bayrak bayrak

(*SİTE İÇİ COĞRAFYA KONULARINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ*)

Cografya ile ilgili makale ve arastirmalar - COĞRAFYACI - Blogcu



COĞRAFYACI

ENGİN ŞALLI BURSA-ORHANGAZİ ÇOK PROGRAMLI LİSESİ COĞRAFYA ÖĞRETMENİ

23/8/2009 - COĞRAFYA DERSLERİNDE İNTERNETTEN YARARLANMA

COĞRAFYA DERSLERİNDE İNTERNETTEN YARARLANMA

 

Günümüzde, dünya ölçeğinde birçok alanda büyük değişimler ve gelişmeler yaşanmaktadır. Bunlardan birisi de bilgisayar destekli öğretimin yaygınlaşması ve İnternet'in yaygın ve yoğun bir biçimde kullanılmaya başlanmasıdır. Yakın gelecekte, bu gelişmelerin önemini iyi kavrayan ve gereğini yerine getiren toplumlar, gelişmelere yön verebilecek ve yaşanacak süreçte daha bilgili, daha gelişmiş bir düzeye ulaşacaklardır. Bilgi teknolojilerini etkin ve etkili kullanan toplumlar ile kullanamayan toplumlar arasında her zaman var olan uçurum günümüzde giderek artmaktadır. ''Sayısal Yarılma'' (Digital Divide) olarak adlandırılan bu uçurum, belirlenen katsayının altında kalan ülkeler için yakın bir gelecekte önemli bir sorun oluşturacaktır. Bu sorunun aşılması ise ancak eğitim alanında yapılacak değişim, gelişim ve yeniliklerle mümkün olabilecektir.

Bilgi teknolojilerinde meydana gelen önemli gelişmelere bağlı olarak bilginin elektronik ortamlarda hızla yayıldığı bir döneme tanıklık ediyoruz. Bilgi otoyolu olarak tanımlanan İnternet'in yaygınlaşması ile dileyen herkes bilgilere kolaylıkla ulaşabilmektedir. Toplumlar ve bireyler arasında bilginin bu hızlı paylaşımı ile bilim ve teknoloji alanında uluslararası ilişkiler ve deneyimler de artmaktadır. Teknolojik gelişmeler ve buna bağlı olarak değişen uygulamalar, hemen hemen tüm sektörleri değişen düzeylerde etkilemektedir. Hiç şüphesiz, bu sürecin en fazla etkilediği ve bu etkinin giderek artacağı sahalardan birisi de eğitim alanıdır. Teknolojinin gelişmesine bağlı olarak eğitim sistemlerinde yeni uygulamalara ve yöntemlere bağlı olarak yeni modellerin ve öğretim stratejilerinin oluşturulması bir gereksinim olarak ortaya çıkmaktadır. Teknolojik gelişmelerden etkilenen toplumların değişen gereksinimlerinin karşılanması için eğitim hedeflerinde de bir değişim yaşanması zorunlu görünmektedir.

Artan bilgi trafiği ve bilgiye erişim kolaylıkları bilişim teknolojilerini ve interneti öğrenme ortamlarına adapte edebilen okulları ve öğretmenleri gerekli kılmaktadır. Gerekli alt yapının yanı sıra teknolojik araçların etkin kullanımı için öğretmenlerimizin gerekli donanıma sahip olarak yetiştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bilgisayara dayalı teknolojilerin eğitim ve öğretim etkinliklerinde etkin kullanımının bilgi çağının bireylerinin yetiştirilmesinde önemli bir rolü olduğu yadsınamaz.

Coğrafya dersleri, yapısal özellikleri nedeniyle, eğitim teknolojilerinden yararlanmaya son derece elverişlidir. Çeşitli elektronik eğitim araçlarının coğrafya derslerinde öteden beri kullanılması kalıcı ve etkili bir öğrenmeye yardımcı olmaktadır. Son yıllarda ise İnternet, coğrafya öğretiminde sıkça yararlanılan en önemli teknolojik araçlardan birisi haline gelmiştir. Bu sonsuz bilgi kaynağı olarak görülebilen olanağın işlevleriyle ilgili bazı bilgilerin paylaşılması öğretmenlerimizin coğrafya konularının öğretiminde internetten yararlanmalarına katkıda bulunacaktır.

 

http://www.cografyaciyiz.com/forum/index.php?topic=1254.0;topicseen

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

3/7/2009 - GÖLLERDE ÖTROFİKASYON VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

GÖLLERDE ÖTROFİKASYON VE  ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Mehmet KARPUZCU, Meltem KOÇALI
 Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Çevre Mühendisliği Bölümü., Gebze, 41400 KOCAELİ

 ÖZET

Ötrofikasyon; su ortamında birincil üretimin aşırı artması, limnolojik açıdan göllerin doğal süreçleri içerisinde yer alan trofik seviyelerinden birisidir. Oluşumundaki başlıca etkenler; besin elementleri, güneş radyasyonu ve derinlikle değişimi, su sıcaklığı, fitoplankton yapısı, su ortamının geometrik özellikleri ile taşınım ve dispersiyon şeklinde sıralanabilir. Sonuçlar ise; hipolimnionda oksijensiz ortam, içme ve kullanma açısından uygun olmayan su kaynağı, su ortamında yaşayan canlıların sayısında azalma, istenmeyen türlerin çoğalması, koku problemi, rekreasyon için uygun olmayan ortam olarak ortaya çıkmaktadır. Temiz içme ve kullanma suyunun hayati öneme sahip olduğu şu günlerde mevcut su kaynaklarının kalitesinin korunması ve iyileştirilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Ötrofikasyon da önemli bir su kalitesi problemi olarak, dikkatli bir şekilde ele alınmalıdır. Herhangi bir su ortamı, özellikle de göller ötrofikasyon açısından değerlendirildiğinde, coğrafi konumdan meteorolojik faktörlere, su ortamının geometrik yapısından ötrofikasyona neden olan alg türüne ve kirletici yüklerine kadar birçok elementin ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir.


SINIRLAYICI KAVRAMI

Ekoloji biliminde, ortamda yeterli miktarda bulunmadığında biyolojik gelişmeyi sınırlayan maddeler sınırlayıcı element olarak tanımlanır (Correll,1999). Ötrofikasyonun hangi element tarafından sınırlandırıldığı ise halen tartışılmaktadır. Ötrofikasyon sürecini sınırlayan elementin doğru bir şekilde tespit edilmesi sürecin engellenmesi açısından önemlidir. Ötrofikasyon probleminde sınırlayıcı element fitoplankton oluşumunu sağlayan azot, fosfor, karbon ve silisyum elementlerinden biri olacaktır. Karbon, fitoplanktonlar için kolay elde edilebilmesi ve bol miktarlarda bulunması sebebiyle sınırlayıcı bir faktör olarak düşünülemez. Silisyum elementi ise fitoplankton oluşumunda gerekli bir element olmakla birlikte diğer elementlere göre çok daha az kullanıldığından sınırlayıcı element olarak görülmemektedir. Bu durumda ötrofikasyon sürecini sınırlayıcı olarak azot (N) ve fosfor (P) elemntleri düşünülmelidir.

 

N/P ORANI

Bu iki besin elementinden hangisinin sınırlayıcı faktör olduğu ile ilgili karar aşamasında ise bilinmesi gereken temel faktör ötrofikasyona neden olan fitoplankton türünün stekiometrisidir. Genel bir kabul olarak 1 µg Klofofil-a oluşumu için 1 µg P ve 10 µg N gerektiği şeklinde bir kabul yapılırsa N/P<10 durumunda fitoplankton büyümesi azot tarafından N/P>10 durumunda sistem fosfor tarafından sınırlandırılıyor denilebilir. N/P=10 durumunda sistem ikisi tarafından da sınırlandırılmaz. Bu oranlar tüm fitoplanktonlar için genişletilirse N/P>20 durumunda fosfor sınırlayıcı N/P<5 durumunda azot sınırlayıcı olarak kabul edilmesi daha emniyetli bir yaklaşım olur (Muslu, 2001).

Aşağıdaki tabloda, göllerde sınırlayıcı elementin tespiti için çok genel olarak kullanılabilecek bir yaklaşım verilmektedir.

 

FARKLI SU ORTAMLARINDA ÖTROFİKASYON

Besi elementleri fazlaca deşarj edildiği göl, rezervuar, akarsu, haliç ve sahil gibi tüm ortamlarda su kalitesinin bozulmasına ve zamanla da ötrofikasyona neden olur. Bununla birlikte ötrofikasyon su ortamının yapısına bağlı olarka farklı bir gelişme süreci izler. Örneğin göllerde ötrofikasyonu etkileyen temel faktör bekleme süresi ve sıcaklık tabakalaşmasıdır. Rezervuarlar, göller ve akarsular arasında geçiş özellikleri gösterir. Bekleme süresi göllere göre daha kısadır. Su girişi ise baraj tasarımına göre dipten veya yüzeyden olabilir. Akarsularda ise yapı akım değerlerine göre değişmektedir. Örneğin geniş ve derin akarsularda fazla sediment bulunmasından dolayı bulanıklık arttığından güneş ışınlarından faydalanma daha sınırlıdır. Haliçler en karmaşık yapıdaki yüzeysel sulardır. Önemli miktarda sediment depo ederler bu da P’un dipte tutunmasına neden olur. Ayrıca genellikle bulanık bir yapıya sahiptirler. Sahiller ise genel olarak haliçlere benzemekle birlikte daha fazla denizden etkilenen su ortamlarıdır. Daha az bulanık olmaları sebebiyle derinlerde fotosentez gerçekleşebilmektedir (Vollenweider,1981).


Tablo1. Göller için sınırlayıcı besi maddesi oranları (Muslu 2001)

Büyük göller

(yaygın kaynakların hakim olması durumu)

N/P>>10 fosfor kontrollü

Küçük göller

(noktasal kaynakların hakim olması durumu)

N/P<

<10 azot kontrollü

 

 

 

 

 

 



ÖTROFİKASYON KRİTERLERİ

Bir su ortamının ötrofikasyon açısından ele alınması aşamasında en önemli adımlardan biri trofik seviyenin doğru bir şekilde tespit edilmesidir. Göllerin trofik seviyelerinin belirlenmesi amacıyla kullanılan 3 temel parametre, Toplam fosfor, Klorofil-a ve Secchi diski derinliği dir. Bunun dışında hipolimnotik oksijen ihtiyacı, alkalinite, sediment canlılarının oranlarının kullanıldığı çeşitli parametreler de mevcuttur.

Aşağıdaki tabloda, bir su ortamının trofik seviyesinin tespitinde kullanılabilecek sınıflandırma örneği verilmektedir.

 

Tablo 2. Göllerin beslenme durumları (Thoman ve diğerleri,1987)

Parametre

Oligotrofik

Mezotrofik

Ötrofik

Toplam fosfor (µg/l)

<10

10-20

>20

Klorofil-a (µg/l)

<4

4-10

>10

Secchi diski derinliği (m)

>4

2-4

<2

Hipolimnetik oksijen (%)

>80

10-80

<10

 

ÖTROFİKASYON TEDBİRLERİ

Bir önceki bölümde yapılan değerlendirmenin ardından ele alınan su ortamının hangi trofik seviyede olduğuna karar verilir. Su ortamının ötrofik seviyede olmaması durumunda önleyici faaliyetlere ağırlık verilmelidir. Ötrofikasyon Tedbirleri olarak tanımlayabileceğimiz bu faaliyetleri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz

 

- Besi maddesi kaynaklarının bir envanteri çıkartılarak su kayağına olan etkilerinin değerlendirilmesi ayrı ayrı yapılmalıdır. Bu tespitin ardından koruma altına alınacak su kaynağının kullanım amacına yönelik olarak gerekiyorsa bu kaynaklardan göle gelen azot ve fosfor yükünde azaltma yapılmalıdır.

 

- Su kalitesi ile ilgili parametrelerin içerisinde azot, fosfor, klorofil-a ve oksijen tüketimi gibi ötrofikasyonla ilgili parametrelere de yer verilmelidir. Sınır aşan sularla ilgili olarak, ülkeler, su kaynağının kullanım amacı konusunda anlaşmalı ve besin maddesi yükünün azaltılması konusunda ortak hareket etmelidirler.

 

- Noktasal ve yayılı kaynaklardan gelen yüklerin azaltılması çalışmaları entegre bir yaklaşımla ve sektörel bir bakış açısıyla ele alınmalıdır.

 

- Evsel ve endüstriyel kaynakların yanı sıra hayvancılığın yoğun bir şekilde yapıldığı yerlerde atık suların deşarjından önce arıtılması yoluna gidilmelidir. Küçük ve orta büyüklükteki arıtma tesislerinin besi maddesi giderimini sağlayacak şekilde yenilenmeli veya tasarlanmalıdır. Mümkünse biyolojik arıtma yapılmalıdır. Ayrıca yüksek kapasiteli arıtma tesiseri ile biyolojik arıtmanın yeterli olmadığı küçük ve orta büyüklükteki arıtma tesislerinde fizikokimyasal çöktürme ile fosfor giderimi yapılmalıdır.

 

- Endüstri tesislerinin atık su arıtma tesislerinde de belediye kanalizasyon sistemlerine vermeden önce  fosfor konsantrasyonlarının minimum düzeye indirileceği sistemler kullanılmalıdır. Özellikle gıda ve gübre endüstrisi atık sularından kaynaklanan besi baddesi yüklerinin azaltılmasına yönelik arıtma teknolojilerinin geliştirilmesi desteklenmelidir.

