar insanları hasta ettiği gibi bitkileri de hasta ederler. Fakat bitkiler, bu hastalıklardan korunmak için gene dahiyane bir çözüm bulmuşlardır.
Ağaçlar etraflarını saracak bir şekilde kabuk üretirler. Bu kabuklar oldukça kalın bir yapıya sahip olup, bakterilerin iç taraflara ulaşmasını engeller. Bazen kabuk bağlamak da işe yaramaz. Bu sefer ağaç, bu kabukları dökmeye başlar. Böylelikle hem taze bir örtüye kavuşur hem de bakteri yuvasına dönen kabukları kendinden uzaklaştırmış olur.
Bazı ağaçların etraflarından yapışkan bir sıvının sızdığını görürsünüz. Halk arasında "Çam sakızı" adı verilen "Reçine" sıvısı, biyokimyasal olarak bitki tarafından üretilmiş mükemmel bir ilaçtır. Ağaç, vahşi hayvanlar ve insanlar tarafından üzerinde bir yara meydana getirildiği takdirde bu sıvıyı derhal salgılamaya başlar. Yaralanan bölge bu sıvı ile kapatılarak hem mikroorganizma saldırısı engellenmiş olur hem de yaranın çabucak iyileştirilmesi sağlanır.
Bu sıvının en önemli özelliği mikrop kırma özelliğinde olmasıdır. Yani bu sıvıya yaklaşan bakteriler, sıvıyla temas etmesi halinde ölürler. Ayrıca "Kalloz" adı verilen ve reçineye benzeyen diğer bir ilaç ise kış mevsimi geldiğinde, boruları bir tıkaç gibi tıkayarak su akışını engeller. Böylelikle suyun ulaşamadığı yerlerde donma tehlikesini ortadan kaldırır.
3)Yapraklar:
Yapraklar bir bitki için vazgeçilmez organlardır. Yapraklar, bir bitkinin elleridir, diyebiliriz. Bir yaprak bitkinin terleme, fotosentezle oksijen üretme, yine fotosentez sayesinde besin üretme, bazı bitkilerde üremeye yardımcı olma ve atmosferle gaz alışverişinde bulunma gibi bir çok fonksiyonunu yerine getirir. Tabii bu kadar fonksiyonu yerine getiren yaprak oldukça karmaşık bir yapıya sahip olup, hücrelerinde karma karışık kimyasal reaksiyonlar gelişir.
Yaprakların içerisinde meydana gelen fotosentez, olağan üstü bir karmaşayla gerçekleşmektedir. Hücrelerin kendi karmaşaları bir kenara, fotosentez için yüzlerce enzim görev almıştır.
Bu reaksiyonlarda görev alan en önemli yapı ise "Klorofil" adı verilen bir moleküldür. Bu molekül güneşten gelen ışığı soğurarak kimyasal enerjiye çevirir
Çevrilen bu enerji, bir çok kimyasal reaksiyon basamakları için gerekli olan enerjidir.
Karmaşa ise bundan sonra başlamaktadır. Bitkinin yapraklarında gerçekleşen, fotosentez olayında elektron transfer zinciri adı verilen bir dolanım sistemi sayesinde, su molekülleri, fotosentez reaksiyon basamaklarının birisinde parçalanır. Tabii bu parçalanma sırasında hidrojen(H) ve oksijen(O) atomları serbest kalır. Serbest kalan bu atomlardan hidrojen atomu, bitki içerisinde tekrar kullanılırken oksijen atomları ise atmosfere bırakılır
Işığı emerek kimyasal enerjiye çeviren "Klorofil" molekülleri ise granaların içerisinde bulunurlar. Kloroplast pigmenti, güneş ışığına maruz kaldığında hareketlenmeye başlar ve yaprak hücresinin içerisinde sürekli dolanırlar. Bu dolanım hareketlerini yapmasının nedeni ise güneş ışığından maksimum verim alma amacıdır.
Kloroplast pigmentinin rengi yeşildir. Bitkilerin yapraklarının yeşil görünmesinin nedeni bu pigmentlerdir. Buna karşın, bitkinin gövdesinde kloroplast miktarı daha düşüktür.
Bitkiler yaprakları sayesinde diğer canlılar gibi solunum yaparlar. Yapraklardaki özelleşmiş yapılar, solunumun belli bir düzen içerisinde meydana gelmesini sağlarlar. Nasıl ki biz koşarken solunum hızımızda koşma hızımıza paralel olarak artıyorsa, bitkilerde de aynen böyle bir geri bildirim mekanizması mevcuttur.
