bayrak bayrak

(*SİTE İÇİ COĞRAFYA KONULARINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ*)

COĞRAFYACI - Blogcu




COĞRAFYACI

ENGİN ŞALLI BURSA-ORHANGAZİ ÇOK PROGRAMLI LİSESİ COĞRAFYA ÖĞRETMENİ

7/11/2009 - BAZI MADENLERDE TÜRKİYE’NİN GÖRÜNÜR REZERVLERİ

Kategori: Cografya 11

BAZI MADENLERDE TÜRKİYE’NİN GÖRÜNÜR REZERVLERİ (TON)

 

Altın 405
Krom 25.931.373
Antimuan 106.306
Kurşun 860.387
Asbest 29.646.379
Kuvars Kumu 1.307.414.250
Asfaltit 74.370.000
Kuvarsit 2.270.287.821
Bakır 2.279.000
Kükürt 626.000
Barit 35.001.304
Linyit 7.964.982.000
Bentonit 250.543.000
Lületaşı 1.483.000 ( sandık )
Bitümlü Şist 1.641.381.000
Manganez 4.560.000
Boksit 87.375.000
Manyezit 111.368.020
Bor 1.805.709.953
Mermer 5.161.000.000 m³
Cıva 3.820
Perlit 5.690.027.600
Çinko 2.294.479
Ponza 1.479.556.876 m³
Demir 149.925.000
Sodyum Sülfat 16.536.000
Dolomit 15.887.160.000
Stronsiyum 665.082
Feldspat 239.305.000
Talk 482.736
Fosfat 70.500.000
Taşkömürü 975.000.000
Flüorit 2.538.000
Toryum 380.000
Grafit 90.000
Trona 233.317.000
Gümüş 6.062
Uranyum 9.137
Kaolin 89.063.000
Volfram 36.719
Kaya Tuzu 5.733.708.017
Zeolit 19.923.750
Kil 354.362.650
Zımpara 3.725.082

 

www.cografyam.net

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

26/10/2009 - TÜRKİYE’NİN HİDROELEKTRİK ENERJİ POTANSİYELİ

Kategori: Cografya 11

TÜRKİYE’NİN HİDROELEKTRİK ENERJİ POTANSİYELİ

1. Giriş

Ülkemiz hızlı bir sosyal ve ekonomik gelişim göstermektedir. Bu gelişmeye paralel olarak gereksinim duyulan elektrik enerjisini; öncelikle yerli enerji kaynaklarından elde etmek üzere projeler geliştirmeli ve gerekli yatırımlar yapılmalıdır. Kesintisiz, kaliteli, güvenilir ve ekonomik enerji elde etmek üzere hazırlanan projelerin; çevreye olumsuz etkilerinin en az olmasına dikkat edilmelidir.

Elektrik enerjisi üretiminde; fosil ve nükleer yakıtlı termik ve doğalgazlı santrallar yanında hidroelektrik santralların yenilenebilir ve puant çalışma gibi iki önemli özelliği mevcuttur.

Elektrik enerjisi tüketimi ekonomik gelişmenin ve sosyal refahın en önemli göstergelerinden biridir. Bir ülkede kişi başına düşen elektrik enerjisi üretimi ve/veya tüketimi o ülkedeki hayat standardını yansıtması bakımından büyük önem arz etmektedir.

2004 yılı başı itibariyle Türkiye’de kişi başına elektrik enerjisi tüketimi brüt 2090 kWh’ye ulaşmış olmasına rağmen, bu rakamın Avrupa’da yaklaşık 6500 kWh/kişi ve dünya ortalamasının ise 2350 kWh/kişi olduğu dikkate alınırsa; ülkemiz için kişi başına düşen elektrik enerjisi tüketiminin oldukça düşük seviyede olduğu gözlenmektedir. Bu nedenle, başta hidrolik enerji olmak üzere, elektrik enerjisi arzının artırılmasının gereği ortadadır.


2. Hidroelektrik Potansiyelimiz

Hidroelektrik potansiyelin belirlenmesinde “brüt potansiyel” , “teknik potansiyel” ve “ekonomik potansiyel” kavramları önem taşımaktadır.

Bir akarsu havzasının hidroelektrik enerji üretiminin teorik üst sınırını gösteren brüt su kuvveti potansiyeli; mevcut düşü ve ortalama debinin oluşturduğu potansiyeli ifade etmektedir. Topoğrafya ve hidrolojinin bir fonksiyonu olan brüt hidroelektrik enerji potansiyeli, ülkemiz için 433 milyar kWh mertebesindedir.

Teknik yönden değerlendirilebilir su kuvveti potansiyeli; bir akarsu havzasının hidroelektrik enerji üretiminin teknolojik üst sınırını göstermektedir. Uygulanan teknolojiye bağlı olarak düşü, akım ve dönüşümde oluşabilecek kaçınılmaz kayıplar hariç tutulmaktadır. Bölgede planlanan hidroelektrik projelerin teknik açıdan uygulanabilmesi mümkün olan tümünün gerçekleştirilmesi ile elde edilecek hidroelektrik enerji üretiminin sınırlarını temsil etmektedir.

Bu niteliğiyle teknik yönden değerlendirilebilir hidroelektrik potansiyel, brüt potansiyelin bir fonksiyonu olmakta ve çoğunlukla onun yüzdesi olarak ifade edilmektedir. Ülkemizin teknik yönden değerlendirilebilir hidroelektrik enerji potansiyeli 216 milyar kWh civarındadır.

Ekonomik olarak yararlanılabilir hidroelektrik potansiyel, bir akarsu havzasının hidroelektrik enerji üretiminin ekonomik optimizasyonunun sınır değerini gösteren, gerek teknik açıdan geliştirilebilmesi mümkün, gerekse ekonomik yönden tutarlı olan tüm hidroelektrik projelerin toplam üretimi olarak tanımlanabilir. Bir başka deyişle ekonomik olarak yararlanılabilir hidroelektrik potansiyel, beklenen faydaları (gelirleri), masraflarından (giderlerinden) fazla olan su kuvveti projelerinin hidroelektrik enerji üretimini göstermektedir.

Hidroelektrik santralların ekonomik yapılabilirliğinin hesaplanabilmesi için; enterkonnekte sistemde aynı enerjiyi üretecek kaynaklar gözden geçirilmekte ve en ucuz enerji kaynağı belirlenerek hidroelektrik santral (HES) projesi bu kaynakla mukayese edilmekte ve ancak daha ekonomik bulunursa önerilmektedir. Ekonomik HES potansiyeli içindeki tüm projeler; termik santrallara göre rantabiliteleri daha yüksek projelerdir.

Ülkemizin 2006 yılı başı itibariyle tesbit edilen teknik ve ekonomik hidroelektrik enerji potansiyeli 129,9 milyar kWh’dir. Bu potansiyel; en az ilk etüt seviyesindeki hidroelektrik projelerle, istikşaf (ön inceleme), master plan, fizibilite (planlama-yapılabilirlik), kesin proje, inşa ve işletme aşamalarından oluşan 747 adet hidroelektrik projenin toplam enerji üretim kapasitesini ifade etmektedir.

Havza gelişme planlarının farklı zamanlarda hazırlanmış olmalarından dolayı projeler sonraki tarihlerde ekonomik yönden tutarsız duruma gelebilmektedir. Bununla birlikte zaman içinde enerji fayda ve maliyetlerinde meydana gelen değişikliklere göre ekonomik bulunabilecek tesislerin, ilk etütlerde terkedilmiş olmalarına da rastlanılmaktadır. Bu nedenle havza gelişme planlarının belirli aralıklarla, özellikle enerji faydalarına esas teşkil eden alternatif referans santral grubundaki değişikliklerden sonra, tekrar gözden geçirilip değerlendirilmesi uygun olacaktır. Bunlara karşılık, su kaynaklarının geliştirilmesinde görev üstlenen EİE ve DSİ gibi kuruluşların yapmış oldukları, yeni enerji kaynaklarının yaratılmasına yönelik ilk etüt çalışmalarıyla bu potansiyele her yıl ilaveler olabilmektedir. Bütün bu olumlu ve olumsuz etkilerin de dikkate alınmasıyla, Türkiye’nin ekonomik hidroelektrik potansiyeli yıldan yıla ufak farklılıklar göstermekle birlikte bugün için 129,9 milyar kWh civarında olduğu kabul edilebilir.