 

- Evsel atıksularda bulunan fosfat bileşiklerinin azaltılmasına yönelik olarak deterjanlarda bulunan fosfatın yerine kullanılabilecek kimyasallar konusunda üreticiler desteklenmeli ve bu yeni kimyasalların çevredeki etkileinin belirlenmesi amacıyla izleme programları yapılmalıdır.

 

- Deşarj standatları, bilimsel çalışmaların sonucunda elde edilen güncel bilgiler, ekosistemlerin ihtiyaçları ve teknolojide kaydedilen ilerlemeler dikkate alınarak, düzenli olarak gözden geçirilmelidir.

 

- Evsel atıksu arıtma tesislerinin maksimum besi maddesi deşarj limitleri kapasiteleri göz önünde bulundurulmalı, büyük kapasiteli arıtma tesislerinin deşarj limitleri daha düşük düzeyde tutulmalıdır. Endüstrilerin deşarj standartları ise en son teknoloji ile elde edilebilen değerler göz önünde bulundurularak belirlenmelidir.

 

- Çevreci tarım uygulamaları geliştirilerek bunların uygulanması için çiftçilerin eğitilmesi konusunda çalışmalar yapılmalıdır.

 

- Entegre gübre kullanım yönetimi, tarım alanlarının erozyona karşı korunması,daha az yoğun gübre ve tarımsal ilaç kullanımı gibi konularda çalışmalar yapılarak, özellikle su kaynaklarının kenarlarında tarım faaliyetlerini yürüten çiftçilerle anlaşmalar yapılmalı ve bu konularla ilgili bilgilendirme kampanyaları düzenlenmelidir .

 

- Ötrofikasyonun ilk belitilerinin tespit edildiği durumlar için uygulanılacak önlemler önceden belirlenmelidir. Bu amçla aşırı çoğlamış fitoplankton türleri ile beslenen zooplanktonların kullanılması gibi biyolojik yöntemler tercih edilmelidir. Uygulanacak her tedbirin su ekosistemi üzerindeki etkileri önceden araştırılmalıdır.

 

- Göl ve rezervuarlara gelen yan derelerden kaynaklanan besi maddesi yüklerinin tespit edilmesi için ek önlemler alınmalıdır.

 

- Ötrofikasyon kontrolünde sübvansiyon vergi indirimi gibi ekonomik araçlardan da faydalanılmalıdır ve bu konuda alınan kararlar sıkı bir şekilde uygulanmalıdır.

 

- Besi maddelerinin hava, toprak ve su ortamlarında taşınımıyla ilgili çalışmalar yürütülerek bu konuda ve fosfor yükünün değişmesine karşılık gölün vereceği tepkinin modellemesi yapılmalıdır. Sedimentten kaynaklanan içsel besi maddesi kaynaklarının etkileri de bu çalışmalarda göz önünde bulundurulmalıdır.

 

- Tüm bu çalışmaların yürütülebilmesi için halkın bu konudaki bilinci arttırılmalı karar verme süreçlerinde katkıda bulunmaları sağlanmalıdır.

 

 

ÖTROFİKASYONUN GİDERİLME YOLLARI

Su ortamının trofik seviyesinin ötrofik veya hiperotrofik düzeyde olması durumunda gidermeye yönelik faaliyetlerin uygulanması gerekecektir. Bu faaliyetleri, su ortamında ve su ortamının dışında uygulanacak faaliyetler olarak iki bölümde incelemek mümkündür.

 

Göl yapısına ve karakteristik özelliklerine göre göl içerisinde alınabilecek önlemler

Bu önlemleri şu şekilde sıralanabilir.

 

- Fosfor giderimi (inaktive edilmesi): Alum Al2(SO4)3 kullanılarak P’un sedimette tutulması sağlanılır. Bu yöntem gölün asidik bir yapıda olması durumunda alüminyum toksik etki gösterebilir. Etkili bir yöntem olmakla beraber tekrarlanma gereksinimi ve çok büyük göller için ekonomik olmaması, bu yöntemin dezavantajları olarak sıralanabilir.

 

- Sedimentin taranması: Sedimentin üzerinde bulunan besi baddesince zengin bölge taranarak mekanik bir şekilde gölden uzaklaştırılır. Yaygın kullanım alanı vardır. Pahalı bir yöntem olması ve dip balıklarına zarar verebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

 

- Hipolimniondaki besi maddesince zengin suların uzaklaştırılması: Uygulama alanı daha az olan bir yönetdir. Taşınan suların diğer alıcı ortamda su kalitesi problemi yaratacağı göz önünde bulundurulmalıdır.

 

- Hipolimnionun havalandırılması: Alt tabakadaki suların yüzeye çıkarılarak havalanmasının sağlandığı bir yöntemdir. Organik maddelerin ayrışmasına yardım eder ve alg yoğunluğunun azalmasını sağlar..

 

Dışarıda alınabilecek önlemler

Ötrofik seviyede olduğu tespit edilen bir göl için su ortamının dışında alınacak en öncelikli yöntem besi maddesi yükü girişinin önlenmesidir. Bu amaçla mevcut deşarjlara etkili arıtma yöntemlerinin uygulanması yanı sıra,

1. Göle giren atıksu girişlerinin bir kollektör sistemi yardımıyla toplanarak farklı bir alıcı ortama verilmesi,

2. Atıksu deşarjlarının göle girmeden önce ön bir biriktirme haznesinde toplanarak çöktürülmesi,

seçenekleri ekonomik imkanlar, gölün yapısı ve trofik seviyesi gözönünde bulundurularak uygulanabilecek yöntemlerdir.

 

DEĞERLENDİRME

Ötrofikasyon biyolojik bir olay olarak pekçok faktörün etkisinde ortaya çıkan bir su kalitesi problemidir. Özellikle ötrofikasyonu sınırlandırdığı düşünülen besi maddesinin ve göle giren kirletici türlerinin doğru bir şekilde tespiti en önemli konuları oluşturmaktadır. Uygulanacak ötrofikasyonla mücadele yöntemlerinin başarıya ulaşması, harcanan emek ve paranın boşa gitmemesi için incelenen göl ortamında tüm bu faktörlerin göz önünde bulundurulması önemlidir.

 

KAYNAKLAR

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    22/6/2009 - TOPRAKSIZ TARIM

    Topraksız Tarım

    Bilim ve Teknik Dergisi, Nisan 2007-Hasan Öztürk - Sonay Sözüdoğru Ok

    Yaşam düzeni ya da yaşamdaki alışkanlıklar insanlar için vazgeçilmezdir. Örneğin bir yerden başka bir yere gittiğimizde koşullar benzer olsa bile ortama bir süre alışamayız. Ancak gereksinimlerimizi karşıladığımız sürece duruma zamanla alışır, yaşamımızı sürdürürüz. Bitkilerin de insanlar gibi bir yaşam düzenleri, barınma, gıda, su, ısınma gibi istekleri vardır ve bunları topraktan sağlarlar. Eğer siz bitkinin topraktan sağladığı yetişme koşullarını başka bir ortamda sağlarsanız bitki o ortamda da yetişebilir. Belki daha sulu, daha iri olabilir ama yetişir.

    Şimdi konu başlığı ile bu cümlelerin ne ilgisi var diyebilirsiniz. O halde soralım: Siz toprak olmadan da bir bitkinin yetişebileceğini hiç düşündünüz ya da duydunuz mu? Çevrenizde modern tarımla uğraşanlar varsa onlardan duymuş ya da bir yerde okumuş olabilirsiniz, hatta merak edip araştırmış da olabilirsiniz.

    Biz yeni duyanlar için yazımıza devam edelim. Dünyanın toprak ve su kaynakları hızla azalıyor, küresel ısınma gibi tehditler ön plana çıkıyor. Sonuç olarak insanların beslenmeleri ve yaşamlarını sürdürebilmeleri için yeni üretim yöntemlerinin geliştirilmesi, artık bir zorunluluk. Bunlardan biri de bilimdeki ilerlemelerden yararlanılarak geliştirilen
    topraksız tarım dediğimiz bitki yetiştirme yöntemi.

    Topraksız tarım nedir?


    Aklınıza şöyle bir düşünce gelebilir: çevreme baktığımda her yerde toprak görebiliyorum, o halde topraksız bitki yetiştirmeye ne gerek var? (Aslında büyük şehirlerde bilinçsiz yapılaşma her ne kadar toprak görmeyi olanaksız hale getirdiyse de...).

    Topraksız tarım, bitkilerin toprak kullanılmadan, gereksinim duydukları besin maddelerinin organik ya da inorganik katı yetiştirme ortamlarına verilerek kontrollü sera şartlarında yetiştirilmesi. Bu bağlamda bitki, toprağın içinde su ve besin maddesine ulaşmak için harcayacağı enerjiyi gövdesinin gelişimi ya da meyvesinin üretimi için kullanıyor. Topraksız tarım, toprakta üretimin yetersiz ya da mümkün olmadığı ancak çevre ve iklimin uygun olduğu verimsiz, kıraç bölgelerde tarımsal üretim için ideal. iki çeşidi var: Su kültürü ve katı ortam kültürü.

    Su kültürü, bilinen diğer adıyla
    hidroponik Yunanca hudor (su) ve ponos (çalışma) sözcüklerinden türetilmiş. Çalışan su anlamına geliyor. Aslında bu, yeni bir yöntem değil; tarihi Babilin asma bahçelerinin kurulduğu döne me kadar uzanıyor. Birçok araştırıcı Babilin bahçelerinde oksijen ve besin maddesince zengin suyun sürekli pompalanmasının, aslında hidroponik sistemle uyumlu olduğunu belirtiyor. Daha sonra Orta Amerikada Azteklerin Tenochtitlan gölünden çıkardıkları göl tabanı tortullarını sallara (Chinampas) doldurarak göl üzerinde yüzen bahçeler yaptıkları biliniyor. Bitki kökleri çamur ve dalların içe risinden geçerek suyun içerisine uzanıyor ve yüzen adalar oluşturuyorlardı. Hiç batmayan bu chinampalar pazarlara yüzdürülerek götürülüyor ve üzerlerinde yetiştirilen sebze ve çiçekler toplanarak taze olarak satılıyordu. Bu işlerle uğraşan köyler birleşerek günümüzde Meksikanın başkenti olan Mexico Cityyi oluşturmuş.


    Çinlilerin pirinç yetiştiriciliği, Eski Mısırlıların milattan yüzlerce yıl önce Nil Nehri
    'nin sularında topraksız yetiştiricilik yapmaları hidroponik sistem için tarihten birer örnek.

    Ancak günümüzde modern tarım sektöründe, bu konuyla ilgili dev adımlar yakın geçmişte atıldı. Biliminsanları 1936
    da topraksız ortamda sadece besin maddelerinin çözündüğü sıvılarda domates yetiştirmeyi denemişlerdi. Bu yöntem II. Dünya Savaşı sırasında Pasifikte ekilebilir arazisi olmayan adalarda uygulanarak ordunun taze sebze ihtiyacının karşılanmasında kullanılmıştı.

    Neden Topraksız Tarım?


    İşte topraksız tarımın avantajları:

    ■ Toprak kullanılmadığı için tarım yapılabilir alanlar artıyor
    ■ Birim alandan daha yüksek verim alınabiliyor. Örneğin, ülkemizde ortalama olarak tarla koşullarında 5-6 ton/da, geleneksel sera koşularında 15-18 ton/da domates verimi alınırken topraksız yetiştiricilikte 35-36 ton/da verim alınıyor. Bu rakam bu konuda ilerlemiş bazı ülkelerde 55-60 ton/da
    a ulaşıyor.
    ■ Daha kaliteli ürün alınıyor
    ■ Gübre ve tarımsal ilaç kullanımı azalıyor
    ■ Sızmanın önlenmesi ve buharlaşma kayıplarının azaltılmasıyla su tasarrufu sağlanıyor.
    ■ Bitkiler su ve besin maddesi sıkıntısı çekmiyorlar
    ■ Dezenfekte etme, yabancı ot kontrolü ve toprak işlemeye gerek kalmadığından enerji ve işgücünden tasarruf sağlanıyor.
    ■ Birim alandaki bitki yoğunluğu, ışık etmeni ayarlanarak toprağa göre daha fazla olabiliyor.
    ■ Topraklı tarımda önemli olan ekim nöbeti ya da nadas tanımsız hale geliyor, ekonomik değeri oransal olarak daha fazla olan sebze ya da çiçeklerin üst üste yetiştirilmesi mümkün oluyor.
    ■ Yetiştirme ortamı koşulları ayarlanarak pazar talebine göre üretim kontrol ediliyor.

    Bu sistemin geleneksel açık alan tarımına göre olumsuz yanı yatırım ve enerji maliyetinin yüksek olması. Yatırım maliyeti özellikle ısıtma ve soğutmanın yapıldığı durumlarda daha da yüksek. Ayrıca başarılı bir üretim için iyi bir yönetsel bilgi gerekiyor. Örneğin, uygulanan yanlış bir gübreleme programının etkisi hemen ortaya çıkıyor. Bu nedenle topraksız tarım yetiştiriciliği şimdilik domates, salatalık, biber, marul, çilek ve çiçek gibi ekonomik değeri yüksek bitkilerin üretimi ile sınırlı.

    Topraksız tarım tekniği


    Bu yöntemin temeli, besin maddesi ve suyun bitki köklerine getirilmesi.

    Su Kültürü: Bitki besin çözeltisi içerisine doğrudan oturtulan bitkiye, köklerinin çürümemesi için akvaryumdaki gibi hava kabarcıkları verilir. Hidroponik sistem topraksız tarımın en basit şekli.