Hava çok sıcak ise bitki stomalarını kapayarak terlemeyle dışarı atılacak su kaybını engeller. Veya havadaki karbondioksit (CO2) miktarı fazla olursa stomalar ardına kadar açılır. Bu sayede havadan maksimum CO2 yi emen bitki hızlı bir şekilde fotosentez yapar ve kendisi için besin üretir. Tabii aynı zamanda atmosfere de oksijen verir.
Yapılan tahmini hesaplara göre yer yüzünde her yıl bitkiler tarafından kullanılan su miktarı 280 milyar ton, CO2 miktarı 680 milyar ton, ve kullanılan bu maddelere karşılık olarak atmosfere bırakılan oksijen miktarı ise 500 milyar tondur.
Biraz düşünecek olursak bitkilerin gerçekte hayatımız için ne kadar önemli olduğunu kavrayabiliriz. Dış dünyadan bihaber olan bu harika yaratıklar, her an her saniye hiç durmadan, canlıların oksijen soluması için çalışmaktadırlar.
www.cografyam.net den alınmıştır.Teşekkürler Zekeriya Özcan Hocam. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/5/2008 - BİR FİNCAN SALEP UĞRUNA YOK EDİLEN GÜZELLİK:ORKİDE |
BİR FİNCAN SALEP UĞRUNA YOK EDİLEN GÜZELLİK:ORKİDE

Yeryüzünün en güzel ve en değerli çiçeklerinden orkide, 20 bini aşan bir çeşitliliğe sahip. Dünyada adeta el üstünde tutulan bu doğa harikası, ülkemizde ise salep ve dondurma yapılmak üzere bilinçsizce katlediliyor
Mağrur, gururlu, gösterişli bir çiçektir o; aşkı için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacağını anlatmak isteyenlerin çiçeğidir. Tek bir dalı için 100 YTL’den az olmayan bedel ödenen, değerinden ötürü de açamayacağı hiçbir gönül kapısı olmadığına inanılan, çiçeklerin en değerlisidir. Dünyada, kendisini korumaya yönelik onlarca dernek ve milyonlarca meraklısı bulunan; bizimse doğanın kalbinden bilinçsizce söküp aldığımız bir çiçektir orkide...
Yeryüzünün en güzel çiçeklerinden orkide, doğada benzerine az rastlanır çeşitliliğe sahip bir bitki türü. Bir böcekten bile küçük olanından tutun, çiçeği büyükçe bir yemek tabağı kadar olanına, dünya üzerinde 20 binden fazla türü bulunuyor. Yumrulu, çok yıllık otsu bir bitki olan orkide, genellikle dağ ekosistemlerinde, bunun yanı sıra da çayırlarda ve sahillere yakın tepelerde yetişiyor. Ama binlerce türü olduğu için, Amerika’dan Alaska’ya, dünyanın neredeyse her yerinde orkideye rastlanabiliyor.
Pahalı bir çiçek, çünkü...
Doğada genellikle yabani olarak yetişen orkidelerin bazı türlerini tespit etmek neredeyse imkânsız olabiliyor. Çiçek açmayan, bir böcek büyüklüğünde bile olabilen bu türler, bu özellikleri sayesinde, kendisini doğadan alıp götürmeye gelenlerin elinden kurtulabiliyor bazen. Çiçekçilerden neredeyse bir servet ödenip alınan orkidelerse, tropikal türlerin seralarda yetiştirilmesiyle elde ediliyor.
Orkidelerin bu denli pahalı bitkiler oluşu, çiçeğini görebilmek için adeta “derviş sabrı” gerektirmesinden ileri geliyor. Toprağa ekilen bir orkideden çiçek alabilmek için 10 yıl gibi bir sürenin geçmesi gerekiyor. Üçüncü veya dördüncü yılında ansızın kurumayacağının hiçbir garantisi olmadığından, bu biraz da kumara benzeyen çabanın meyveleri, böylesi yüklü rakamlardan satılıyor.
Arıyı andıran çiçek
Orkidelerin, kendisine hayran olunması için gerekçe oluşturan bir başka özellikleri de, kendilerini başka canlılara benzetebilmeleri. Döllenmek için gerekli nektara sahip olmayan bazı orkide türleri, böcekleri cezbedebilmek için bu yönteme başvuruyorlar. Örneğin, dişi bir arının şekline ve rengine sahip “mirror orchid” adlı orkide türü, erkek arıları kendine çekebilmek için uygun bir kimyasal uyarı yayıp, etkileyici bir salgı üretebilme özelliğine sahip. Yine, bu cezbedici balözüne sahip olmayan “ophrys speculum” isimli tür de dış görünümü sayesinde çoğalabiliyor.