Türkiye 433 milyar kWh brüt teorik hidroelektrik potansiyeli ile dünya hidroelektrik potansiyeli içinde %1 paya sahiptir. 129,9 milyar kWh ekonomik olarak yapılabilir potansiyeli ile Avrupa ekonomik potansiyeli içinde yaklaşık %15 hidroelektrik potansiyeline sahip bulunmaktadır.


3. Hidroelektrik Potansiyel Gelişiminin Bugünkü Durumu

2004 yılı sonu itibariyle Türkiye’nın toplam kurulu gücü 36.824 MW olup, bunun 24.145 MW ’ı termik, 33,9 MW ’ı jeotermal ve rüzgar, 12.645 MW ’ı hidrolik santrallara aittir. 2004 yılı toplam elektrik enerjisi üretimi ise 150.698 GWh olup, bunun 104.464 GWh’i (%74,2) termik, 151 GWh’i jeotermal ve rüzgar (%0,1), 46.084 GWH’i (%24,9) hidroelektrik santrallardan sağlanmıştır.

Hidroelektrik santralların üretimi, yağış şartlarına bağımlı olduğundan her yıl toplam üretim içindeki payı değişim göstermekle birlikte, Türkiye’de elektrik enerjisinin yaklaşık %20-30’u sudan üretilmektedir.

Bugün için 129,9 milyar kWh olan ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin %35’i (45.930 GWh) işletmede, %8’i (10.518 GWh) inşa halinde ve %57’si (73.459 GWh) ise çeşitli aşamalardan oluşan projeler (ilk etüt ön inceleme, master plan, planlama ve kesin proje) düzeyindedir.

129,9 milyar kWh’lik yıllık ortalama enerji üretim değerini oluşturan 747 adet hidroelektrik santralın 142’si işletmede, 40’ı inşa halinde ve 565 adedi ise proje seviyesindedir.


Türkiye’de hidroelektrik proje üretimiyle ilgili EİE ve DSİ gibi kuruluşların önemli görevlerinden biri de; ülkenin hidroelektrik potansiyelinin gelişimini temin edecek şekilde; tüm etüt ve proje hizmetlerinin ihtiyacı olan veri toplama faaliyetlerini yürüterek, havza master planlarını, baraj ve santralların ön inceleme, planlama ve proje çalışmalarını sürdürmektir. Hidroelektrik enerji potansiyelinin halen yararlanılmayan bölümünün gecikilmeden hizmete alınmasını sağlamak üzere ihtiyaç öncesinden yeterli miktarda projeyi hazır halde bulundurmak ilke olarak benimsenmiştir.

 

www.cografyam.net

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

23/10/2009 - ÜLKEMİZDEKİ MİLLİ PARKLAR LİSTESİ

Kategori: Cografya 11

ÜLKEMİZDEKİ MİLLİ PARKLAR

 

Bilimsel ve estetik açıdan ulusal ve uluslararası ender bulunan tabii ve kültürel kaynak değerlerini koruma, dinlenme ve turizm alanlarına sahip alanlardır.

* Yozgat Çamlığı Milli Parkı ( Yozgat)
* Karatepe Aslantaş Milli Parkı ( Adana)
* Soğuksu Patara Milli Parkı ( Ankara)
* Kuşcenneti Milli Parkı ( Balıkesir)
* Uludağ Milli Parkı ( Bursa)
* Yedigöller Milli Parkı ( Bolu)
* Dilek Yarımadası-Menderes Deltası Milli Parkı ( Aydın)
* Spil Dağı Milli Parkı (Manisa)
* Kızıldağ Milli Parkı (Isparta)
* Termessos Milli Parkı (Antalya)
* Kovada Gölü Milli Parkı (Isparta)
* Munzur Vadisi Milli Parkı (Tunceli)
* Beydağları Sahil Milli Parkı (Antalya)
* Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı (Çanakkale)
* Köprülü Kanyon Milli Parkı (Antalya)
* Ilgaz Dağı Milli Parkı ( Kastamonu)
* Başkomutan Tarihi Milli Parkı (Afyon)
* Göreme Tarihi Milli Parkı (Nevşehir)
* Altındere Vadisi Milli Parkı (Trabzon)
* Boğazköy Alacahöyük Milli Parkı (Çorum)
* Nemrut Dağı Milli Parkı (Adıyaman)
* Beyşehir Gölü Milli Parkı (Konya)
* Kazdağı Milli Parkı (Balıkesir)
* Kaçkar Dağları Milli Parkı (Rize)
* Hatila Vadisi Milli Parkı (Artvin)
* Karagöl-Sahara Milli Parkı (Artvin)
* Altınbeşik Mağarası Milli Parkı (Antalya)
* Honaz Dağı Milli Parkı (Denizli)
* Aladağlar Milli Parkı (Niğde, Adana,Kayseri)
* Marmaris Milli Parkı (Muğla)
* Saklıkent Milli Parkı (Muğla)

 

ALINTIDIR.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

7/10/2009 - ANADOLU'DA MADENCİLİĞİN TARİHÇESİ

Kategori: Cografya 11

ANADOLU'DA MADENCİLİĞİN TARİHÇESİ

Anadolu'da madencilik binlerce yıl önce başlamış, M.Ö. 7000 yıllarında saf bakır, M.Ö.(3000-1200) yılları arasında tunç yaygın olarak kullanılmıştır. Daha sonra Hititler (M.Ö. 1750-2000), Urartular.( M.Ö. 850-585), Frigyalılar (M.Ö. 750-650)ve Lidyalılar (M.Ö. 650-550), dönemlerinde Anadolu'da çeşitli maden yataklarını işletmiş, izabe tesislerini kurmuş, metal para basıp kullanmışlardır.

Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerinde giderek gelişen madencilik, Osmanlı Imparatorluğu'nun ilk dönemlerinde devlet katkısı görmüş, 1815 yılında Bandırma yakınlarında bor, 1829 yılında Zonguldak'ta taşkömürü, 1848 yılında Bursa-Harmancık'ta krom bulunmuştur.

Devletin maden sahiplerinden %25 gibi bir hisse almasını öngören 1861 tarihli ilk Maden Nizamnamesi, etkili denetim olmadığı için başarı sağlayamamıştır. Daha sonraları 1869, 1886 ve 1906 yıllarında üç ayrı maden yasası çıkarılmıştır. 1906 yasası ile işletme izni süresi, 99 yıl olarak belirlenmiş ve devlet payı madenin cinsine göre (%1-20) arasında değişmiştir.

Osmanlılar döneminde yabancı egemenliğinin altında olan madencilik sektöründe, Cumhuriyet'in ilanından sonra yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu dönemde, öncelikle büyük eksikliği olan madencilik öğrenimi yapmış, teknik elemanların yetiştirilmesi ve yeni ekonomik model saptanmasına çalışılmıştır. Cumhuriyet rejimi ayrıcalıklı yabancı sermayeye karşı çıkmış, ancak anonim ortaklıklar kurularak yabancı sermayenin madencilik sektöründe yoğun girişimlerde bulunmasını da sağlamıştır. İzmir İktisat Kongresinde (1923), bu doğrultuda alınan kararlar ışığında özel kesimin finansmanını karşılamak üzere İş Bankası ve Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Ancak, ülkenin savaştan yeni çıkmış olması, özel kesimin sermaye birikiminin yeterli olmayışı ve 1929 dünya ekonomik krizi nedeniyle özel girişime dayalı politikada başarılı olunamamış, sektörde kamunun etkinliği arttırılmaya başlanmıştır.

Devletin madencilik sektöründe öncülük yapması amacıyla, madenlerimizin daha rasyonel bir şekilde aranması, bulunanların rezerv ve kalitelerinin tespiti, ekonomiye kazandırılması için 1935 yılında MTA Enstitüsü, bulunan madenlerin işletilmesini sağlamak amacıyla aynı yıl Eti bank, 1940 yılında da Ereğli Kömür İşletmesi Müessesesi (EKİ) kurulmuştur.