    Katı Ortam Kültürü: Diğer yetiştirme ortamlarının kullanıldığı (kum, çakıl, vermikulit, perlit, kaya yünü, pomza, organik toprak ya da bunların karışımları) besin akış tekniğindeyse, besin çözeltisi doldurulan bir tank ve içerisine zaman ayarlayıcısı takılmış bir pompa, bitki köklerini günde birkaç kez sular. Sulama bittikten sonra çözelti drenaj sistemiyle toplanarak tankın içerisine dönerken bitki kökleri için gerekli olan oksijeni de almış olur.


    Aeroponik
     olarak adlandırılan diğer bir sistemdeyse besin maddesi katılmış su zerrecikleri bitki köklerine doğrudan püskürtülür.

    Topraksız Tarımın Geleceği


    Bitkisel üretim açısından baktığımızda, topraksız tarım yönteminin gelecekte daha da önem kazanacağını söyleyebiliriz. Şöyle ki, bu yöntemin günümüzde nükleer deniz altılarda tayfaların taze sebze gereksinimini gidermede kullanılması için çalışılıyor. Diğer yandan NASA hidroponik çalışmalar yaparak bu yetiştirme tekniğinin başka bir gezegende ya da Ay
    da uygulanabilirliğini araştırıyor.

    Tuzlukta Tarım


    Şimdi gelin sizinle basit bir topraksız bitki yetiştirme düzeneği kuralım. Bunun için bir su bardağı, geniş bir tuzluk kapağı ve tohum (arpa, buğday, fasulye, kavrulmamış ayçiçeği ve mısır gibi) alalım. Delikli kapağı bardağın ortasında kalacak şekilde ters olarak yerleştirelim. Bardağın yarısını kapağın altına değecek şekilde suyla dolduralım. Kapağın üzerine deliklerden düşmeyecek büyüklükteki kum tanelerini ve üzerine tohumları koyalım. Tekrar ince bir tabaka kum serpelim ve çok az ıslatalım. Düzeneğimizi sıcak bir yere koyalım ve tohumların çimlenmesini bekleyelim. Bitkinin çimlenmesinden sonra köklerin deliklerden aşağıya doğru suyun içerisine rahatlıkla ilerlediğini görebilirsiniz.

    Farklı Gübreler Bitki Gelişimini Nasıl Etkiler?

    Gübreler içerdikleri azot, fosfor, potasyum ve diğer besin maddelerine göre farklılık gösterirler. Çiçekçilerden, ilaç veya gübre satan dükkanlardan faklı gübreler al, değişik saksılardaki aynı çeşit bitkilere eşit miktarda uygula ve etiketle. Başlangıç olarak her saksıya bir tatlı kaşığı yeterli olacaktır. Farkılı gübreler bitki gelişimini değiştirdi mi? Bitki boyunu, genişliğini, yaprak sayısını, bitkilerin ne hızda büyüdüklerini, çiçek sayısını veya verimini ölçebilirsiniz.

    Hasan Öztürk - Sonay Sözüdoğru Ok

    Kaynak: Bilim ve Teknik Dergisi, Nisan 2007

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    31/5/2009 - OSEANOGRAFYANIN TARİHSEL GELİŞİMİ

    OSEANOGRAFYANIN TARİHSEL

     GELİŞİMİ

     

    Denizlerle ilgili uğraşılar çok eskiden başlamış ve günümüze değin çeşitli değişiklikler geçirmiştir. ilk denizciler denizleri yeni yerler keşfetmek ya da bir limandan diğerine taşımacılık yapmak amacıyla geçmişlerdir. Bu denizciler yolculukları sırasında etkili olan sadece akıntı, rüzgar gibi faktörler hakkında bilgi toplamışlar, yolculuklarını etkilemeyen diğer faktörlerle hiç ilgilenmemişlerdir.

     

    İşte, okyanusların ticari ya da yeni yerler keşfetme yolunda da olsa ilk incelemeleri veya geçilmeleri M.Ö. 1000-1500 yıllarına kadar gider. İnsanlar bu sırada (M.Ö. 1000) dünyanın büyük bir kara parçası ile iki su kütlesinden oluşmuş yassı bir disk şeklinde olduğunu ve bu diskin dışında okyanus ve karaları çevreleyen Oseanus Fluvius'un bulunduğunu kabul ediyorlardı. Daha sonra (M.Ö. 500) Hecataeus'un tanımladığı yeryuvarı haritası M.Ö. 1000 yıllarında tanımlanan haritadan pek az farklıydı . Bu sırada (M.Ö. 400) Pythaes med-cezir ile ay arasındaki ilişkileri gözlemiş olup, İngiltere'ye yaptığı yolculukta enlem ve boylam dairelerini göstermiştir.

     

    ERATHOSTHENES (M.Ö. 276-195) yeryuvarının çevresini basit fakat duyarlı yöntemlerle saptamış ve bu arada Büyük İskender'in (M.Ö. 329-325) Hindistan bilimsel gezisinden sonra (M.Ö. 250) daha önceden bilinen yeryuvan haritasına İran Körfezi, Arap Denizi ve Hazar Denizi'ni ilave etmiştir .

     

    M.S. 20 yıllarında STRABO Yunan coğrafyacıların topladığı bilgileri içeren kitabını yayımlamış, bu devirde bazı oseanografik gözlemlerde bulunarak med-cezir olayı ile ilgili verileri toplamış ve ilk defa İskandil yöntemiyle 2000 m ye kadar olan derinlikleri. ölçmüştür. PTOLEMY'in M.S. 150 yıllarında hazırladığı yeryuvarı haritası Romalılar devrindeki tüm coğrafik bilgileri özetler düzeydedir.Daha sonra benzer duyarlıktaki haritalar Arap bilginleri tarafından da hazırlanmış olmasına karşın batılı bilginlerin hazırladığı yeryuvarı haritaları gerçekten çok uzaktı.

     

    Bu devirden sonra denizlerle ilgili çalışmalarda bir duraklama olmuş, sadece Kuzey Avrupalılar iklimsel koşulların uygunluğu sayesinde Kuzey sularında keşifler yapmışlardır.

     

    Portekizli Prens HENRY'nin 1420 yılında bir denizcilik okulu açması ve Fatih Sultan Mehmet'in 1453 yılında İstanbul'u alması 15. yüzyıldaki denizcilik araştırmalarını hızlandırmıştır. Zira İstanbul' un alınmasıyla Doğu ve Batı arasındaki karayolu kapatılmış, bu nedenle batılılar ikinci bir yolu saptamak zorunda kalmışlardır. 1497 yılında Vasco Da GAMA Hindistan'a varmak için Afrika'nın batı sahilinden yola çıkmış, bu esnada Avrupalı denizciler ilk defa tüm Afrika'yı keşfetmişlerdir. Christophe COLOMB dünyanın yuvarlak olduğuna inanmış ve Hindistan' a giden yeni bir kısa yolu ararken Amerika kıtasını keşfetmiştir. Keşfedilen bu yeni kıtanın ötesinde başka bir su kütlesinin mevcudiyeti düşünülmüş ve İspanyalı Vasco NUNEZ Panama'daki bir tepeden Pasifik Okyanusu'nu ilk defa görmüştür. Daha sonraki yıllarda MAGELLAN dünyanın çevresini kat etmiştir. Tüm bu keşifler Türk bilginlerini de etkilemiş olup, bu devirde büyük Türk denizcisi Piri Reis 1513 yılında meşhur yeryuvarı haritasını yapmıştır.

     

    İngilizler, 17. ve 18. yÜzyıl1arda Kuzey Amerika'nın doğu ve kuzeydoğu bölgelerini araştırmaya başlamışlardır. Bu yüzyıllarda gerçek anlamdaki ilk biliı11se] geziler James COOK tarafından gerçekleştirilmiş olup, bu araştırıcı ilk defa Yeni Zelanda ve Avustralya'nın doğu sahillerine kadar ulaşarak dünya haritasına yeni bilgiler ilave etmiştir. J. COOK ikinci gezisinde daha güneye inerek Antarktik çemberini ilk kat eden olmasına karşın buz nedeniyle daha fazla ilerleyemeyerek geri dönmek zorunda kalmış, fakat karşılaştığı buzların tuz içermediğini dikkate alarak bu buzların karalar Üzerinde oluştuğunu düşünmüş, Antarktika kıtasının varlığına inanmıştır. .

     

    Deniz dibinin şekli üzerindeki ilk düşünceler 18. asırda ortaya konmuş olup, devrin büyük oseanografı MARSILLI (1735) denizlerin fiziki tarihçesini yayınlamıştır. Bu araştırıcı ilk defa Akdeniz'in dibi hakkında da detaylı bilgi vermiştir.

     

    19. yüzyılda gerek ekonomik gerekse bilimsel amaçlarla yapılan denizel araştırmalar yeniden hız kazanmıştır. İngilizler BEAGLE isimli gemiyle 1831 yılında Güney Amerika'nın güney sahillerine kadar inerek bölge suları Üzerinde ilk sistemli araştırmalarım yapmışlardır. Bu geziye biyolog olarak katılan DARWIN Galapagos Adaları’na gittikten sonra evrim ve doğal seçilil 11 teorilerinin temelini düşünmüş ve aynı zamanda mercan resifleri oluşumunu doğru olarak açıklamıştır. James Clark ROSS ilk defa 1848 yılında İskandil yöntemiyle derin dipleri ölçmüş ve Güney yarımküredeki derin diplerden bulduğu organizmaların birkaç yıl önce

    amcası John ROSS tarafından Kuzey Atlantik'te bulunanlarla aynı olduğunu saptamıştır. İngiliz deniz biyologlarından FORBES (1843) dip faunası üzerinde çalışmış olup, buradaki faunayı ve. bunların fiziksel ortamla olan ilişkilerini inceleyerek deniz biyolojisinde ilk adımı atmıştır.

     

    Bu araştırıcı deniz biyolojisi hakkındaki araştırmalarını daima yeni derinliklerde sürdürmüş, fakat yanlışlıkla denizel yaşamın 550-600 m. derinlikten sonra bulunmadığı sonucuna varmıştır. Oseanografi bilimine büyük katkıda bulunan ilk Amerikalı araştırıcı M. Fountain MAURY olmuştur. Bu araştırıcı, su İle rüzgarın karşılıklı etkileri sonucu okyanuslarda sirkülasyonun oluştuğunu ilk defa gözlemiştir. Bu denizci ilk defa 1853 yılında Brüksel' de uluslararası deniz konferansını toplamış ve daha sonra gemilerin sefer defterlerinden yararlanarak akıntı, med-cezir ve rüzgar cetvelleri hazırlamış ve 1854 yılında da Kuzey Atlantik'in bati metrik haritasını çıkarmıştır (Şekil 1.12). F. MAURY günümüz fiziksel oseanografisinin de temelini oluşturan "Denizlerin Fiziksel Coğrafyası" adlı eserini 1855 yılında yayınlamıştır. C. G. EHRENBERG okyanus dibini örten sedimentlerin çok sayıdaki mikroorganizma iskeletinden oluştuğunu ve bu mikroskobik organizmaların deniz ekolojisinde büyük bir önem taşıyabileceğini belirtmiştir.

     

    C. W. THOMPSON, 1868 yılında Lightning, 1870 yılında Porcupine gemileriyle çeşitli bölgelere yaptığı bilimsel gezilerde farklı bölgelerdeki farklı derinliklerde temperatürün aynı olduğunu gözlemleyerek okyanuslarda aktif bir sirkülasyonun olduğunu ve buna bağlı olarak da umulmayan derinliklerde yaşamın varlığını saptamışlardır. Bu araştırmadan kısa bir müddet sonra, İngilizler, 1873-1876 yılları arasında C. W. THOMPSON'un yönetiminde Challanger gemisiyle Atlantik, Hint ve Pasifik Okyanusu'na yaptıkları bilimsel gezilerde bu okyanusların jeolojik, fiziksel ve biyolojik özelliklerini yüzeyden dibe kadar ilk defa detaylı olarak incelemişlerdir.

     

    Challanger gemisiyle 68.890 mil kateden araştırıcılar 'araştırmaları için 362 hidrografik istasyon saptayarak tel yardımıyla tüm derinlikleri ölçmüşler ve elde ettikleri sediment örneklerine göre dünya denizlerinde mevcut sediment tiplerinin dağılış haritasını hazırlamışlardır. Bu araştırma sırasında 4717 yeni tür ve 715 yeni genus bilime ilave edilmiştir. Sonuç olarak, Challanger bilimsel gezisiyle elde edilen

    jeolojik, fiziksel, kimyasal ve biyolojik veriler bir bakıma bugünkü oseanografik çalışmaların da temelini oluşturmaktadır.

     

    Ülkemizde de deniz araştırmalarına 1950 yıllarında başlanmış olup bu sırada İstanbul Üniversitesi'ne bağlı olarak kurulan Hidrobiyoloji Enstitüsü'nün Arar gemisiyle; Akdeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi ve Karadeniz' de bilimsel araştırmalara girilmiştir. İlk sismik araştırmalar ise 1976 yılında MT A Sismik i (Hora) araştırma gemisi ile yapılmaya başlanmıştır .

     

    Oseanografya 5 branş altında toplanmıştır;

    1-)Biyolojik oseanografya veya liman biyolojisi; Okyanuslardaki bitki ve hayvan (biota) ve bunların ekolojileri üzerine çalışmaktadır.

    2-) Kimyasal oseanografya : Okyanusların kimyası üzerine çalışır.