Çiçeğin alt dudağı, şekline, rengine ve tüylerine varıncaya dek, kanatları açık haldeki dişi bir yaban arısına benziyor. Çiftleşmek için bir dişi arayan erkek yaban arısı, orkideden yayılan çekici kokunun da etkisiyle ona yönelip, alt dudak kısmına konuyor ve onunla çiftleşmeye çalışıyor. Tam bu sırada, orkidedeki çiçek tozları arının kafasına ve antenlerine bulaşıyor. Arı bu işlemi bir süre sonra başka bir orkide üzerinde tekrarladığında, başındaki ve antenindeki tozlar orkidenin üreme organına geçiyor ve döllenme işlemi gerçekleşmiş oluyor.
Türkiye, orkide cenneti
İklim, yükseklik ve toprak yapısı açısından pek çok çeşitliliği içinde barındıran ülkemiz, orkide zenginliği bakımından dünyanın en önemli ülkeleri arasında yer alıyor. Zaten ülkemizin endemik (yalnızca belli bir yerde yetişen, oraya özgü olan tür) bitkiler açısından zenginliği biliniyor.
Örneğin yüzölçümü açısından Türkiye’den 15 kat büyük olan Kıta Avrupasında 2 bin 750 civarında endemik tür bulunurken, bu sayının ülkemizde 3 bin oluşu, bu zenginliğin en güzel kanıtı. Türkiye’de 24 cinse ait 140 civarında orkide türü bulunuyor; bunlar ağırlıklı olarak Güney Batı Ege, Karadeniz Bölgesi ve Toroslar’da yetişiyor.
Halk arasında ise şeklinden ötürü orkideye “dilçıkık, dildamak” gibi birbirinden farklı isimler veriliyor. İstanbul Üniversitesi Alfred Heildronn Botanik Bahçesi Sorumlusu Yrd. Doç. Dr. Erdal Özen, bu isimlendirmeye dair, Anadolu’da anlatılan şu mitsel öyküyü paylaşıyor bizimle: “Orkide aslında, annesine karşı gelen, onu hep üzen, yaramaz bir çocukmuş. Bir gün annesi ona ‘Allah dilini ensenden çıkarsın’ diye beddua etmiş. Allah da bir gün çocuğun dilini ensesinden çıkarmış ve onu bir bitki hâline getirmiş.”
Asırlık salep geleneği
Avrupa ve Amerika’da kutsal emanetler gibi sakınılan orkideler, ülkemizde salep ve dondurma üretiminde kullanılmak üzere bilinçsizce katlediliyor. Bilimsel literatürde “Tubera Salep” adıyla geçen salep; Orchis, Ophrys, Anacamptis, Serapias, Dactylorhiza gibi orkidelerin yumrularından elde ediliyor. Uzun yıllar balgam söktürücü ve göğüs yumuşatıcı olarak kullanılan salep, afrodizyak etkisi nedeniyle de tercih ediliyor.
Ülkemizde salep üretimi, kullanımı ve ihracatı yıllar, hatta yüzyıllar öncesine dayanıyor. İbn-i Sina’nın (980-1037) “Kanun” adlı eserinin ikinci cildinde salep; afrodizyak, iştah açıcı, balgam artırıcı, felç giderici olarak tavsiye ediliyor. Salih bin Nasrullah’ın “Gayet-ül Beyan fi tedbir-i beden-il insan” eserinde de salebin kullanılışıyla ilgili şu ifadelere yer veriliyor: “Meşhurdur ikinci derecede ısıdır yaabisdir cimaa gayet kuvvet virir acem diyarında gayet muteberdir döğerler bal ile ya şeker ile balûze gibi bişürüb ısıcak gahve gibi içerler.”
Prof. Dr. Ekrem Sezik’in “Orkidelerimiz” eserinde alıntıladığı bu metin, soğuk kış geceleri salep içme alışkanlığımızın ne kadar gerilere dayandığını gözler önüne seriyor.