1940 yılında Raman'da MTA tarafından bulunan petrolün arıtılması amacıyla 1942 yılında aynı yörede yine MTA tarafından 10 ton/gün kapasiteli bir rafineri kurulmuş, 1954 yılında MTA'dan alınan eleman, ekipman ve dökümanlarla Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) kurularak, devlet adına petrol arama, üretim, arıtma görevlerine başlamıştır.

1954 yılında, o güne kadar yalnız kamu kuruluşlarınca işletilen bazı madenleri özel girişimin arama ve işletmesine açan ve özel-kamu girişimine eşit davranılmasını ilke edinen 6309 sayılı maden kanunu yürürlüğe konmuştur.

1957 yılında, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu oluşturulmuş ve o zamana kadar Etibank tarafından yürütülen taşkömürü ve linyit üretim görevi bu kuruluşumuza devredilmiştir.

Planlı kalkınmayı öngören 1961 Anayasası'nın 130. maddesi ile doğal kaynaklarımız, anayasa güvencesine alınmıştır.

1963 yılında, enerji ve madencilik ile ilgili politikaları oluşturmak, uygulamaları denetlemek ve yönlendirmek amacıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kurulmuştur.

Planlı dönemde, maden kaynaklarımızdan en fazla yararı sağlamak, yurt içi talebi karşılamak ve dış satım artışı sağlamak,ana hedefler olarak belirlenmiştir.

1978 yılında çıkarılan 2172 sayılı kanunla, çok sayıda kömür ve demir işletmesi devletleştirilmiş, ancak üretimdeki düşüşler nedeniyle devletleştirilen sahaların bir çoğu 1983 yılında çıkarılan 2804 sayılı kanunla sahiplerine iade edilmiştir.

Yine 1983 yılında Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) kurulmuş ve taşkömürü üretimi TKİ'den alınarak bu kuruluşa devredilmiştir.

1985 yılında yayınlanan ve madenlerimizin daha rasyonel bir biçimde aranmasını ve işletilmesini amaçlayan 3213 sayılı maden kanunu, günümüzde de yürürlüktedir.

www.mta.gov.tr

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

6/10/2009 - SATEK

Kategori: Cografya 11

SATEK

SATEK (Sakarya Üniversitesi Güneş Teknesi) Proje yönetimini Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümü öğrencisi Ersin ARSLAN'ın üstlendiği çalışmanın Marmaris'teki üretim aşamasında aynı bölümden Barış AKYÜZ, Hüsnü ALKAN, makine mühendisliği bölümünden Önder İNCE ve metal öğretmenliği bölümünden Ali GÖK'ten oluşan 5 kişilik bir ekip çalıştı.


Proje, başta Sakarya Üniversitesi’nin desteği olmak üzere,
Muğla’nın Marmaris ilçesinde hizmet vermekte olan Yaman Yılmaz Mühendislik ve Barış Motor firmalarının desteği ile gerçekleştirildi.


Güneş enerjili tekne olan SATEK, alternatif enerji kaynaklarına olan ilgiyi arttırma ve toplumsal bilinci bu yöne sevk etme amacıyla 2006’nın Ağustos ayında Muğla’da üretildi. Büyük bir kısmını Marmaris’te üretilen tekne için gereken teknik donanım ve maddi kaynak TÜBİTAK, Sakarya Üniversitesi ve Marmaris’teki 2 sponsor firma tarafından karşılandı.


SATEK, 5,36 metre uzunluğunda 1,96 metre enindedir, 90 cm freeboard, 1 metre draft yüksekliğine sahiptir. Üzerinde toplam 800 wh’lık güneş gözesi, 14208 wh’lık itiş gücü saklama bataryası, 1660 wh’lık servis bataryası bulunmaktadır.


Sabit mıknatıslı doğru akım elektrik motorunun gücü bir şanzıman aracılığıyla 2’ye 1 oranında azaltılarak pervaneye hareket verilmektedir. Teknenin sağa sola dönüşleri ve ileri geri hareketi sadece bir joystick ile kontrol edilmekte olup istenilen bir değerde kararlı halde sürekli seyredecek mikrodenetleyicili bir kontrol sistemine sahiptir.


Üretime geçilebilmesi için öncelikle güneş gözelerinin bulması gerekmekteydi. Gerekli olan güneş gözeleri
SAGUAR X4 adlı araçtan temin edildi. Güneş gözeleri TÜBİTAK’ın Formula G 2005 için bize bağışlamış olduğu ödenekle alınmıştı.


Bu parçalar
Marmaris’e taşındı. Proje için uygun görünen ve sponsorlar tarafından takıma bağışlanan ve bir yelkenli tekne uygun şekilde biçimlendirildi ve ardından üzerine yeni tasarım inşa edildi. Yaklaşık 1 ay süre içinde tekne suya inmeye hazır hale geldi.


3 Ekim 2006
tarihinde Marmaris Sahil Güvenlik Komutanlığından denize indirilen SATEK, 4 gün boyunca testlerin yapılması için Marmaris koyunda kaldı. Tüm testler başarılı sonuçlandı ve tekne Sakarya'ya getirildi.


SATEK'i üreten Sakarya Üniversitesi İleri Teknolojiler Uygulama Topluluğunun amacı alternatif enerji kaynaklarını Türkiye ve Dünya gündemine etkili bir biçimde taşımak, tek seçeneğin petrol olmadığını, Türkiye’nin rüzgâr ve güneş enerjisi potansiyelini hatırlatmak ve doğanın yenilenebilir enerji kaynakları ile kirlenmediğini tekrar göstermekti.


1- Üzerinde güneşten alınan elektriksel enerjinin, mekanik enerjiye dönüşümünü sağlayan sabit mıknatıslı bir elektrik motoru olan ve nominal 10 deniz mili hızla seyreden, dalgalara karşı kararlı bir teknedir.

2- Güneşli günlerde düşük hızla gece ve gündüz hiç durmadan yol alabilmektedir.

3- 800 wh giriş sağlayan güneş gözelerine sahiptir.

4- 14208 wh’lik itiş, 1660 wh’lık servis batarya odasına sahiptir.

5- Yön ve hareket kontrolü uçaklarda olduğu gibi bir joy-stick ile yapılmaktadır.

6- Kokpit kısmı su geçirmez olup araç genel amaçlı kullanım için kullanıcılara 12 V doğru ve 220 V alternatif akım (ev elektriği) sağlayabilmektedir.

7- Aktarma ve yönlendirme organları SATEK için özel olarak tasarlandı.

8- SATEK, DTMF ve GPRS ile dünyanın herhangi bir yerinden kontrol edilebilecek elektronik devrelere sahiptir.


SATEK in Teknik Özellikleri:

Tasarım Adı: SATEK
Tasarım Süresi: 1 Ay
Üretim Süresi: 1 Ay
Toplam Üretim Maliyeti: 17.000YTL

Mürettebat: 5
Tekne Uzunluğu: 536 cm
Tekne Eni: 196 cm
Freeboard: 90 cm
Draft Yüksekliği: 100 cm

Motor Sayısı: 1
Motor Tipi: DC Sabit Mıknatıs
Motor Ağırlığı: 11 kg
Tepe Gücü: 10 Beygir
Sürekli güç çıkışı: 8 Beygir
Operasyon Gerilimi: 48 V

MPPT gerilim girişi: 72–80 Volt
MPPT gerilim çıkışı: 48 Volt
MPPT akım çıkışı: Güneşe bağlı değişken

Güneş Paneli Sayısı: 16
Tek Panel Tepe Gerilimi: 16,7 Volt
Tek Panel Tepe Akımı: 3,1 Amper
Toplam Teorik Güç Çıkışı: 800 wH
Öğle vakti pratik güç çıkışı: 500–600 wH

Batarya Tipi: Kurşun Asit
Batarya Kapasitesi: 14.208Watt
Batarya Gerilimi: 48 V
Hücre Sayısı: 16

SATEK Ek Özellikleri:

• 12 V DC ve 220 V AC gerilim,
• Uzaktan Kontrol Edilebilme,
• Joy-stick ile Yön Kontrolü,
• Su geçirmez kokpit.