    3-) Jeolojik oseanografya; Okyanus taban oluşumlarının (yani taban tektoniklerini) jeolojik açıdan üzerinde çalışmaktadır.

    4-) Meteorolojik oseanografya; okyanuslardaki hidrosfer ve atmosfer olayları üzerine çalışmaktadır.

    5-) Fiziksel oseanografya; Okyanuslardaki fiziksel olayları inceler yani okyanus sıcaklıkları okyanus dalgaları, akıntılar gibi olaylar üzerine çalışır.

     

    ALINTIDIR.

     

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    31/5/2009 - JEOLOJİK ETKEN OLARAK İNSAN

    JEOLOJİK ETKEN OLARAK İNSAN

    Hüseyin ÇELEBİ

    F.Ü., Müh. Fak., Jeoloji Mühendisliği Böl, ELAZIĞ

     

    ÖZET

    Makalede insanın jeolojik ortamı, dolaylı ve doğrudan nasıl etkilediği anlatıldıktan sonra tehlikeli  boyutlara varan nüfus artışı ve enerji tüketimi gibi gelişmelerin sonucu olarak beliren çevre sorunlarına değinilmektedir. Taşküre, suküre,atmosfer ve biyosfere insanın etkisinin boyutları açıklanmakta, bunların sınıflandırılma gereği üzerinde durulmakta ve geleceğe yönelik olumlu gelişmeler belirtilerek yeni bir çevre anlayışının yaygınlaştırılmasının önemi ve gelecek için alınması gereken önlemler vurgulanmaktadır.

     

    1. GİRİŞ

    20. yüzyılın ortalarından beri görülmemiş bir şekilde nüfus artışı, endüstri üretimi ve enerji tüketimi  artmaktadır. Bunlara bağlı olarak insanın doğaya olan olumsuz etkileri kendisini hissettirmeye başlamıştır. Öte yandan insanların doğaya olumsuz etkilerinin azaltılması için önlemlerin alınmasına ve onunla uyum içinde yaşamayı sağlayan yöntemlerin geliştirilmesine çalışılmaktadır.

     

    İnsan, yaratılışı gereği tekniği kullanarak doğal çevresini değiştiren bir jeolojik etkendir.İnsanların jeolojik etken olarak rol oynadığı ve teknik yöntemleri kullanarak değiştirdiği taşküre,atmosfer ve biyosfer de jeolojik ortam veya doğal çevre olarak adlandırılır (Reuter ve diğ.,1978).

     

    Karmaşık toplumsal ve ekonomik şartlarda bilimsel ve teknik gelişmeyi toplumun yararına kullanabilmek için insanın doğal çevresini koruması,kullanması ve şekillendirmesi büyük önem taşır. Çünkü insanın doğal jeolojik olayların akışına müdahale etmesi, doğal ortamın değişmesine neden olmaktadır.

     

    İnsan gelişen medeniyet ve teknolojiye bağlı olarak tabiata etki gücünü sürekli yükselterek mevcut doğal jeolojik ortam (=çevre) şartlarından özgürleşmiş ve refleksif bilince erişerek jeolojik ortamı planlı bir şekilde kullanmasını öğrenmiştir. Avcılık yaşam dönemi, tarım ve hayvancılık dönemi ile kapanmıştır. Bu da şehir yaşamı ile endüstrileşmeye dönüşerek tümüyle değişmiştir. Sonunda insan yaşamı, hızlanan gelişme sonucu olarak uzun süreli organik yaşamın tamamen kapsamı dışına çıkmıştır.

     

    İnsanlar bilgileri sayesinde doğal eleme proseslerini kalıcı bir şekilde değiştirerek nüfusun yaşlanmasına neden olmaktadır. Bu nüfus artışı şimdiye kadar yeryüzünde hakim olan ekolojik dengeyi bozmaktadır. Çünkü insanlar jeolojik ortamdan sürekli azalan imkanlarla daha etkin yöntem ve araçlarla yararlanmaktadırlar.

     

    Yerleşim yeri ve yol gibi yapılarla bitki örtüsü tahrip edilmekte, asit yağmurları ile ormanlar yok edilmekte ve verimli topraklar aşırı otlatma,ürün alma isteği ve ağaçsızlaştırma nedenleri ile çöllerle çevrilmektedir. Toprak kullanımı, artan taşınma ile başka yerde ve şekilde çökelmeye yol açmaktadır.

     

    İnsanın jeolojik etkisi yapıcı olmaktan ziyade yıkıcı olmaktadır. Bu etki, sağlıklı bir vücuda giren bir bakterinin işlevine benzetilebilir. Vücutta hızla çoğalan bakteri, ölümüne neden olduğu organizmanın ölümü ile kendisi de oluşturduğu çöplerin altında avının kurbanı olarak ölür.

     

    Makalede yerbilimlerinde "antropojen jeodinamik olaylar" (Siderenko, 1968) olarak adlandırılan insanın doğal çevreye etkisinin anahatlarına değinilecektir. Geniş kapsamlı bu konunun ayrıntılarını burada irdelemek imkansızdır.Dolayısiyle ancak bazı önemli gelişmeler,karşı karşıya kalınan tehlikeler ve doğuracağı sonuçlar

    vurgulanacaktır.

     

    2. TEHDİT EDEN GELİŞMELER

    Clark'e (1990) göre 18. yüzyılın başından beri dünya nüfusu sekiz kat artmıştır. Bunun 2030 yılında yaklaşık 10 ve 2050 yılında da 18 milyar olması beklenmektedir (Ott, 1993). Buna paralel olarak insanların yaşam süresi en az iki katına çıkmıştır. Aynı zamanda ticari mal değişimi küresel ölçülere varmıştır. Bugün dünyanın bir tarafındaki insanlar öbür tarafındaki mallarla beslenebilmektedir. Uluslararası ticaret hacmi

    en az 800 katına çıkarak dünya ekonomi üretiminin üçte birine varmıştır.

     

    İnsanın sayısal ve zeka olarak maksatlı değişikliklere gücü yetmektedir. Çakmaktaşı madenciliği ile  başlayan yeryüzüne müdahalesi,otlak, tarım, şehirleşme ile ilerliyerek kitle hareketleri,yol, tünel ve barajlarla büyük alanlarda yeryüzüne yeni çehreler vermeyle devam etmektedir.

     

    Jeolojik ortamı etkileyen insan işlevlerinin en önemli sonuçlan tarım, enerji ve endüstri ürünlerinden kaynaklanmaktadır.19.yüzyılın ortalarından beri 9 milyon km2'lik alan tarım için işletilir hale

    getirilmiştir.

     

    Avrupa'nın yarısı büyüklüğündeki ormanlık alan yok edilmiştir. Bunun sonucu olarak büyük nehirlerin çökel oranları üç kat artmıştır. Son 300 yılda yerin özellikle karbon ve kükürt gibi elementlerin döngüsünde önemli rol oynayan dünya enerji tüketimi 80 kat artmıştır (Gibbons ve diğ.1990).

     

    Bakır, kurşun, demir ve çinko gibi temel maddelerin yılda ortalama % 3'lük artışları dikkate alındığında son 100 yılda en az 100 kat arttığı ortaya çıkmaktadır (Frosch ve diğ., 1989).

     

    Aynı etkiler atmosfere de yansımaktadır. Son 300 yılda atmosferdeki metan oranı iki katına yükselmiştir. Karbondioksit derişimi % 25 oranında artmıştır.Azot ve kükürt gibi önemli bazı gaz bileşiklerinin insanlar tarafından ortaya çıkarılan miktarları doğal olarak serbestleşen miktarlarının çok üstündedir. Kurşun,kadmiyum ve çinko gibi bazı önemli metallerde bu oran sırası ile 18, 5 ve 3'tür (Clark, 1990).

     

    Arsenik,civa, nikel ve vanadyum gibi diğer birçok element insanlar tarafından doğadaki serbestleşmenin iki katından fazla doğal ortamlara verilmektedir. Bunlara ek olarak insan eliyle üretilen yaklaşık 70.000 çeşit kimyevi madde, Flüorklorkarbonhidratlar ve DDT gibi haşare ilaçları küresel jeolojik ortam sistemini olumsuz etkilemektedir.

     

    Canlılar içinde en önemli yere sahip olan insan, aktif ve pasif rolü ile yeryüzünün şekillenmesinde en önemli rolü oynamaktadır.Ancak neden olduğu bazı olaylar gittikçe etkisini göstermektedir. Bunlardan önemli olanlarının bazıları şöyle sıralanabilir:

     

    Su basmalarının artması, aşırı sıcaklık ve kuraklığın yaygınlaşması, güneş yakmasının etkinleşmesi,don, çığ, tornado, kum fırtınalarının sıklaşması,heyelanlar, karoller ve yosunların çoğalması,

     

    3. İNSANIN TAŞKÜREYİ BOZMASI

    Antropojen jeodinamik olaylar taşkürenin üstünde (dış olaylar) veya içinde (iç olaylar) izlenmektedir.

     

    Bunlar, insanların yapı malzemesi,yapı yer veya temeli olarak yoğunlaştırdığı çalışmalardır. Bu olaylarla insanlar, kayaçların gerilim durumunu (maden ve inşaatla), bileşimini (tarım, mineral bozulması ve değişimi ile) yer altı ve yer üstü su rejimini (çöl sulaması,çayır, mera, maden ocağı suyu ve karstlaşma ile) bozmakta ve biyosferde değişikliklere neden olmaktadır.

     

    Jeolojik olaylarda gözlendiği gibi insanların işlevleri kayaçların sertleşmesine, yumuşamasına,çözülmesine, taşınmasına ve çökelmesine neden olmakta, su basmalarına ve kitle hareketlerine yol açmaktadır.

     

    Çeşitli bölgelerde doğal olayların hızlanması ve yaygınlaşmasında insan rolünün büyük olduğu bilinmektedir. Bunlara ormansızlık (çölleşme), kuraklık, tuz ve jips karst bölgelerindeki çökmeler, sıvı ve petrol gibi maddelerin çıkarılması sonucu ve şehir ağırlıkları nedeni ile 8 m'ye varan zemin alçalmaları (Venedik,Meksika, Tokyo, Moskova gibi şehirler) örnek verilebilir (Reuter ve diğ., 1977).

     

    İnsanlar tarafından hareket ettirilen kitleler doğal taşınan kitle miktarları ile yarışır hale gelmiştir (Hasemann 1978). Mısır'daki tarihi Keops Piramidinin yapımında yaklaşık 5 milyon m3 kireçtaşı, Almanya'nın Meklenburg-Schwerin yolunda 2 milyon m3 marn kullanılmıştır.Erzberg'de (Federal Almanya) yüzyıllar boyunca 360 milyon m3 cevher çıkarılmıştır. Bugün sadece bir açık kömür işletmesinde yılda 200 milyon m3 örtü tabakasının hareket ettirilmesi mümkündür. Buna karşın Mississipi'nin yılda 40 milyon ton moloz ve kum, 340 milyon ton süspansiyon ile 130 milyon ton erimiş katı madde taşıması pek de fazla sayılmaz.

     

    Türkiye'de örneğin Ergani Maden (Elazığ) Bakır İşletmesi bu kitle hareketlerine iyi bir örnek oluşturmaktadır .Yatağın sadece 1939-91 yılları arasındaki işletmesi sırasında 17,4 milyon ton cevher ve 21,1 ton örtü tabakası olmak üzere toplam 38,5 milyon ton kayaç hareket ettirilmiştir (Çelik, 1993).

     

    Bu arada binlerce m3 toz havaya verilmiştir. Yine binlerce m3 Ni,Co, Fe ve Mn'ca zengin atık su Maden Çayı'na (Dicle Nehri) akıtılmıştır ve bu devam etmektedir (Gür, 1993). Yapılan patlatmalarla ilçedeki yapıların gördüğü hasarlar, gürültü ve toz hariç,milyarlarla ifade edilmektedir. İşletme zarar etmesine karşın, sırf sosyal nedenlerle devam etmektedir.

     

    4. İNSANIN SUKÜREYİ KİRLETMESİ

    Sadece insanlar açısından bakıldığında değil, her canlı için su ve hayat ayrılmaz iki öğedir. Su döngüsü de yeryüzündeki madde döngüsü gibi biyolojik döngü ile iç içedir.

     

    Örneğin bitkiler fotosentez için CCh ve HzO'ya muhtaçtır. Tüm hayvan ve insan metabolizması da su ile yapılmaktadır. Su döngüsüne denetimsiz verilen atık sular karışmaktadır. Bunlar da nehirlerle göl ve denizlere ulaşmaktadır.Artan su gereksinimi nedeniyle yeraltı su rezervlerinin kapasitesi aşılmış bulunulmaktadır.Bu nedenle su gereksinimini karşılamak için yer altı su çevrimi hızlandırılarak kullanılmaktadır.Bu da kayaçların daha çabuk ayrışmasına ve erimiş minerallerin daha hızlı taşınmasına yol açmaktadır.

     

    Küçük ve yoğun tarım havzalarında 300 yıl önceki duruma göre toprak taşınması (erozyon) 8 kat yükselerek yılda 1-2 milyar ton karbonun denize taşınmasına neden olmaktadır. Yine bu süre içinde insanların mevcut küresel su döngüsünden aldıkları yıllık su miktarı yaklaşık 100 km'den 3.600 km3'e (Van Gölü'nün yaklaşık 10 katı kadar) yükselmiştir.