Dünyada el üstünde tutuluyor
Yapılan araştırmalar, ülkemizde her yıl 30 milyon kök orkide yumrusunun salep yapılmak üzere toplandığını ve üretilen 20 ton civarındaki salebin 10-15 tonunun ihraç edildiğini gösteriyor. Salep öte yandan, kıvam artırıcı özelliğinden dolayı Kahraman maraş dondurmasına katılıyor. Erdal Özen, 1 kg salep yumrusuna 100-150 Dolar gibi paralar ödendiğini, kahvehanelerde zaman öldüren köylülerin, bunu önemli bir kazanç kapısı olarak gördüğünü anlatıyor. Tablo böyle içler acısı olunca, nadir bir tür olan orkidelerin nasıl bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor.
Dünyanın en güzel çiçeklerinden orkide, dünyada el üstünde tutuluyor ve bunu fazlasıyla hak ediyor. Pek çok ülke, klâsik doğayı koruma yöntemlerinin yanı sıra geliştirdikleri yeni yöntemlerle, orkidelerin yaşatılabilmesi için ne gerekiyorsa yapıyor.
Ama bizde, eşine rastlanmayan bir bilinçsizlik içinde, milyonlarca kök orkide, salep ve dondurma yapımı için toplanıyor ya da yurt dışına satılıyor. Bu konuda hükümete, çevre ve doğayı koruma derneklerine, sivil toplum örgütlerine ve bilim insanlarına büyük görevler düşüyor. Vazgeçemediğimiz alışkanlıklarımızdan salebi tüketirken, bir doğa harikasının neslini de tükettiğimizin bilinci içerisinde hareket edilmesi ve uzman ellerce bir dengenin kurulması büyük önem taşıyor.
www.cografyam.net den alınmıştır.Teşekkürler Zekeriya Özcan Hocam. |
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
27/12/2007 - HANGİ YÜKSELTİ HANGİ ÇAMLAR YETİŞİR? |
|

|
Karaçam ülkemizin en geniş yayılışlı çamıdır. Batı Anadolu, Güney Anadolu, Kuzeybatı Anadolu, İçbatı Anadolu ve İç Anadolu’nun kuzey kesimlerinde saf ya da köknar, sedir ile karışık ormanlar oluşturur. Ekolojik hoşgörüsü oldukça geniştir; Güney Anadolu’da alt yükselti sınırı 1000-2000 m iken, kuzeye gidildikçe bu sınır düşer ve Kuzey Anadolu’da 400 m’ye kadar iner. Üst yükselti sınırı da güneyde 2000 m’ye çıkarken kuzeyde 1000 m'ye değin düşer.
|
|
Kızılçam, ülkemizin diğer önemli bir çam türüdür. Ülkemizde başlıca Batı ve Güney Anadolu’da yayılış gösterir. Yerel koruluklar halinde Orta Karadeniz'de de bulunur. Güneyde 0-1000 m'ler arasında bulunurken, Kuzeye doğru bu sınır düşer. Batı Anadolu’nun kuzey kesiminde 0-800 m'ler arasında bulunur.

Halep çamı, sahil ağacıdır. Yayılış alanı Batı Akdeniz'dir. Ülkemizde, Güney Anadolu'nun doğusunda ve Toroslar'ın eteğinde kızılçamla karışık halde bulunur. Fıstık çamı, Akdeniz bitkisidir. Kültüre de alınmıştır. Elverişli topraklarda iyi gelişir. Sarıçam, Karadeniz ve Kuzey Anadolu’da yayılış gösterir. Lokal olarak Kuzey Batı Anadolu'da da bulunur. 1000-2300 m'ler arasında çoğunlukla saf, seyrek olarak köknar ve ladinle karışık ormanlar oluşturur. Gülgun Akbaba
| Bilim ve Teknik Dergisinden alıntıdır. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Ücretsiz Online Ziyaretçi Sayacı
 BENİM HAKKIMDA
Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa orada güneş batıyor demektir.
KATEGORİLERİM
ARKADAŞLARIM
• zulfikar22 • alsancakkoyu • reef • gercekyasamdan • herneysem • karakurum • rahmetli645 • acizm1988 • GÜVEN AKBULUT • vatanseverpatriot • vakanuvis • güven akbulut • cografiegitim • gazgaz1 • sakary54 • cografyamiz • marasili • ankakusum • polatalemdarkurtlarvadisi • bilgisayaregitimlerimiz • yahsieli • bloghertelden • cografyaci10 • hilalliler • cografyapaylasim1 • sarozfatihi
ARKADAŞLARIMIN BANNERLERİ
|