Sponsorlar:

Sakarya Üniversitesi
TÜBİTAK
Barış Motor
Yaman Yılmaz Mühendislik

http://tr.wikipedia.org/wiki/SATEK

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

4/10/2009 - NÜFUS POLİTİKASI

Kategori: Cografya 11

NÜFUS POLİTİKASI


Günümüzde fakir ve zengin ülkeler arasındaki farklılıklar nispi olarak genişlerken, dünyadaki nüfus patlaması nedeniyle artan üretimin yarıdan fazlası, mevcut yaşam standardının sürdürülmesine harcanmaktadır. Gerçekten dünya nüfusu, tarihin hiçbir döneminde görülmeyen hızla yılda % 2 oranında artmaktadır. Özellikle azgelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra görülen yüksek nüfus artış hızından dolayı kalkınma ile nüfus artışları arasındaki ilişki ilginç bir nitelik kazanmıştır. Gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı genellikle % 1 dolaylarında iken, bu oran azgelişmiş ülkelerde % 2,5’tir. Hızlı nüfus artışı, bu ülkelerde kişi başına düşen geliri etkileme, tasarrufları kısıtlama, üretim yapısını değiştirme, işsizliği artırma gibi sosyo-ekonomik sorunlar doğurmaktadır.

 

Fazla nüfusu tanımlamakta genellikle şu dört unsur kullanılmaktadır:
-- Kişi başına düşen üretimin nüfusa oranla yüksek olması
-- Ülkede, gıda ürünleri ithal etmeden beslenebilecek düzeyden daha çok nüfus bulunması
-- Ülkenin nüfusundaki değişmenin toplam hasıla üzerinde etken olmaması
-- Hızlı nüfus artışından dolayı ülkenin kaynaklarının yeri doldurulmaz biçimde tüketilmesi.

Yukarıda sayılan bu özellikler aynı zamanda azgelişmişliğin de ana göstergeleridir. Nüfus politikasına nüfus-gelir açısından yaklaştığımızda, yüksek gelirle doğum oranları arasında yakın bir ilişkinin bulunduğu görülmektedir. Gerçekten de sanayileşme ile birlikte gelir düzeyi yükselirken, doğum oranları düşmektedir. Bunun sonucunda doğum oranları gelişmiş ülkelerde düşük, azgelişmiş ülkelerde ise yüksektir. Gelir artışı ile birlikte doğum oranlarının düşmesinin nedenlerini şu şekilde açıklayabiliriz:

-- Tarım sahalarında belli bir yaştan sonra çocuklar, işgücü olarak kullanılmaktadır. Tarımsal yapıdan uzaklaşıldıkça çocuk bir üretim faktörü olmaktan çıkmaktadır. Kentlerde çocuklardan işgücü olarak yararlanma, iktisadi gelişme ve sosyal tedbirler nedeniyle hemen hemen imkansızdır.
-- İktisadi gelişme ile birlikte çocuğun eğitim ve diğer masrafları artmaktadır. Çocuk, ailenin gelir düzeyi yükseldikçe, onlara daha pahalıya mal olmaktadır.
-- Kentlerde konut sorunu ailede çocuk sayısını kısıtlamaktadır.
-- Yeni bir dünya görüşü içinde, değişen değerlere iyi uyum sağlayabilmek için ebeveynlerin kendilerini yetiştirme gerekliliğini duyması, boş zamanı değerlendirmede karşılaşılan yenilikler gibi nedenlerle aileler daha az çocuk sahibi olmayı yeğlemektedir.
-- Eğitim süresinin uzaması, erken yaşta evlenme olanaklarını azaltmaktadır.
-- Gelişmiş ekonomilerde çok çocuğa sahip olmak çocuklara daha iyi koşullar sağlamak olanağını azaltmaktadır.
-- Sosyal çevre ve düşünceye karşın, iktisadi gelişme ile doğum oranlarının değiştiği görülmektedir.

 

Örneğin, Japonya’da, geleneklere bağlı olunmasına karşın, doğum oranları azalmaktadır.
Doğum oranları açısından gelişmiş ülkeler ile azgelişmiş ülkeler arasında büyük farklılıklar bulunmasına karşılık, ölüm oranları söz konusu olduğunda, bu fark azalmaktadır. Azgelişmiş ülkelerde ölüm oranı genellikle binde 10-12 civarında iken, gelişmiş ülkelerde bu oran yaklaşık binde 6-8’dir.


Geçen yüzyılın nüfus politikasında ölümlerin asgari geçim düzeyi ile ilgili olduğu düşüncesi egemen iken, günümüzde ölüm oranlarının düşmesine ekonomik gelişmenin büyük etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır.


Avrupa’nın sanayileşme döneminde ölüm oranlarının azalışı, gelir artışına bağlı olduğu için, yavaş olmuştur. Ayrıca, sanayi devriminde kapitalist yönetimlerin işçi sağlığını günümüzdeki kadar önemle ele almamaları da ölüm oranlarının yüksek olmasında rol oynamıştır.


Öte yandan tıbbın ilerlemesi ile salgın hastalıkların önlenmesi, sağlık hizmetleri ve ilaç temininin (örneğin DDT) büyük masraflara yol açması azgelişmiş ülkelerde ölüm oranının düşmesinde etkin bir rol oynamıştır. Ayrıca uluslararası sağlık örgütlerinin etkin çalışmalarının da bu konuda büyük katkıları olmuştur. özetle, azgelişmiş ülkelerde ölüm oranları iktisadi gelişmeye bağlı olmaksızın düşmesine karşılık doğum oranları iktisadi gelişmeye sıkı sıkıya bağlıdır.


Ulusal gelirin reel olarak artırılmasının nüfus artış oranı ile ilgili olması nedeniyle uluslararası kuruluşlar azgelişmiş ülkelerde kalkınmayı gerçekleştirmek için nüfus artış hızını düşürecek politikalar uygulanması gerektiğini savunmaktadır. Gerçekten nüfus artış hızının azaltılması, kişi başına ulusal gelirin yükselmesini sağlayacaktır. Zira, nüfus artış oranı düşünce, kişi başına gelirin büyüme oranı artar. Ayrıca nüfus artış hızının azaltılması, ülkedeki toplam tasarrufları etkilemektedir.


Tasarruf, gelirin fonksiyonu olarak kabul edildiğine göre, daha az nüfusla aynı gelir düzeyinde daha çok tasarruf yapılabilecektir. Tasarrufların artması ise ülkede sermaye birikimini hızlandıracaktır.


Diğer taraftan, nüfus artış hızının düşürülmesi, konut, okul, hastane, yol gibi sosyal yatırımlara, toplam yatırımlar içindeki payını azaltmak olanağı da sağlayacaktır. Bu durumda sermaye/hasıla oranı düşeceğinden yıllık gelir büyüme oranı daha yüksek olacaktır.


Yukarıda açıklanan nedenlerle, doğum oranının düşürülmesi için azgelişmiş ülkelere nüfus planlamasına geçmeleri salık verilmektedir. Nüfus planlaması, temelde ailelerin istedikleri zaman ve istedikleri sayıda çocuk sahibi olabilmelerine devlet örgütlerinin yardım etmesidir.


Konuya, sanayileşme süreci içinde doğum oranlarının azalma nedenleri açısından yaklaştığımızda, sanayileşme ve dolayısıyla kentleşmenin doğum oranlarını düşürdüğü görülmektedir. Tarımsal yapı ve bu yörelerde yerleşme oranı yüksekse doğum oranlarının azaltılması mümkün olmamaktadır. Bunun en tipik örneğini Türkiye’de köysel ve kentsel yörelerdeki doğum oranlarının farklılıklarında görmek mümkündür.