     

    Uzun sürede depolanmış mineral, kayaç ve enerji maddeleri (petrol, gaz, kömür) insan eliyle çıkarılarak depo, çöp, ayrışma ve yayılma yolları ile tekrar mineral ve katı madde döngüsüne sokulmaktadır. Nehirlerdeki katı maddelerin tuzları artmaktadır. Uygun çökellerde, nehir kumlarında Pb, Zr aşırı çökelmekte, deniz yumrularında da Mn, Fe, Cu, Co, Ni ve Ba gibi elementler yüksek oranda konsantre olmaktadır.Mn ve Hg gibi pestisitlere (mantar hastalıklarına) karşı kullanılan elementler yoğunlaşmış bir şekilde atık sularla göl ve denizlere karışmaktadır.

     

    Son 10.000 yıldan beri insanların yaptığı önemli yapılarla yeryüzü çeşitli değişikliklere uğratılmıştır. Nehirler kanalize edilerek esasında arınan nehir suları doğrudan denizlere verilmektedir. Yapılan liman, yol ve deniz dolguları ile doğal hareketler yönlendirilmektedir.Karalarda da çeşitli engellerle kumul hareketleri önlenmektedir.

     

    Denizler ihmalkarlıktan veya bilgisizlikten büyük çöp deposu olarak kullanılmaktadır. Halbuki denizler, insanların vazgeçemeyeceği besin maddelerinin önemli bir kısmını vermektedir.Bu nedenle insanlar ona muhtaçtır. Bu, aynı zamanda çok önemli bir ulaşım yoludur.

     

    İsrafçı bir tutumla kullanılan, oluşumu milyonlarca yıl süren petrol ve kömür gibi enerji kaynakları kısa sürede tüketilmeye yüz tutmuştur.Esasında tüketilmeyen, ancak dönüştürülen enerjiler çok düşük verimli aygıt ve yöntemlerle yapılmaktadır. Enerji tüketimi özellikle kalabalık bölgelerde atmosferde zararlı maddelerin artmasına neden olmaktadır (termik santraller, kalorifer santralleri ve araba eksozları). Bunlar

    çökerek suya, toprağa ve besin maddelerine de karışarak zarar vermektedir.

     

    5. İNSANIN ATMOSFERE ETKİSİ

    Graedel ve Crutzen'a (1989) göre atmosferin tarihi süreci içinde önemli bileşenlerinin, örneğin Ü2 ve Ha sabit kalmıştır. Ancak son yüzyıllarda SCh ve NOx gibi iz bileşenleri hızla değişmektedir. Bunlardan SCh 50 ppb (milyardabir) konsantrasyonda bile asidik yağmurlara ve korroziona neden olmaktadır.

     

    Karbon monoksit yanma olayına bağlı olarak (orman, fosil yakıtlar vs.) teknolojik işlevler sonucunda ortaya çıkabildiği gibi doğal olarak da ortaya çıkabilmektedir.(CH4->CH3->CH3O2->CO gibi)

     

    Bu, milyonlarca yılda sağlanmış ve ürünü olduğumuz ortamın, yani atmosferin, kimyasal bileşimini değiştirmektedir. Dolaylı olarak da iklimin değişmesine neden olmaktadır. Bunun yanında CO'nun artması, OH iyon kökünün aşırı tüketimine neden olur. Dolayısı ile OH iyonu, CH4 diğer gazların parçalanmasına yetmeyecektir. Bu örnek son yıllarda neden metan gazının atmosferde arttığını göstermektedir (Şekil 3a). Metan,karbondioksit gibi sera etkisi olan bir atık gazdır.Yerin ısısını ve güneş ışınlarını absorbe ederek ve kısmen yansıtarak atmosferin alt tabakasının ısınmasına yol açar. Bu yüzden artacak metan ve COa yüzünden iklimin değişmesinden ve atmosferin ısınmasından endişe edilmekte ve karbon monoksitin bunu hızlandırmasından korkulmaktadır (Nevell ve diğ., 1989).

     

    Karbon monoksit artışı atmosferdeki ozon (Os) miktarının artışına da neden olmaktadır.Yapılan araştırmalara göre troposferdeki (atmosferin 10-15 km arası) ozon gazı tabakası, yeryüzünü güneşin morötesi ışınlarına karşı etkin bir şekilde korumaktadır. Ozon'un bu yolla üretilmesi bu bakımdan iyi ve flüorklorhidrokarbonatların neden oldukları kayıpların bir kısmını karşılamaktadır. Ancak Ozon tabakasının kalınlığının az artması bile yeryüzünde bitkilerin büyümesini önemli ölçüde engellemektedir. Ayrıca ozon tabakası sera etkisi olan önemli bir gaz tabakasıdır.

     

    6. İNSANIN BİYOSFERİ TÜKETMESİ

    Hayvanlar ve bitkiler jeolojik bakımdan önemli olan boyutlardaki etkileri ile madde döngüsünü etkilemektedir. Örneğin koraller, bryozoalar ve kabuklu hayvanlar denizel ortamdan Ca'u çekerek kireçtaşlarını, marnları ve dolomitleri oluştururlar. Foraminiferler Si'u çakmaktaşına çevirirler. Bitkiler C'u eriterek kömür yataklarını ve bakteriler de S'ü kükürt yataklarına çevirirken, kuşlar da guano fosfor yataklarının oluşmasını sağlarlar.

     

    Bunlar, bazı önemli biyoorganik döngünün anorganik döngünün aleyhine olan örnekleridir. Bu maddelerin bağlı bulundukları ortamlardan arınması pasif olarak yapılmaktadır.İnsan, biyosferi, görüldüğü gibi ürkütücü bir şekilde tahrib etmekte, doğrudan veya dolaylı 450 memeli hayvan türünün yok olmasından sorumlu tutulmaktadır (Richter, 1986).

     

    İnsanların hayvan ve bitki dünyasına ağır kalıcı etkileri olmaktadır.Yabani hayvan, bitki ve özellikle haşereler insanlar tarafından sürekli yok edilmektedir.Bazı hayvan ve bitki türleri, örneğin Ksenefon'un söz ettiği Mezopotamya'nın yabani eşekleri, gergedanlar ve kutup ayıları gibi, artık özel koruma altındadır. Asuan (Mısır) barajının yapımından sonra verimli topraklar taşınmamakta ve dünyanın en meşhur Nil karideslerine de artık rastlanmamaktadır. Bu zorlama ile azaltma veya yok etmeler, örneğin tarımda, başka bitki ve haşerelerin çoğalmasına neden olmuştur.

     

    7. İLERİYE BAKIŞ

    Ekonomistler doğal jeolojik ortamın tahribatını dikkate almamakta, bitkisel ve hayvansal çeşitliliği, yeraltı suyunun temizliğini ve toprağın verimliliğini zenginlik saymamaktadırlar.Bunlara göre doğal kaynaklar, hiçbir ekonomik değer taşımamaktadır (Repetto, 1992).

     

    Görünürde etkin bir sanayileşme ile ülkeler zenginleşmektedir.Ancak gerçekte yaşam, gerekli kaynakların tahrip edilmesi sonucu, fakirleşmektedir.Küresel çevre kirliliğinin önemli bir nedeni fakirlik veya onun sonucudur. Bunun uluslararasındaki ve uluslardaki nedenleri saptanmadan çözümünü bulmak zordur.

     

    Kalkınmakta olan ülkeler için fakirlik kalkınmış ülkelerinden farklıdır veya farklı görülür. Bir fakir, gelecek sene ekeceği ürününün tohumunu da yemekten ve ısınmak için sınırlı ağaçlan kesmekten başka çare bulamaz.Bunlar, fakir açısından kısa bir zaman için bir kurtuluştur. Ancak uzun sürede sonunu hazırlamak ve kendini ölüme mahkum etmek demektir. Bir fakire "çevre için gereklidir,koruyalım" diyerek

    açıklamalarda bulunmak bir lükstür.

     

    Dolayısıyla çevre korumada ve fakirliği kaldırmada veya azaltmada etkili olamaz. Dünya Çevre ve kalkınma Komisyonu'na göre uluslararası ekonomik sistem ve mücadele ile kaldırılabilir.Çevre veya jeolojik ortamı korumada başarılı olabilmek için insanlara öncelikle yeni bir çevrecilik anlayış ve bilincinin kazandırılması gerekir. Bu, uluslararası, disiplinli ve uygun yasalarla,özellikle yapı ve üretici kuruluşlara zorlayıcı hükümlerin getirilmesi ile desteklenmelidir.

     

    Örneğin kuruluşların doğal yapıyı koruyucu önlem alması, buna göre en iyi çalışma ve planlamayı gerçekleştirmesi istenebilir. Çalışmaların sonunda da yeniden şekillendirme (rekültivasyon),doğan zararların karşılanması, geleneksel yararlanma olanaklarının sağlanması için yaptırımlar getirilebilir. Tekrar şekillendirmenin teşvik edilmesi şarttır. Bu konularda yerbilimlerinde edinilen deneyimlerden ve geliştirilmiş yöntemlerden de yararlanılabilir.

     

    İnsanların neden olduğu jeolojik olayların bir sınıflandırılması şimdilik mevcut değildir.Ancak kabaca olayların insanlara etkisi, ekonomik sonuçları ve fiziksel veya kimyasal şartları bakımından bir sınıflandırmanın yapılması mümkündür. Sınıflandırma, insanlara belli sayısal verilerle çalışabilme imkanı, karşılaştırma ve tanımlama kolaylığı sağladığından önemlidir.Bu yönden atılacak adımlar geciktirilmemelidir.

     

    Bu özetlenen tüm olumsuzluklara karşın sevindirici gelişmeler de artmaktadır. Örneğin Mazcek ve Massion'a (1991) göre Almanya'da 1975-90 yılları arasında Cd emisyonunda % 70, Zn'da % 90, Pb'de % 80 ve SCh'de de % 65 oranında düşüş sağlanmıştır.

     

    Fosfatlı deterjan kaldırılmış ve flüorklorkarbonhidratlar da tedricen kaldırılacaktır. SÖ2 ve NOx  tutucu maddelerin kullanılması, atıkların tekrar değerlendirilmesi veya az zararlı atıkların üretimi yaygınlaşmaktadır. Jeolojik ortam için zararsız teknolojilerin geliştirilmesi ve alternatif enerji kaynaklarının (fotovoltaik, metanol, güneş enerjisi ve çekirdek füzyonu gibi) bulunması veya değerlendirmesi önem kazanmaktadır.

     

    Buna paralel olarak birçok ülkede yasal veya 'anayasal önlem ve teşviklerin arttığı da göze çarpmaktadır.Bunlara ek olarak ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar yaygınlaşmakta, toplantı ve konferanslarla (1992 Uluslararası Rio de Janeiro/Brezilya Çevre Konferansı, Kuzey-Güney Diyalogu ve Club of Rom gibi) insanlar doğal çevre hakkında aydınlatılmaktadır.

     

    Sonuç olarak insanın, tarihi süreç içinde etkin bir jeolojik etken haline geldiği görülmektedir.Doğal jeolojik iç ve dış olayların tek başına yaptığı değişiklikleri şimdi insanlar da taşküreyi,suküreyi ve atmosferi derinden etkileyen işlevleriyle yapabilmektedir. Bunun için insan, jeolojik ortamı bozarak kendini de yok edecek yeterli araçlara sahip bulunmaktadır. Önlem alınmazsa, insan yer küresini insan öncesi döneme götürmekte ve pek uzak olmıyan sonunu hazırlamaktadır.

     

    Yer küresi, insanlara bırakılan bir miras değil,gelecek nesillerin bir emanetidir. Dolayısıyla hırs, israf ve bencillikten uzak geleneksel ve ahlâki değerlere göre insan bu emaneti bozmadan gelecek nesillere teslim etmek zorundadır. Çevrenin insana gereksinimi yoktur, ama insan onsuz yaşayamaz.

     

    KAYNAKLAR

    - Clark, W. C., 1990: Verantwortliches gestalten deş Lebensraums Erde. Spektrum der Wiss., Sonderheft 9, 4-12.

    - Crosson, P. R. ve Rosenberg, N.J., 1989: Strategien für die Landwirtschaft. Spektrum der Wiss., 11, 108-115.

    - Çelik, N., 1993: Etibank Ergani Bakır işletmesi, sağladığı yararlar ve kapatılmasının doğuracağı sonuçlar. Yayınlanmamış yüksek lisans semineri, 72 s., Fırat Üniversitesi, Elazığ.

    - Frosch, R.A., ve Gallopoulos, N.E., 1989: Strategien für die Industrieproduktion. Spektrum der Wiss., 11, 126-135.

    - Gibbons, J.H., Blair, P.D. ve Gwin, H.L., 1990: Strategien für die Energienutzung. Spektrum der Wiss., Sonderheft 9, 68-76.

    - Graedel, T.E. ve Crutzen, P.J., 1989: Veranderung der Atmosphare.Spektrum derWiss., 11, 58-69.

    - Gür, F., 1993: Ergani Bakır İşletmesi flotasyon atık sularının Maden Çayı'ndaki kirlilik potansiyeli. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, 81 s., Fırat Univ., Elazığ.

    - Hesemann, J., 1978: Geologie. Ferd. Schöningh Veri., 374 s., Pederborn, München, Wien, Zürich.

    - Mazcek, H. ve Mssion, W., 1991: Umwelt, Energie und Recycling. Erzmetall 44/12, 585-896.

    - Miedows, D. H., Meadows, D. L. ve Randers, J., 1992: Die neuen Grenzen deş Wachstums. Deutsches Verlagsanstalt, 319 s.,Stuttgart.

    - Newell, R. E., Reichl, jr., H.G. ve Seiler, W., 1989: Kohlenmonoxid in der Atmosphâre. Spektrum der Wiss. 12, 86-93.

    - Ott, G., 1993: Energie für die Welt für Morgen-Optionen und Realitaten. Glückauf 129/3, 219-229.

    - Repetto, R., 1992: Die Bewertung natürlicher Ressourcen. Spektrum der Wiss. 8, 36-42.

    - Reuter, F. Klengel, K. J. ve Pasak, J, 1978: Ingenieurgeologie.VEB Veri., 451 s., Leipzig.

    - Richter, D., 1986: Algemeine Geologie. De Gruyter Veri.,3. basım, 412 s., Berlin, New York.

    - Schneider, S H., 1990: Veranderung deş Kumaş. Spektrum der Wiss., Sonderheft 9, 24-33.

    - Siderenko, A.W., 1968: Mensch-Technik-Erde. Zeitschrift angew. Geologie 14/4, 169-176; 5, 226-244; 6, 284-290.

    - Wilson, E. O., 199: Bedrohung der Artenreichtums. Spektrum der Wiss., Sonderheft 9, 42-49.

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    13/5/2009 - MERA ISLAHI

    MERA ISLAHI

       Çayır meralar yeryüzünde hayatın varoluşundan günümüze kadar insanoğlunun beslenme ihtiyacını karşılayan en önemli kaynaklardan birisi durumundadır. Başlangıçtan bu güne kadar insanoğlunun yaşam tarzında her ne kadar köklü değişiklikler olsa da, çayır ve meraların onların yaşamındaki önemini muhafaza etmiştir. Çayır ve meraların gelecekte de insanoğlunun yaşamında önemli bir yere sahip olması kaçınılmazdır. İnsanoğlunun başlangıçtan günümüze kadar yaşam tarzında ortaya çıkan değişiklikleri 3 ana başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar;

     

       1- Başlangıç Dönemi: İnsanlar bu dönemde yaşadıkları çevreden bitki toplayarak ve bu bitki örtülerinde beslenen hayvanları avlayarak besin ihtiyacını karşılamaya çalışmışlardır. Bu dönemde insanlar gününün büyük bir bölümünü besin ihtiyaçlarını karşılamak için bitki arama, hayvan avlama gibi faaliyetlere ayırmışlardır.

       2- Hayvanların evcilleştirildiği Dönem: Bu dönemde tabii bitki örtülerinden toplanan yiyecekleri tüketmenin yanı sıra evciltilen hayvanların ürünlerinden de istifade edilmiştir. Zira artan nüfusa bağlı olarak insanların aktivite sahaları daralmış ve besin temin etme güçlenmiştir. Bu durumda kendilerinin direkt tüketemedikleri bitkileri hayvanlara yedirerek hayvansal besin temin etme yoluna gidilmiştir.

       3- Yerleşik Hayata Geçiş: Bu dönemde insanlar yavaş yavaş yerleşik hayata geçiş yapmışlardır. Evciltilen hayvanların ürünlerinden faydalanmanın yanı sıra kısmen de bitki yetiştiriciliğinde de ilerlemeler kaydedilmiştir. İlk bitki yetiştiriciliğine ait arkeolojik bulgulara verimli yarım ay (Harran, Basra, Mısır üçgeni) ve ana yurdumuz Orta Asya’da rastlanmaktadır. Örneğin, Orta Asya’da yapılan arkeolojik kazılarda M.Ö. 10.000 yıllarına ait arpa tohumlarına ve toplu hayvan sürüsü kalıntılarına rastlanmıştır.

      

       İnsanoğlunun geçmişten günümüze sergilediği yaşam tarzına ait açıklamalardan da anlaşılacağı gibi ilk 2 dönemde insanoğlu besinlerinin tamamını tabii bitki örtülerinden (çayır, mera, orman vs) karşılarken, 3. dönemde tabii bitki örtülerine ilaveten tarım alanları da bu konuda devreye girmiştir. Tabii bitki örtüleri içerisinde çayır ve mera alanlarının önemli bir yeri vardır. Örneğin, Dünya Gıda ve Tarım Kuruluşunun 1992 raporlarına göre Anakara yüzeyinin yaklaşık % 25’i daimi çayır-mera alanlarından meydana gelmektedir. Bunun haricinde otlatılan tarım alanları, ormanlar ve çalılıklar da hesaba katıldığında dünyadaki karasal yüzeyin yaklaşık % 70’i otlatılarak değerlendirilmektedir. Dünyada meydana getirilen primer üretimde (bitkisel üretim) tarım alanları % 8’lik bir paya sahip olmasına karşılık, çayır ve mera alanları % 16’lık bir paya sahiptir.

     

        Ülkemizde ise 1940’lı yıllarda 46 milyon hektar olan mera varlığımız, çeşitli faktörlerden dolayı 1950’li yıllarda 37 milyon hektara ve günümüzde 21,7 milyon hektara düşmüştür. (Ülkemizde mera, orman ve tarım alanlarının ölçümleri tamamlanmadığı için bu konuda verilen farklı rakamlar kaynağına göre değişim göstermektedir.)

     

       Ülkemizde mera alanlarının tahribatında hukuki boşlukların önemi büyüktür. Tarihi kayıtlara göre Anadolu’da M.Ö. 1350-1390 yıllarında yaşayan Hititler’in mera ve otlak alanlarının kullanımı ile ilgili otlatma kanunu yaptıkları belirtilmektedir. Ülkemizde Osmanlı Döneminde ve Cumhuriyet döneminde meralarla ilgili kanuni düzenlemeler yapılmış ise de ihtiyaca tam anlamıyla cevap verememiştir. Meralarla ilgili kapsamlı ilk kanun teklifi 1958 yılında verilmiş, fakat kanun çıkarılamamıştır. Bu tarihten 40 yıl sonra 25 Şubat 1998 tarihinde TBMM’de oylamaya katılan tüm milletvekillerinin kabul oyuyla Mera Kanunu yasalaşmış ve 28 Şubat 1998 tarih ve 23272 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 4342 sayılı Mera Kanunu ile doğal yem alanlarının geliştirilmesi, korunması ve sınırlarının muhafaza altına alınması amaçlanmıştır. Bu gelişme meralarımız açısından hukuksal boyutta çok önemlidir. Ancak bugüne kadar kanunun uygulanmasında beklenilen performans gösterilememektedir. Kanun gereği olarak bir an önce meralarımızın tespit ve tahdit işlemleri tamamlanmalı ve mera fonunda biriken kaynakla bu alanların ıslahı yoluna gidilmelidir.

      

       Ülkemiz, tüm doğal kaynaklarında olduğu gibi, çayır ve mera alanlarını da sürdürülebilir kullanım ilkesinden hareketle, gelecek nesillerin istifadesine sunmak zorundadır.

     

      ÇAYIR

       Çayırlar genellikle düz ve taban suyu yüksek olan taban arazilerde teşekkül etmişlerdir. Toprak uzun süre nemli olduğundan bitki örtüleri sık ve yüksek boyludur. Dolayısıyla bitki örtülerinde mezofitler (suyu seven bitkiler) hakim durumdadır. Sık ve yüksek boylu olan bitki örtüleri sıkı bir çim kapağı meydana getirerek toprağı sıkıca tutar. Aktif büyüme döneminde yapraklar tüm yüzeyi kapatır. Biçilerek değerlendirilen bu alanlardan elde edilen ot kış aylarında hayvanlara verilir. Toprak yaklaşık biçim zamanına kadar ıslak olduğundan otlatma açısından elverişli değildir. Bu dönemde yapılacak otlatma hayvanların çiğnemesinden dolayı toprağın sıkışmasına, bu da toprak sütrükrünün bozulmasına neden olur. Şahıs malı olmalarından dolayı idaresi da kolaydır. Çayır toprakları mera topraklarına göre; a)Organik maddece daha zengindir, b)PH’sı daha düşüktür, su bilançosu daha yüksektir.

     

       MERA

       Çayırların aksine taban suyunun bulunmadığı veya derinde olduğu meyilli ve engebeli alanlarda teşekkül etmişlerdir. Engebe sebebiyle yağış sularının bir kısmı sızarak veya yüzey akışıyla kaybolur. Buraların toprakları sığ, kumlu veya çakıllı ve su tutma kapasitesi düşüktür. Yağışlı dönemin haricinde toprak kurudur. Genellikle su, bitkiler için yeterli değildir. Bitki örtüleri seyrek ve kısa boyludur. Dolayısıyla açık vejetasyona sahiptirler. En iyi değerlendirme şekli otlatmadır. Mera kavramı ile ilgili olan fakat çoğu zaman tanım olarak karıştırılan otlak ve otlakiye tanımlar vardır. Otlakiye: Nispeten düz arazilerde meydana gelmiş bitki örtüleri daha iyi durumda olan meralardır.

     

       MERA ÇEŞİTLERİ

      Bitki örtülerinin teşekkül edişlerine göre;

       1.Tabii Meralar

       2. Suni Meralar

    Teşekkül ettikleri yerlere göre;

    1.Taban Meralar

    2.Dağ meraları

    3.Alpin Mearalar

    4.Orman İçi Meraları

    5.Çalı Meraları

    Otlayan hayvan cinsine göre;

    1.Koyun Merası

    2.Sığır Merası

    3.Keçi Merası

    4.At Merası

    5.Kanatlı Merası

    Kullanım sürelerine göre;

    1.uzun Süreli Meralar

    2.Orta Süreli Meralar

    3.Kısa Süreli Meralar olarak çeşitlenirler.

     

       MERALARIN ÖNEMİ

       Alınan tedbirlere rağmen bir türlü istenilen seviyelere ulaşamayan hayvancılığımızın en önemli sorunu olan yıllık 25 milyon ton civarındaki kaba yem açığının en ucuz temin edilebileceği yerler, çayır-meralarla birlikte yaylak ve kışlaklarımızdır.

      

       Çayır ve meralarımızın, üzerinde dikkatle durulması gereken bir diğer faktör ise erozyonun önlenmesinde oynadığı roldür.

     

       Meralar aşırı ve düzensiz otlatılması sonunda, kalite ve vasfını kaydederek erozyona açık alanlar haline gelmektedir. Ülkemizde meydana gelen erozyonun başlangıç noktalarını bir çok yerde mera alanları oluşturmaktadır.

     

       Gerek tarımsal yapı ve gerekse ekolojik denge açısından büyük önem arz eden meraların önemini kısaca şöyle guruplandırabiliriz.

    1-Ekolojik sistemde bitki, temel faktör olup, bitkisiz insan ve hayvan yaşamı düşünülemez.

    2-Hayvanlar içim önemli yem kaynağıdır ve hayvan beslemede en ekonomik değerdir

    3-Toprak ve su muhafazasında önemlidir.

    4-Su kaynaklarının oluşumu, gelişimi ve kalitesini olumlu yönde etkiler.

    5-Meraların büyük çoğunluğu (%87) V-VII. sınıf araziler olup marjinal alanlardır. Bu alanları en ekonomik şekilde koruyan bitki örtüleri, çayır ve meralardır.

    6-Önemli karbon yutağı konumundaki alanlardır.

    7-Biyolojik çeşitlilik ve gen merkezi konumundadırlar.

     

        MERA ISLAHININ YARARLARI

       Tekniğine uygun olarak uygulanan bir ıslah metodu aşağıda belirtilen faydalı beraberinde getirmektedir.

    1.Verim artışı: Mera ıslahının en önemli hedeflerinden birisi yem üretiminde artış sağlamaktır. Vejetasyonun özellikleri, iklim durumu, toprak yapısı ve topoğrafik yapı dikkate alınarak uygun bir metotla ıslah edilmesi ile verimde önemli artışlar sağlanabilmektedir. Nitekim Erzurum şartlarında sadece gübreleme ile meralarda verimin % 100-150 oranında arttırıldığı tespit edilmiştir. Benzer şekilde suni mera tesisinde verimin 3 katına çıkarılabileceği vurgulanmaktadır. 

       2- Yem kalitesinin yükseltilmesi: Uygun ıslah metoduyla verim artışı yanında elde edilen yemin kalitesi de önemli oranda yükselebilmektedir. Botanik kompozisyona uygun olarak yapılan gübrelemelerde otun ham protein, mineral madde ve hazmolunabilirlik oranında önemli artışlar görülebilmektedir.

       3- Hayvansal ürün miktarında artış: Islah uygulamaları sonucu gerek verim ve gerekse kalitede ki yükselme o vejetasyonu değerlendiren hayvanların verimine yansımaktadır.

       4- Hayvanların sevk ve idaresini kolaylaştırır: Mera üzerinde tesis edilen içme suyu tesisleri mera yolları, mera çitleri, gölgelikler ve hayvan barınakları gibi yapı ve tesisler, hayvanların sevk ve idaresini kolaylaştırarak gerek üniform otlatmayı sağlamakta ve gerekse hayvansal ürün miktarında artışlar sağlamaktadır.

       5- Hayvanlarda zehirlenme ve hastalık zararları azalır: Yabancı ot mücadelesi ile özellikle zehirli bitkilerin hayvanlarda ortaya çıkaracağı zehirlenmeler en aza indiği gibi, meradan hayvanlara bulaşabilen hastalıklar da kontrol altına alınabilmektedir. Bazı yabancı otlar bir çok hastalık ve zararlının konukçusu durumundadır. Bunların yok edilmesiyle bu hastalık ve zararlıların da yayılmaları önlenmiş olur.