Sanayileşme ile nüfus arasındaki ilişkiyi şu şekilde özetleyebiliriz:

Gelire bağlı olmadan, salgın hastalıklara karşı açılan etkin savaş sonucu, azgelişmiş ülkelerde ölüm oranları hızla düşmüştür. Fakat doğum oranları yukarıda açıklanan nedenlerle hemen hemen hiç değişmediğinden, bu ülkelerde bir nüfus patlaması meydana gelmiştir. Bu hızlı nüfus artışını nüfus planlaması ile etkin bir biçimde azaltma olanağı yoktur. Çünkü, sanayileşme ve kentleşme gerçekleşmeden, bir başka deyişle nüfus politikalarında çocuk üretim faktörü olmak yerine tüketim aracı haline gelmedikçe doğum oranlarında büyük bir düşme olanak dışıdır. Görüldüğü gibi nüfus politikaları özellikle azgelişmiş ülkeler açısından büyük önem taşımaktadır.

http://www.malihaber.com/modules.php?name=Encyclopedia&op=content&tid=1352

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

4/8/2009 - ELEKTRİK ÜRETECİ

Kategori: Cografya 11

ELEKTRİK ÜRETECİ

Dünya tarihi açısından bakıldığında elektriğin bulunuşu bir kırılma noktası olma özelliğindedir. Elektriğin bulunmasını takiben binlerce yeni buluş peşpeşe ortaya konularak teknolojinin gelişiminde bir çığır açılmıştır.

Elektrik akımı iletken veya yarı iletken bir tel üzerinde elektriksel yüklerin hareketi olarak tanımlanabilir. İletkenin belirli bir noktasından bir saniyede geçen yük miktarı akım olarak belirtilir ve
Amper birimi kullanılır.


Elektrik akımının oluşması için iletkenin iki ucu arasında bir enerji farkı bulunması gerekir. Bu fark
potansiyel fark veya gerilim olarak adlandırılır. Gerilim birimi Volt'tur.

Akımın yönü itibarıyla iki tür akım vardır. Doğru akım olarak adlandırılan akım tek yönlüdür ve piller ve aküler tarafından oluşturulur. Evlerde kullandığımız elektrik türü olan alternatif akım ise saniyede 50 defa yön değiştirecek şekilde üretilmektedir. Alternatif akım döner eksene sahip jeneratörler tarafından üretilir.

Elektrik akımının bu hareketi parçacık düzeyinde olsa da akımın büyüklüğüne bağlı olarak belirli bir enerji barındırır. İşte bu enerji evlerimizdeki elektrikli aletlerin çalışmasından tutun da fabrikalar dahi pek çok hareketli aksamın işlemesine kadar bir çok alanda kuvvet sağlayıcı olarak kullanılır. Dünyada kullanılan tüm enerji türleri içinde elektrik enerjisinin oranı 1929'da %12 seviyelerindeyken 90'lı yılarda bu oran %35'lere çıkmıştır. Bunun sebebi diğer enerji türlerinden farklı olarak kullanımının çok kolay olmasıdır.

Bununla beraber elektriğin bir enerji kaynağı olarak bazı dezavantajları da vardır. Diğer enerji türlerinden farklı olarak elektrik enerjisini depolamak neredeyse imkansızdır.

 

Depolanamama sorunu elektriği üretim alanlarından hatlar yardımıyla istenilen bölgelere taşınması gibi pahalı bir sonuç doğurmuştur.

Elektrik enerjisi sadece dönüştürülebilir düzeneklerle dolaylı yoldan depolanabilmektedir. Bu da ancak küçük çaplı kullanımlar için yeterli olmaktadır; Akü ve pillerde kimyasal enerji olarak depolanan enerji, reaksiyonların başlamasıyla elektrik enerjisi olarak açığa çıkmaktadır.

Elektrik sadece fiziksel evrenin bir bileşeni değildir. Canlıların doğasında da elektrik akımı biyolojik faaliyetler için kullanılmaktadır. Özellikle sinir hücreleri arasındaki iletişim elektrik akımı yoluyla olmaktadır. Elektrokinetiğin de başlangıcı sayılan 1790 tarihi olayda Kalvani farklı iki maddenin temasıyla bir kurbağanın bacağının hareket ettiğini göstermiştir. Bu deneyimle başlayan ve elektrofizyoloji denilen bilim dalı canlıların bünyesinde elektrik akımının etkilerini inceleyen bilim dalıdır.

Türkiye'nin ilk elektrik üreteci 1902 yılında Mersin-Tarsus'ta tesis edilen, bir su değirmenine bağlanmış bir dinamodur.
Bu dinamo 2 kW gücündeydi. Sonraki yıllarda yapılan barajlarla beraber elektrik enerjisi üretme miktarımız programlı bir alana girmiştir. 1913 yılında İstanbul’da yapılan Silahtarağa santralının kurulmasıyla ciddi anlamda ilk elektriklendirme gerçekleştirilmiştir. Termik santraller ve yakın yıllarda rüzgar türbinleri ülkemizde elektrik enerjisi elde etmek için kullanılmaktadır.

Türkiye'de 2006 yılı III. döneminde elektrik üretimi 34.306 GWh olarak gerçekleşmiştir. Elektrik enerjisinin %41,23'ü sanayide, %23,81'i meskenlerde, %15,85'i ticarethanelerde, %4,14'ü tarımsal sulamada, %3,52'si resmi dairelerde, %2,06'sı sokak aydınlatmasında, %1,81'i şantiyelerde ve %7,58'i ise diğer ve doğrudan satışlar olarak tüketilmiştir

 

www.cografyam.net

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

15/5/2009 - KARBON DÖNGÜSÜ

Kategori: Cografya 11

KARBON DÖNGÜSÜ

 


Canlı yapısının en önemli elementlerinden birisi karbondur.Bütün organik bileşiklerin temel yapı elemanıdır.Bunun için canlı organizmalar karbonlu bileşikleri kullanmak zorundadırlar.

 

Karbon doğada hem mineral biçiminde (kömür,elmas,gaz halinde ya da suda çözünmüş durumda karbondioksit olarak) hem de organik biçimde (canlı varlıklarca oluşturulan moleküllerde) bulunur.Yeşil bitkiler güneşten gelen ışık ve doğadan absorbe ettikleri su ve karbondioksit molekülleri ile organik maddeleri sentezlerler.

 

Bazı bakteriler ise besini kemosentez yoluyla üretirler.Bitki ve bazı bakterilerin sentezlediği organik maddeler arasında karbonhidrat önemli bir yer tutar. Karbonhidratları ve türevlerini,saprofit bakteriler absorbe ederek ve hayvanlar besin olarak tüketerek solunumda kullanmaları sonucu atmosfere serbest karbondioksit bırakırlar.

Gerek hayvanların gerekse mikroorganizmaların ölümleri sonucunda, toprakta ayrışmayabaşlayan vücut yapıları, metan bakterileri tarafından ayrıştırılarak CO' ye dönüştürülür ve atmosfere serbest olarak bırakılır.Şemada görüldüğü gibi CO , ışık ve su varlığında tekrar bitkiler tarafından fotosentez reaksiyonlarında kullanılır.

Bunun dışında bitki ve hayvan ölüleri, toprağın çok derinlerinde, yüksek basınç ve sıcaklık etkisi altında petrol ve kömür gibi yapılara dönüşebilirler.Petrol ve kömür, insanlar tarafından enerji ihtiyaçları için kullanılırken yine açığa karbondioksit (CO ) ve karbonmonoksit (CO) gazları çıkar.

 

ALINTIDIR.
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

14/5/2009 - BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİN TANIMI VE ÖNEMİ

Kategori: Cografya 11

BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİN TANIMI
                     VE ÖNEMİ

 

Biyolojik çeşitlilik terimi özellikle son yıllarda çok sık kullanılmaya başlanmıştır.Bir yörede yetişen, yaşayan canlıların (mikroskobik-mikroskobik) tümü o yerin biyolojik çeşitliliğini oluşturur. Diğer bir deyişle biyolojik çeşitlilik “Yeryüzündeki Yaşamın Çeşitliliği” olarak da tanımlanır. Bu terim bazı yayınlarda Biyolojik Zenginlik şeklinde de ifade edilmektedir.