       6- Havzalarda su verimi artar: Yağış sularının yüzey akışa geçmeden toprağa intikal etmesini sağlayan en önemli mekanizma toprağın iyi bir bitki örtüsüyle kaplı olmasıdır. Mera ıslahıyla bitki örtüsünde meydana gelen iyileşme havzaların su potansiyellerini de artıracaktır.

       7- Erozyonun önlenmesi: Bitki örtüsünün güçlendirilmesiyle mera toprağı su ve rüzgar erozyonuna karşı önemli oranda korunmuş olacaktır.

       8- Yangın tehlikesinin azaltılması: Özellikle orman altı meralarda yangın şeritleri oluşturularak uygun bir mevsimde orman altındaki bitki artıklarının yakılmasıyla daha sonra çıkabilecek yangın tehlikesi azaltılabilmektedir.

    9- Diğer faydaları: Mera ıslahı sonucu daha önce faydalanılmayan mera kesimlerinin otlatmaya açılması, başta av hayvanları olmak üzere yabani hayatın canlandırılması, bitkiden yoksun alanların bitki ile kaplanması, toprak-su muhafazası ile akarsulara daha temiz su sağlanması ve bölgenin peyzajını güzelleştirerek rekreasyon imkanları sağlanabilmektedir

     

       Mera Islahının Ekonomisi

       Mera ıslahı oldukça uzun vadeli bir iştir. Islahtan elde edilecek faydalar belirli bir süre sonra ortaya çıkabilmektedir. Mera ıslahı sonucu elde edilen fayda hayvansal ürünlerde ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla ekonomik analizlerin uzun süreyi kapsayacak şekilde yapılması gerekir. Ayrıca mera ıslahının amacı erozyonu önlemek ise, ekonomik yönü dikkate alınmamalıdır. Yine mera ıslahında merayı kullanan üreticilerle işbirliği halinde çalışılmalı, mera ıslahının önemi bu kitleye iletilmeli ve başta iş gücü olmak üzere köylünün ıslah uygulamalarına katkısı sağlanmalıdır.

     

      ORMANCILIK ÇALIŞMALARINDA MERA ISLAH ÇALIŞMALARININ YERİ

       Orman Köylülerinin sahip olduğu arazi miktarı oldukça yetersizdir. Mevcut araziler genelde eğimli, verimsiz olmakta, birçoğu da ormandan açma sonucu elde edilmişlerdir. Gelir düzeyi düşük olan orman köylüleri, bazı ihtiyaçlarını ormanlardan yasal olmayan yollarla karşılamaktadır.

       

       Orman rejimi dâhilindeki meralardan faydalanmanın düzenlenmesi ve ıslaha muhtaç meraların ıslah edilmesiyle orman köylülerinin faydalanmasına sunulmasındaki amaç, orman köylülerinin yasal olmayan yollarla yaptıkları bilinçsiz ve düzensiz otlatmalardan ormanların kurtarılarak, ormancılık teknik çalışmalarına olan baskıların azaltılması veya ortadan kalkmasını sağlamak olmaktadır. Aynı zamanda hayvancılığın gelişmesi sağlanarak ve havzada bozulan doğal dengenin yeniden kurulmasına yardımcı olmaktır. Meraların bozulmasından kaynaklanan erozyon tehlikesinin durdurulmasıdır.

     

       Ancak, havzada yapılacak bütün ormancılık çalışmalarının birlikte planlanması, gelir getirici faaliyetlerin devreye girmesi ve halkın bilinçlendirilmesi ile doğal dengenin sürdürülebilirliği sağlanabilecektir.

     

      Orman içi meraların ıslahı, yaban yaşamı içinde yer alan hayvanların beslenme ihtiyacının karşılanması bakımından da ayrıca önemlidir.

     

       MERA İDARESİNDE KARŞILAŞILAN SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

          Sorunlar;

    · Meraların köy orta malı olması nedeniyle, fırsatçı bir yaklaşımla çok aşırı otlatılması

    · Erken ve geç otlatma

    · Çoğu yörelerde meraların dışarıdan gelen göçerlere mevsimlik olarak kiraya verilmesi

    Meraların sökülerek tarla arazisi haline getirilmesi

    · Mera idaresi ile ilgili köylüleri bilgilendirecek, onlarla birlikte çalışılacak bir birimin olmayışı

    · Her köye ait mera varlığının kesin olarak bilinmeyişi

    · Meraya uygun otlatma sistemlerinin olmayışı Meranın homojen bir şekilde otlatılmaması

         

           Çözüm Önerileri;

    ·Meralardan beklenen verimin alınabilmesi için hayvansal üretim düşürülmeden hayvan sayısının ıslah yoluyla azaltılması Köylerdeki hayvan sayısının mera otlatma kapasitesine göre sınırlandırılması

    ·Meradaki baskının azaltılması için yem bitkisi üretiminin artırılması otlatılan hayvanlardan belli bir ücret alınması ve bu kaynağın mera ıslahında kullanılması

          Daha önce tarla haline getirilen sonrada terk edilen bu alanların tohumlanarak tekrar mera    

           olarak kazandırılması

       Meranın durumuna göre, en uygun otlatma sisteminin belirlenip uygulamaya sokulması Mera   

         idaresi ve amenajmanı ile ilgilenecek sevk ve idaresini yönlendirecek bir organizasyonun   

         kurulması

    · Köy ihtiyar heyetinin ve çobanların yoğun bir eğitime tabi tutulması

    · Yaylacılık yapılan bölgelerde mera ıslahından yararlanılması

    · Mera ıslah ve yönetimi ile ilgili bütün çalışmaların köyü ile birlikte onların istekleri doğrultusunda belirlenmesi

    · Mera ıslah fonunun oluşturulması

    · Mera kanunun bir an önce tavizsiz olarak uygulanması

    · Meranın homojen bir şekilde otlatılması için merada belirli aralıklarla sıvatların yapılması.

     

            MERA - EROZYON İLİŞKİSİ

             Mera alanlarındaki tahribatın sonucu olarak hem hayvansal üretimde düşüş görülmekte hem de erozyon problemi ortaya çıkmaktadır. Bu tahribatta; Mera alanlarının tarla arazisine  dönüştürülmesi, Fiyat politikalarının tarla ve endüstri ürünlerinin lehine geliştirilmesi ve  özellikle son yıllarda hayvansal ürünlere yeterli teşvik yapılmayıp et ve süt gibi hayvansal  ürünlerin ithalatının yapılması gibi bir çok faktör etkili olmuştur. Dolayısıyla meraların  önemini kavrayamamanın sonucu gerek tarım alanlarında ve gerekse yerleşim yerlerinde önemli tahribatlara yol açan, can ve mal kayıplarına yol açan sel baskınlarında artışlar   görülmektedir.

              

             İyi bir mera vejetasyonu:

                a- Toprağı yerinde tutar,

                b- Yerinde tutulan mera toprağında kaliteli mera bitkileri gelişir ve ekonomik hayvancılık yapılabilir.

                c- Mera alanlarının daha aşağısında bulunan araziler ve tesisler tahrip olmaktan korunmuş olur.

    ·   Mutlak çayır-mera arazilerinin vasfını değiştirmek yukarıda bahsedilen problemleri beraberinde getirmektedir. Nitekim bilimsel verilere göre bu alanlardan hayvan otlatma veya ot üretimi yaparak faydalanma teknik bir zorunluluktur. Konuyla ilgili olarak bir Fransız bilim adamı “Çayır meraların dengesini bozmak o alana atom bombası kadar zarar verir” ifadesini kullanmıştır.

     

                MERA AMENAJMANI (TEKNİK YÖNETİMİ) VE ISLAHI  İLE İLGİLİ ÖNERİLER

                - Meraların ürettiği yem ile merada otlayan hayvan sayısı arasında denge kurulmalıdır.  

                  Genellikle üretilen yemin yarısının otlatılması şeklinde mera kapasitesi belirlenmelidir.

    -Üretilen yemin en elverişli mevsiminde otlatılması esastır. Türler otlatma olgunluğuna  geldiğinde otlatmaya başlanmalıdır. İki otlatma arasında yeterli dinlendirme yapılmalı ve otlatmaya son verme tarihine dikkat edilmelidir.

     -Hayvanların mera üzerinde sevk ve idaresini uygun bir şekilde temin ederek üniform otlatma sağlamalıdır.

      -Meranın ürettiği yemin tipine uygun hayvanla otlatılması gerekmektedir. Örneğin taban mera veya buğdaygillerin çoğunlukta olduğu meralarda sığırların, engebeli alanlarda ve   geniş yapraklı vejetasyonlarda koyunların ve çalılık vejetasyonlarda ise keçilerin otlatılması önerilebilir.

    -Meralarda otlatma baskısını azaltmak için özellikle büyük yerleşim merkezlerinin  yakınlarında ahır hayvancılığı teşvik edilmeli ve tarla arazisi içerisinde rotasyon meraları  oluşturulmalıdır. Bu durum özellikle kültür ırkı hayvan yetiştiriciliğinde büyük öneme  sahiptir.

    -Meralar üzerindeki otlatma baskısını azaltmak, özellikle erken otlatmayı önlemek için  köylünün yeterli kaba yem stoklarının bulunması gerekmektedir. Bu amaçla da yem  bitkileri üretiminin arttırılması gerekir.

    -Tespit ve tahdit işlemi yapılan köylerde gerekli vejetasyon etüdleri yapılarak mera amenajman ve ıslah haritaları oluşturulmalıdır.

                   -Mera ıslahı ve amenajmanı konusunda bu alanları kullanan köylüyle işbirliği halinde  çalışmak ve konunun önemini onlara anlatmak gerekmektedir.

    -Mera ıslahı için gerekli araç ve gereç sağlanmalıdır. Bu konuda Mera Fonunda biriken kaynağın zaman kaybetmeden mera ıslahında kullanılması gerekmektedir.

                 -Otlatmada otlatma olgunluğuna daha erken gelen düşük rakımlı yerlerden başlanılmalı ve  yüksek rakımlara doğru devam edilmelidir.

                -Mera ıslahında gübreleme ile olumlu sonuçlar alınmıştır.

             -Sürülüp terk edilen alanlar başta olmak üzere toprak yapısı ve topoğrafik yapının uygun olduğu yerlerde bölgeye uygun türlerle karışım halinde suni mera tesisi kurulmalıdır

               

        MERALARDA OTLATMAYI DÜZENLEYİCİ YAPI VE TESİSLER

      

       Mera ıslah metotları direk olarak vejetasyonunun ıslahına yöneliktir. Bunun yanında meralarda içme suyu tesisleri, ek yemlikler, tuzluklar, gölgelikler kaşınma kazıkları, mera çitleri ve hayvan barınakları gibi otlatmayı kolaylaştıran ve hayvanların sevk ve idaresini düzenleyen yapı ve tesislerde mevcuttur. Bu tesisler vejetasyonu direk olarak etkilemeyip mera ıslahında dolaylı etkilere sahiptirler

     

    1-İÇME SUYU TESİSLERİ

       Meralarda otlayan hayvanlara içme suyu temini çeşitli kaynaklardan sağlanabilir. Bu kaynaklar pınarlar, akarsular, göletler gibi doğal kaynaklar olabilmektedir. Bu kaynakların yerleri sabit ve yalnızca hayvanların su ihtiyacını karşılayabilmektedirler. Halbuki bu kaynaklardan alınacak su, belirli mesafelerde yapılacak sulaklara iletilirse, merada daha uygun otlatılma sağlanmış olur. Çünkü sulakların çevresi gerek çiğneme, gerekse aşırı otlatmadan dolayı daha fazla yıpranmaktadırlar. Halbuki mera üzerinde su kaynaklarının yerleri değiştirilebilir ise meranın daha üniform otlatılması sağlanabilmektedir. Ayrıca sonradan yapılacak sulakların, çeşitli faktörlerden dolayı hayvanların daha az otladıkları alanlara yapılması, bu alanlardan da hayvanların faydalanma imkanını ortaya çıkaracaktır. Ayrıca pınar, akarsu ve göletlerde hayvanların tehlikesiz ve rahat su içebilmeleri için akarsu kenarlarına içme suyu iskeleleri pınarların çevresine bataklık oluşumunu önleyici tesisler ve beton sulaklar yapılmasında fayda vardır.

     

    2-EK YEMLİKLER

       Merada otlayan hayvanlar mera yeminin beslenme değerine göre belirli oranda besin maddeleri alırlarsa da, alınan bu besin maddeleri yılın her mevsiminde hayvanların ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde olmayabilir.

      

            Yaz periyodunda meradaki yem hem az hem de kuru olduğu için hayvanlara yeterli değildir. İşte  otlatma sezonunun mera yeminin yetersiz olduğu devrelerinde ve yemin beslenme değerinin  düşük olduğu zamanlarda hayvanlara ilave yemlerin verilmesi gerekmektedir.

             

             Bu ilave yemler daha ziyade enerji yönünden zengin kesif yemler olup, çeşitli malzemeden  yapılan yemliklere konularak hayvanlara verilir. Bu yemlikler merada barınakların çevresinde olduğu gibi tuzlukların yanında da olabilir. Bazen de tuz bu yemlerle beraber hayvanlara verilebilir.