 

Özellikle 20 yy. da dünyanın insan popülâsyonunun hızla artarak yüzyılın sonunda 6
Milyar’a ulaşması,
bu nüfusun beslenmesi için alınan önlemler (aşırı sulama, gübre,
pestisid kullanımı vb.) yanında diğer modern gereksinimlerinin de karşılanması için
gerekli bütün konuları kapsayan sanayileşme, önemli çevre orunlarını
da birlikte
getirmiştir. Bu sorunların
ortaya çıkardığı sonuçlar çevreye ve onun önemli bir öğesi
olan canlı Organizmalara etki etmiş ve jeolojik devirler içinde değişik ekolojik olaylar
sonucu
ortadan kalkan canlı türlerindeki azalış, son yüzyılda insanın neden olduğu çevre
sorunları sonucu
gittikçe şiddetlenerek artmaya başlamıştır.

 

Bu nedenledir ki, önceleri bilimsel yayınlarda söz edilen çevre sorunları ve bunlarla sıkı ilişkili olan biyolojik çeşitlilik veya zenginlik kavramı, özellikle 1980li yıllardan sonra politik metinlerde bile kullanılmaya başlanmıştır.

 

Çeşitlilik, biyolojik sistemlerin en önemli özelliklerinden birisidir. Cansız olan madde ve parçaçıkların sayısı sınırlı olmakla birlikte, canlıların yapıları ve çeşitleri çok fazladır. Bir hücreli canlılar bile bir elektron mikroskop altında incelendiğinde yapısında akıl almaz bir çeşitlilik fark edilir. Canlı türlerinin sayısı üzerindeki tahminler ise 5 ile 50 milyon adet arasında değişmektedir. Bu da bir yerin biyolojik zenginliğini oluşturan canlı organizmaların ne denli zengin olduğunu göstermektedir.

 

Tahminler bu kadar olmakla birlikte halen bilim alemine tanıtılan canlı türlerinin sayısı 1.7 milyon tür civarındadır. Çok sayıda tür yeni keşifleri beklemektedir.

 

Biyolojik çeşitlilik kavramı, komplex yapısından dolayı zor anlaşıldığı için başlangıçta tür zenginliğini açıklamak için kullanılmıştır. Zamanımızdaki modern kapsamında biyolojik çeşitlilik kavramı içine:

a)  Genetik çeşitlilik,

b)    Tür çeşitliliği,

c)   Ekolojik (yaşam alanlarının ) çeşitlilik, girmektedir.

 

A. Genetik Çeşitlilik:

Bu kavram “Türler ve populasyonlar arasında ve içindeki kalıtsal varyasyonlardır şeklinde tanımlanabilirse de bazı yazarlar “bir türün gen havuzundaki kalıtsal bilginin çeşitliliği, zenginliği olarak da tanımlamaktadırlar.

 

Türlerde genetik bilgiler olağanüstü boyuttadır.

 

Genlerin sayısı bakterilerde 1000, mantarlarda 10.000, Çiçekli bitkilerde ise 400.000 in üzerindedir. Memelilerden olan ev faresinde (Mus musculus) yaklaşık 100.000 gen vardır.

 

 

Her türde bulunan genetik bilgiler doğal seleksiyonun çok uzun ve komplex sürecinin bir sonucudur. Bu genler, şartlar değişince, mutasyona: değişime uğrayabilir. Türlerin belirli şartlara uyum sağlaması için genetik çeşitliliklerinin çok olması gerekir.

 

İnsan etkisi ile doğal canlıların popülâsyonları parçalanmakta ve ufalmaktadır. Ufalan bu popülâsyonlarda kaybolan fertlerdeki genetik bilgiler bir daha geri gelmemek üzere ortadan kalkmaktadır. Özetle genetik çeşitlilik yenilenemeyen kaynaklardandır.

      

B. Tür Çeşitliliği:

 

Belli bir alan içindeki farklı türlerin sayısı ve sıklığı” olarak tanımlanır. Canlılığın dünya yüzünde meydana çıkışı yaklaşık 3.5-4 milyar yıl kadar öncedir. Bu süre içinde dünya çeşitli jeolojik devirler geçirmiş ve bu devirlerde değişik bitki ve hayvanlar dünya yüzünde yaşamış ve bazıları (örneğin Dinozor’lar) doğal sebeplerle ortadan kalkmıştır.

 

Dünyada bütün jeolojik zamanlar içinde 10.000 kadar çıplak tohumlu bitki (Gymnospermae) yaşadığı bilinmekte ise de zamanımızda bu bitki grubundan ancak 800 tür yetişmektedir.

 

Bir yöredeki tür zenginliği konusunda 2 ana kural geçerlidir:

 

Çevre koşulları ne kadar çok değişken ise o yörede bulunan türlerin sayısı da o kadar çoktur. Ancak tür popülâsyonları içinde birey sayısı azdır.

 

Çevre koşulları ne kadar tek yönlü ve değişken değil ise o yöredeki toplam tür sayısı azdır. Ancak tür popülasyonları içinde birey zenginliği görülür.

 

C. Ekolojik (Yaşam Alanlarının) Çeşitliliği:

 

Ekolojik çeşitlilik belirli bir bölgedeki farklı ekosistemler, tür toplulukları ve bu tür topluluklarının içindeki tür sayıları olarak tanımlanmaktadır.

 

Bir ülke ve yörede habitat şartları, yaşam ortamları ne kadar çeşitli ise bu zenginlik o yörede yaşayan, yetişen türlerin çeşitliliğine de etki eder. Örneğin orta Anadolu bölgemizde yaygın olan bozkır ekosisteminde dağ ve ova bozkırları bulunur ki bu iki farklı ekosistemin canlıları birbirinden farklıdır.

 

Bu iki ana sistem dışında özellikle Tuz gölü çevresinde, gölün etrafını bir kuşak gibi çeviren tuzcul alanlarda ise, tuz seven (halofitik) bitkilerden.oluşan farklı bir vejetasyon kompozisyonuna rastlanır. İşte bu yaşam alanı farklılığı orta Anadolu flora ve vejetasyonunu zenginleştiren unsurlardan birisidir.

 

Ülkemiz, geneli çok çeşitli ekosistemlerin veya ekolojik açıdan farklı özellikteki (orman, bozkır, tuzcul, çeşitli özellikte su ortamları, tatlı, tuzlu, eksi su gölleri, nehirler, denizler, ova, kumul, ağ vb.) sistemlerine sahip bir ülkedir. İşte bu farklılık, çeşitlilik ve zenginlik, tür çeşitliliğine de yansır ve bu özelliği nedeni ile Türkiye, “biyolojik çeşitlilik açısından, bir ülkeden çok bir kıta özelliği gösteren ülkelerden” birisi olarak bilinir.

 

Biyolojik Çeşitliliğin İnsan Hayatında Yaşamsal Önemi

 

Canlı organizmalar doğa için vazgeçilemeyecek canlılardır. Örneğin bitkiler, hayvanlara besin olmaları ve insanların onları çok değişik amaçlarla kullanmaları yanında dünya atmosferinde oksijen ve CO2 dengesini sağlamaları, yani bir Oksijen üretici olmaları açısından vazgeçilemez canlılardır. Ayrıca ekosistem içinde canlıların hepsinin kendine göre bir görevleri vardır.

 

Bitkilerin oksijen üretimi ve besin zincirinin ilk halkasını oluşturmaları yanında hayvanlar arasındaki enerji alışverişinin sağlanması da önemlidir. Bu etkileşim içinde canlı türlerinden herhangibirine verilecek zarar bütün sisteme zarar vermekte ve doğadaki yaşam dengesini bozabilmektedir.

 

Yıllar evvel adada sıtma’yı önlemek için sivrisineklere savaş açılır ve geniş alanlara DDT serpilir. Yöreye özgü (endemik) bir kertenkele türü bu sivrisineklerle beslenmektedir. Kertenkeleler ilacın etkisindeki sivrisinekleri, evcil ve yabani kediler ise bu kertenkeleleri yemektedirler. Neticede bütün kediler ölmüş, dolayısı ile fareler anormal çoğalmış ve halk sıtma yerine daha amansız bir hastalık olan veba’dan kırılmaya başlamıştır.

 

Dünyada yaşayan bitki türlerinden en iyimser bir tahminle ancak % 10 ‘unun insanların ne gibi işlerine yarayabileceği bilinmektedir. Geri kalanı hakkında bilgimiz yoktur. Henüz hakkında bilgi sahibi olmadığımız bir türün ortadan kalkması, onun genetik yapısının, bilgisinin dünya yüzünden silinmesine yol açacak ve böylece insanlık belki de önemli bir hastalığın tedavi fırsatını kaybedilecektir

 

Özellikle bitkilerden çeşitli maddeler (sanayi yağları, boyalar vb.) elde edilmektedir. Örneğin yağ bitkileri açısından henüz yağ bitkilerinin çoğu henüz incelenmemiştir. İleride oluşacak yağ açıkları yeni yağ bitkilerinin bulunuşu ile karşılanabilir.

 

Diğer yandan halen kullanılan kültür bitkilerinin atalarındaki gen havuzlarının korunması çok önemlidir. Buğday, Mısır, Pirinç ve diğer kültür bitkilerinin ataları ile bunların yakın akrabaları, ileride yapılacak gen transferleri ile daha sağlıklı ve çevre şartlarına dayanıklı kültür ırklarının yaratılmasına olanak sağlamaları açısından önemlidirler ve son yıllarda bunların korunmaları için ciddi önlemler alınmaktadır.

 

Türkiye’nin Biyolojik Zenginliği:

 

Ülkemiz çok çeşitli çevreyle ilgili açıdan farklı özelliklere, farklı ekosistemlere sahip olduğu için, bu zenginlik biyolojik yapısına da yansımış ve çok zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip olmuştur. Biyolojik açıdan en zengin biyolojik kompozisyona sahip Tropikal kuşak ülkeleri bir tarafa bırakılırsa, ülkemiz içinde bulunduğu ılıman kuşak ülkeleri içinde, bir kıta büyüklüğünde olan USA hariç, biyolojik çeşitliliği ile dikkat çeken ülkelerin başında gelir.

 

Ülkemiz biyolojik zenginliğinin meydana çıkarılması amacı ile yapılan faunistik ve floristik çalışmaların tarihi, diğer dünya ülkeleri ile kıyaslandığında, çok yenidir. Geçen yüzyıllarda daha çok Avrupalı doğa bilimcileri tarafından gerçekleştirilen bu çalışmalar nihayet geçen yüzyılın ortalarında yerli bilim adamlarımız tarafından gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Bu nedenle Türkiye Florası ve Faunası bilgiler çok sınırlıdır.

 

Türkiye bitkileri, yalnız Eğrelti ve tohumlu bitkilerini kapsayan ve tam adı “Türkiye ve Doğu Eğe Adaları Florası” olan 9 ana ve 2 ek ciltten oluşan 11 ciltlik bir kitap, İngiliz botanikçisi P. H. Davis editörlüğünde İskoçya’nın Edinburgh Kraliyet Botanik Bahçesinde 1965–1988 yılları arasında yayınlanmıştır. Eserin son ve 2.. ek cildi ise Türk botanikçilerinin editörlüğünde ve TÜBİTAK desteği ile memleketimizde hazırlanmış ve eserin diğer ciltlerini de yayınlayan Edinburgh University Yayınevi tarafından 2000 yılında yayınlanmıştır. Bu nedenle bu kitap kapsamındaki bitki grupları, diğer bitkilerimiz ve hayvanlarımıza göre daha iyi bilinmektedir.

 

Bu kitabın son cildi yayınlandıktan sonra aradan geçen 7 yıl içinde ülkemizde yeni türler yayınlanmaya devam etmektedir. Bu kitap ve yayınlanan son makalelerden elde edilen bilgilere göre ülkemizin iletim damarlı bitkileri (Eğrelti ve tohumlu bitkiler) yaklaşık 9.500 tür’e ulaşmış bulunmaktadır. Bunlardan 3500 kadarı endemik olup, dünyada yalnız Türkiye Cumhuriyeti siyasi sınırları içinde yetişirler. Bu sayı diğer ülkelerden çok Avrupa kıtası ile kıyaslanabilir. Avrupa kıtasında toplam 13.000 civarında tohumlu bitki türü yetiştiği ve çeşitli ülkelere endemik olan türlerin sayılarının toplamının 3.000 civarında olduğu bilinmektedir.Kitapları yazılmadığı için, onlar hakkındaki bilgilerimiz henüz eksiktir. Ülkemizde yaşayan hayvan türü sayısının şu ana kadar saptananlar 40.000 civarında olduğu sanılmakla birlikte, ileride yapılacak yeni buluşlarla   bu sayının, Avrupa kıtasındaki hayvan sayısı olan, 60.000 civarına ulaşabileceği düşülmektedir.

 

Biyolojik Çeşitliliğin Korunması:

 

Biyolojik çeşitliliğin korunması ekonomik, ekolojik, estetik ve etik nedenleri vardır. Bu nedenle buna dört E kuralı a denir:

 

a. Ekonomik açıdan canlılara bakıldığında yiyecek, giyecek, içecek, ilaç, endüstride kullanılan pek çok madde canlılardan elde edilmektedir. Her canlı türünün kendine has olan genetik materyali bitki ve hayvan ıslahının ana hammaddesidir. Bugünkü bilgilerimize göre yararsız veya zararlı olarak bilinen bir canlı türünün ileriki yıllarda “her herde deva “olabileceğini keşfedebiliriz.

 

b. Ekolojik açıdan bir tütün kaybolması o ekosistemde o türe doğrudan veya dolaylı olarak bağımlı olan türlerin hızlı bir şekilde kaybolması demektir. Bir ekosistemdeki türler birbirleri ile değişik açılardan ilişki içinde olup aralarında enerji alış verişi vardır. Özellikle önemli türlerin ortadan kaldırılması, diğer türlerin kaybolmasındaki hızı artırır ve ekosistemlerin çökmesine sebeb olabilir.

 

   c. Estetik açıdan doğadaki çeşitlilik insan kültürüne renk ve çeşni katmaktadır. Kişilerin yaratma güçleri etrafındaki canlı ve cansız varlıkların çeşitliliği ile orantılı olarak artmaktadır. Örneğin biyolijik çeşitlilik açısından zengin bir yörede (orman’da) yaşayan bir kişinin yaratıcılığı, aynı açıdan fakir bir yerde (çöl’de) yaşayana göre daha fazladır.

 

d. Etik ve moral açıdan bakılırsa her canlı türünün yaşama ve neslini devam ettirme hakkı vardır.

 

 

Dünyanın biyolojik çeşitliliğini oluşturan bitki, hayvan ve mikroorganizma türleri ile bunların çeşitleri ve oluşturdukları topluluklar (populasyon ve komuniteler), doğal dengenin korunmasında büyük etkiye sahiptirler. Yediğimiz besinleri, soluduğumuz oksijeni ve diğer birçok gereksinimimizi sağlayan biyosfer, günlük atıklarımızı zararsız duruma getirmede de büyük uğraş verir. Biyosfer, ömrü boyunca, hiçbir periyotta, bugünkü kadar tahribe uğramamıştır.

 

Bir yandan fiziki ve kimyasal özellikleri değişirken, diğer yandan canlı türü sayılarında da önemli azalış yaşanmıştır. Türlerin yok oluşu yalnız insanların etkisi ile değil doğal yollarla da oluşan bir olaydır. Bununla birlikte, insanın neden olduğu kayıplar, doğal nedenlere dayalı yok olmayı hızlandırmış ve çok geride bırakmıştır.

 

Örneğin bundan 3.5 milyon yıl önce memelilerdeki yok oluş hızı yüzyılda 0.01 iken günümüzde 145'e çıkmıştır. Yani 3.5 milyon yıl önce 1000 yılda 1 tür yok olurken, günümüzdeki çevresel bozulmalar nedeni ile bu sayının 10.000 olacağı, 2000'li yıllarda ise 20.000, hatta 50.000'e ulaşacağı sanılmaktadır.

 

Genel anlamı ile Doğa olarak tanımlanan dünya ekosistemi nasıl korunur?" sorusunun doğal yanıtı, “tüm dünya ekosistemini korumaktır” ise de, günümüz koşullarında ekosferi bir bütün olarak korumak olanaksızdır. Bu nedenle en iyi yöntemin, türler ve tür toplulukları ile yaşadıkları habitatların korunması şeklinde olacağı konusunda herkes fikir birliği içindedir

 

Canlılar genel olarak IN-SITU (yerinde) veya EX-SITU (üremeye yarayan parçaları, diasporları toplanarak yetiştikleri doğal habitatlar dışında saklanıp veya yetiştirilerek) korunurlar. IN-SITU koruma şekillerinden örnekler aşağıda verilmektedir. EX-SITU koruma ise bitki tohumlarının toplanıp belirli aşamalardan geçirilip tohum bankalarında saklanarak korunması; ayrıca yine bitki tohum ve diğer üreme parçalarının doğadan toplanarak botanik bahçelerinde yetiştirilmesi şeklinde olmaktadır.

 

Türlerin ve Tür Topluklarının Korunması

 

Canlı türleri ülkelerin gelişiminde gittikçe artan bir role sahip olacağa benzemektedir. Bir ülkede yetişen türler ekonomik değerlerinin yanında, ekolojik, çevre sağlığı, estetik, eğitim ve turistik yönden de önem taşır. Bir türün yaşadığı yerde, habitatında, cansız çevresinden başka, bir de canlı çevresi ve ilişkide olduğu canlılar vardır. Bu nedenle korumayı düşündüğümüz türü korurken, onun çevresini de korumuş oluruz.

 

Doğal Alanların Korunması (IN-SITU Koruma)

 

Doğal alanların korunması, yalnız o alanlar değil, insanlık için de büyük önem taşır. Örneğin bir zamanlar çeşitli nedenlerle (sıtmayı önlemek, tarım alanları elde etmek v.b.) kurutulan ancak bunun zararlı olduğu anlaşılan zamanımızda tekrar ihya edilmeye uğraşılan sulak alanların durumu tipik örnektir. Bu alanlar sadece ilginç türleri barındırmakla kalmaz, aynı zamanda insanlık için önemli bir çevre sorunu olan erozyonu önlemede, deniz ve göllerin erozyon sonucu dolmasını engellemede, yeraltı ve üstü su deposu oluşturmada büyük rol oynarlar. Bu nedenle sulak alanların önemlileri Ramsar Anlaşması ile korumaya alınmıştır. Böylece burada yaşayan türler, toplulukları ve ekosistem işlevi de korunmuş olmaktadır.

 

Konunun önemini anlayan dünya ülkeleri, yeryüzünde henüz bozulmamış, veya bozulmakla birlikte yeniden düzenlenebilir nitelikteki alanlarını koruma yarışına girmişlerdir.

 

Biyolojik açıdan öneme sahip ilginç alanların korunması çeşitli statülerde gerçekleştirilirler.

 

Bunlardan biyolojk çeşitliliğin korunması

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

BENİM HAKKIMDA

Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa orada güneş batıyor demektir.

coğrafyacı

BANNERİ SİTENİZE EKLEME KODU

SON YAZILARIM

DEVREZ ÇAYI
LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR HAFTASI
TÜRK HARF İNKILABI HAFTASI
DÜNYA TASARRUF GÜNÜ
KIZILAY HAFTASI
CUMHURİYET BAYRAMI
AVRUPA’NIN DAĞLARI
STAVROLİT
URANOTİL (URANOFAN)
TÜRKİYE’NİN HİDROELEKTRİK ENERJİ POTANSİYELİ
HUGO KASIRGASI
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GÜNÜ
ÜLKEMİZDEKİ MİLLİ PARKLAR LİSTESİ
YEŞİLIRMAK
GALENİT
MOLİBDENİT
DENİZALTI VOLKANLARI
KIZILIRMAK
AVRUPA’NIN DÜZLÜKLERİ
TARİHİ NÜKTELER-2

Gazeteler

BAĞLANTILARIM

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
COĞRAFYAM NET
ZÜLFİKAR ÖĞRETMEN FORMU
COĞRAFYA SAATİ
COĞRAFYA KULÜBÜ
COĞRAFYA SEVGİSİ
COĞRAFYA TUTKUDUR
COĞRAFYA TV
TÜRK COĞRAFYA KURUMU
ÜLKELER NET
COĞRAFYALAR COM
COĞRAFYAM ORG
COĞRAFYACIYIZ COM
E-COĞRAFYA
PROF.DR.RAMAZAN ÖZEY
COĞRAFYA DERSİM
NÜFUS PİRAMİTLERİ
COĞRAFYAMIZ NET
TÜRKCOĞRAFYA COM
FİZİKİ COĞRAFYA COM
COĞRAFYACI NET
COĞRAFYAM VE HAYAT
COĞRAFYA ÖĞRETMENİM
COĞRAFYA DÜNYASI
ATLAS DERGİSİ
COĞRAFYALİSE COM
SOSYAL DERSLERİ
DÜNYA DEPREMLERİ
MEB COĞRAFYA TV
COĞRAFİ ŞEKİLLER
TÜBİTAK
BİLİM TEKNİK
SAMANYOLU EĞİTİM KURUMLARI
ARİFİYE Ö.L.MEZUNLARI
MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI
EĞİTİM HABER
ÖĞRETMEN SAYFASI
ÖĞRETMEN SİTELERİ
ÖĞRETMENİN PUSULASI
ORHANGAZİ REHBERİ
ORHANGAZİ BELEDİYESİ
ORHANGAZİ GEN.TR
ORHANGAZİ WEB.TR
GEOBİLİM.COM
GENÇ BİLİM
BULUTSU ORG
İLİMSEL COM
COGRAFYADERSANESİ.BLOGSPOT
Esma-ul Husna
sitene ekle

KATEGORİLERİM

  • Avrupa Birligi
  • Belirli Gün ve Haftalar
  • Bitki Cografyasi
  • Cografya
  • Cografya 10
  • Cografya 11
  • Cografya 12
  • Cografya 9
  • Cografya Haberleri
  • Cografya ile ilgili makale ve arastirmalar
  • Cografya Siirleri
  • Cografya Soru Bankasi
  • Cografya Sunumlari
  • Cografya Video ve Animasyonlari
  • Cografyada ENler
  • Darica-Gebze-Kocaeli
  • Dis Kuvvetler
  • Egitim
  • Eglence
  • Ekoloji-Cevre
  • Ekonomik Cografya
  • Fotograflar
  • Guncel Haberler
  • Harita Bilgisi
  • Ic Kuvvetler
  • Iklim ve Bitki Ortusu
  • il il Turkiye
  • Ilginc Cografi Bilgiler
  • Kim Kimdir
  • Kozan Geyve Sakarya
  • Kuran-i Kerim ve Cografya
  • Madenler ve Enerji Kaynaklari
  • Nufus ve Yerlesme
  • Okunasi Yazilar
  • Orhangazi
  • Orhangazi CPL
  • Rehberlik Dosyalari
  • Sivil Savunma Kulubu
  • Siyasi Cografya
  • Spor
  • Tarih
  • Tarim ve Hayvancilik
  • Turizm
  • Turkiye
  • Turkiye Cografyasi
  • Ulasim
  • Ulkeler Cografyasi
  • Uzay Cografyasi
  • Uzay ve Gokyuzu Fotograflari
  • ARKADAŞLARIM

    BALKOVANI
    AspAvAyAsAr
    vakanuvis
    opalankok
    acizm1988
    alsancakkoyu
    sarozfatihi
    Rahmetli645
    yahsieli
    geograpy
    cografyadersanesi
    karakurum
    vatanseverpatriot
    polatalemdarkurtlarvadisi
    cografyamiz
    reef
    sakary54
    cografiegitim
    bloghertelden
    BilgisayarEgitimlerimiz
    gercekyasamdan
    herneysem
    marasili
    cografyaci10
    cografyapaylasim1
    zulfikar22
    gazgaz1
    ankakusum
    hilalliler
    nurdanhicyilmaz
    tekamul
    40ayak
    bilimyurdu
    bizimegemiz
    sarkilaridinle
    sohbetsevenler
    16dido61
    bengisutuna
    realozi

    ARKADAŞLARIMIN BANNERLERİ

    COGRAFYAMİZ
    vakanuvis
    gerçek yaşamdan
    EĞİTİM VE ÖĞRETMEN FORUMU