     

    3-TUZLUKLAR

       Merada otlayan hayvanlardan optimum düzeyde hayvansal ürün sağlamak için ihtiyaçları olan tuzu düzenli bir şekilde almaları gerekmektedir. Tuzluklar mera üzerinde uygun bir şekilde ve uygun mesafelerle dağıtılarak, üniform otlatmanın tesisinde rol oynamaktadırlar. Hayvanlara verilecek tuz miktarı: a) Hayvanın cinsine, b) Otlatma zamanına, c) Yemin yeşil veya  kuru olma durumuna, d) Mera toprağının tuz konsantrasyonuna, e) İçme suyunun tuz içeriğine, bağlı olarak değişmektedir. Yemin yeşil olduğu devrede hayvanların tuz ihtiyacı artmaktadır.

             

        4-GÖLGELİKLER

           Otlatma mevsimi boyunca günün güneşli ve sıcak saatlerinde hayvanların otlatmaya ara vererek  KÜRESELLEŞME

     

    Küreselleşmenin Arkeolojisi
    Aslında basit manasıyla, yani sermayenin etki alanının artması anlamında, küreselleşme, daha Endüstri Devrimi’nin başından itibaren varolan bir olgudur. Örneğin daha 18.yüzyılın başında ünlü iktisatçı A.Smith, “ekonomide bir işbölümü olduğunu ve ticaretin sınırlar ötesinde işlemesi gerektiğini (Aktan, 1994,s:24)” savundu. Ancak Endüstri Devriminin ilk döneminde uygulama alanı bulan bu görüş, piyasa mekanizmasının yapısı ağır sosyal şartları çözemeyince özellikle 19.yüzyılın ortalarından itibaren alternatif fikirlerin çıkması sonucunu doğurdu.


    Özellikle bunalımlı 1920’lerin ardında serbest piyasa modeline karşılık şüpheler artarken, “bu bunalıma karşı öne sürülen korportist alternatiflere karşı liberal yanıt “Keynesyenizm” oldu. (Ölmezoğulları,s:15)”.


    Keynesyen ekonomik anlayış, talep yanlı politikalarıyla satın alma gücü yaratılmasına dayanıyordu. Bu tip ekonomik politikaların sonucu olarak “Fordist” üretim organizasyonları doğdu. Fordist yapılanmalar, geniş ölçekli üretim birimlerinde yine çok sayıda iş görenin istihdam edilmesinden oluşmaktaydı. Standartlaştırılmış ve küçük parçalara ayrılmış işlerde çalışanlar yine standart ve eskiye oranla daha yüksek ücretler alıyorlardı. Bu yapı aynı zamanda Keynesyen ekonomik politikaların hedefleriyle örtüşmekteydi.

     

    Buradan hareketle Fordizmin yapısı genel olarak üç başlık altında toplanabilir;
    1. “Seri üretim kitlesel üretimi önceden varsayar
    2. Fordizm korunmuş bir ulusal Pazar sistemiyle bağlantılıdır. Bu sistem seri üretim yapanların sabit giderlerini karşılamada da yardımcı olmaktadır.
    3. Seri üretim modeli talepteki ani düşüşler karşısında duyarlıdır. Özellikle bunalım dönemlerinde ücretler yükseltilmiş, kredi olanakları arttırılmış, ücretsiz kesime yapılan maddi yardımlar da arttırılmıştır. Böylelikle talepteki ani düşüşler önlenmek istenmiştir. ( R. Murray,s;48) “.

    Ancak 1970’lerin başından itibaren bu yapı işlerliğini yitirmeye başlamıştır. İç pazarların doyması ve tüketicilerin seri üretim ürünleri yerine kendi kişisel ihtiyaçlarına cevap veren esnek tarzdaki ürünleri tercih etmesi, diğer bir deyişle “tüketicinin nazlanır hale gelmesi (Bozkurt,1996,s:50)”, hammadde fiyatlarının aşırı yükselmesi, Bretton – Wodds’la birlikte kurulan döviz sisteminin çözülmesi Keynesyen modelin sorgulanması sonucunu doğurdu. Keynesyen politikalar artık güvenini yitirmişti, çünkü teorinin en önemli tezlerinden yüksek enflasyonun beraberinde istihdam hacmini genişleteceği öngörüsü başarısız olmuştu. İstihdamın korunması için getirilen sosyal önlemler artık üretim yapabilmek için önemli bir külfetti, ayrıca sosyal dengeyi sağlamak için kamu harcamalarının boyutları oldukça büyümüştü ve bu durum devletin müdahalesini etkisizleştiriyordu.


    Böyle bir ortamda üretim sürecinde, çıkış noktasını yüksek teknolojiler oluşturdu. Ayrıca nispeten daha liberal politikaların uygulandığı Japonya ve diğer bazı Güneydoğu Asya ülkeleri bunalımı rahatlıkla atlattılar. Japon modeli ürün elastikiyetine dayanıyordu ve ileri teknoloji kullanımına elverişliydi. Bununla birlikte Amerikalı iktisatçı Freidman’nın yeni liberal – monetarist görüşleri hükümetler için ilgi çekici alternatifler oluşturuyordu.


    Artık ekonominin organizasyonu neo – liberal politikaların getirdiği ilkeler uyarınca yapılıyordu. Ulusal ekonomileri koruyan gümrük duvarları kaldırılmış, istihdam üzerindeki sosyal amaçlı korumalar zayıflatılmıştı. 1980’lerde anılan politikaları uygulan hükümetler dünya çapında iktidara gelmeye başladılar ( ABD’de Reagan, İngiltere’de Theatcher, Almanya’da Kohl, Türkiye’de Özal hükümetleri örnek olarak gösterilebilir). Ayrıca 1980’lerin sonunda liberal batı toplumlarının karşısındaki en önemli alternatif olan sosyalist modelde çözülünce “küreselleşmenin” kavram olarak da “küreselleşmesi” önünde hiçbir engel kalmadı.

    Küreselleşmenin Yeni Dünyası


    Berlin Duvarı’nın 1989 yılında çöküşünün ardından, 1990’lı yıllardan itibaren hemen her alanda sıkça karşılaştığımız küreselleşme sözcüğü, günümüzde sadece ekonomik bir kavram olarak değil, içinde bulunduğumuz uluslararası sistemi tanımlamak için de kullanılmaktadır.


    Gerçek anlamı tamamıyla anlaşılmadan ve tartışılmadan, bütün dünyada olumlu veya olumsuz tepkilere yol açan bir sözcük olan küreselleşmenin bir şanssızlığı da, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, dünyada bu kelimeyi sıkça kullanmaya başlayan siyasetçilerin izledikleri politikalarla özdeşleştirilmiş olmasıdır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, küreselleşmenin ne anlam ifade ettiği tam anlaşılmadan, hakkında olumlu veya olumsuz değer yargıları oluşmuştur.


    Küreselleşmeyi savunanlar da, eleştirenler de kendi görüşlerinin haklılığını ortaya koyacak gelişmeleri ve istatistik bilgileri sıkça kullanmaktalar. Küreselleşmenin faydaları konusunda bir görüş birliği olduğunu söylemek mümkündür. Sürdürülebilir ekonomik kalkınma, yükselen yaşam standartları, teknolojik ilerleme ve bilginin daha hızlı yayılması, küreselleşmenin en belirgin faydaları arasında sayılmaktadır.


    Öte yandan, küreselleşmeyi sadece ekonomik alandaki faaliyetleri etkileyen bir unsur olarak görmek de sınırlı bir bakış açısını yansıtmaktadır. Bu çerçevede, malların ve sermayenin serbestçe dolaşımının yanısıra, insanların daha sık seyahat etmeleri, bilgi-iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler ve internet kullanımının giderek yaygınlaşması, küreselleşmenin önde gelen itici güçleri arasında bulunmaktadır. Saydamlık da, küreselleşmenin ön plana çıkardığı kavramlar arasında yer almaktadır. Gelir dağılımının daha hakça olması, yolsuzlukların azalması, hatta siyasi özgürlüklerin ve insan haklarına saygının artması, küreselleşmeyle doğru orantılı gelişen unsurlar arasında sayılmaktadır.


    Diğer taraftan, günümüzde küreselleşme içinde daha fazla yer alan ülkelerin hemen tamamı gelişmiş ülkelerdir. Bu unsur, esasen küreselleşmeye karşı yöneltilen eleştirilerin de odak noktasını oluşturmaktadır. Nitekim, küreselleşmeye karşı yöneltilen eleştirilerin başında, bu ilişkiler sisteminin, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul kıldığı gelmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin marjinalizasyonuna (dışlanmasına) yol açtığı, faydalarının hem ülkeler hem de bölgeler arasında eşit olarak dağılmadığı, eşitsizlikleri giderici değil artırıcı bir rol oynadığı, küreselleşmeye yöneltilen diğer bellibaşlı eleştirilerdir.


    Küreselleşmenin, sermayenin serbestçe dolaşımını kolaylaştırma ve yabancı yatırımları artırma yoluyla ekonomik gelişmeye olumlu katkıda bulunduğu herkesçe teslim edilmektedir. Ancak, küreselleşmenin kriz zamanlarında sermayenin daha çabuk yurtdışına kaçmasına ve krizlerin diğer ülkelere daha hızla yayılmasına neden olduğu da bilinen bir gerçektir. Tayland’da 1997 yılı Aralık ayında başlayan Asya krizi ve Rusya’da 1998 yılı Ağustos ayında meydana gelen mali kriz, kısa süre içerisinde ekonomisi çok güçlü olan ABD’de bile etkisini hissettirmiştir. Türkiye’de 2001 yılı Şubat ayında yaşanan mali krizin etkisinin Rusya’dan Brezilya’ya kadar birçok ülkede hissedilmesinde kuşkusuz yeni küresel dinamiklerin de rolü bulunmaktadır.


    Günümüzde küreselleşmenin ivme kazandırdığı bilgi ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, uluslararası ticaret ve kalkınmanın canlanması konusunda çok önemli bir rol oynamaktadır. Yine de, bilgi ve iletişim teknolojilerinin sunduğu olanaklardan yeterince faydalanıldığını söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Bilgi ve teknolojiye ulaşım konusunda hem ülkeler hem de bölgeler arasında belirgin bir eşitsizlik bulunmaktadır. Bilgi iletişim teknolojileri ve internet kullanımında gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olanlar arasındaki mevcut farklılığı vurgulamak üzere kullanılan "dijital bölünme" (digital divide) kavramının, küreselleşmeyle birlikte giderek "dijital uçurum" (digital abyss) haline dönüştüğü eleştirileri son yıllarda sıkça yankı bulmaktadır. Gerçekten, günümüzde dünya nüfusunun yüzde 80’inin en temel haberleşme olanaklarından yoksun olduğu ve Afrika kıtasında yaşayanların sadece yüzde ikisinin telefon hattına sahip bulundukları unutulmamalı. Başta Afrika ülkeleri olmak üzere, az gelişmiş ülkelerde internet kullanımı henüz marjinal bir konumdadır.


    Yeni Düzen-Yeni Aktörler:

     

    Her ne olursa olsun, günümüzde küreselleşme, ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar çeşitli alanlarda dünyayı etkileyen, uluslararası toplumun dokusunu ve yapısını eskiye oranla tanınmayacak ölçüde değiştiren bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Birleşmiş Milletler 1945 yılında kurulduğunda, uluslararası ilişkileri belirleyen temel aktörlerin devletler olduğu konusunda herhangi bir kuşku yoktu. Sadece devletler, uluslararası ilişkileri etkileyebilecek kaynaklara sahipti. Oysa günümüzde, uluslararası ilişkileri ve dünya ekonomisini zaman zaman devletlerden çok daha fazla etkileyen yeni aktörler ortaya çıkmıştır. Çokuluslu şirketler, hükümetdışı örgütler, medya kartelleri, araştırma ve düşünce (think-tank) kuruluşları, hatta bazı devletlerin yıllık GSMH’sından daha fazla şahsi serveti bulunan bireyler ve yatırımcı konsorsiyumlar son 10 yıl içerisinde oluşan uluslararası sistemin yeni aktörleri olarak ön plana çıkmışlardır.


    Çokuluslu şirketler, dünya sahnesinde ulus devletlerden çok daha sonra görünmekle birlikte, günümüz uluslararası sistemini etkileyen ve yönlendiren aktörlerin başında gelmektedir. Birleşmiş Milletler’in son verilerine göre, dünyanın en büyük 200 çokuluslu şirketinin toplam kaynakları 7.1 trilyon ABD Doları tutarındadır. Dünyadaki ekonomik faaliyetlerin yaklaşık dörtte biri dolayında olan bu rakam, Birleşmiş Milletler üyesi 189 ülkeden 182’sinin toplam ekonomik büyüklüklerinden fazladır. Çokuluslu şirketlerin ihtiyaçlarını, çıkarlarını ve hedeflerini gözetmeyen bir uluslararası ekonomik sistemden söz etmek mümkün değildir. Çokuluslu şirketler, olağanüstü ekonomik güçlerinin bir yansıması olarak, uluslararası ilişkilerde de etkili olabilmektedir.


    Küreselleşen dünyanın yeni ekonomik sorunlarıyla başedebilmek ve kaynaklarını artırabilmek amacıyla ürün pazarlarını dünya geneline yaymak isteyen çokuluslu şirketler, şirket birleşmeleri ve satın almalar yoluyla dünya ekonomisindeki etkinliklerini artırarak sürdürmektedir. BM tarafından yayınlanan 2001 yılı Dünya Ekonomik Durum Raporu’na göre, şirket birleşmeleri ve satın almaları ile özelleştirmenin önemli bir bölümünü oluşturduğu Doğrudan Yabancı Yatırımlar (Foreign Direct Investments), 2000 yılında 1.1 trilyon ABD Doları’na ulaşmış bulunmaktadır. Doğrudan Yabancı Yatırımların 10 yıl önce 200 milyar ABD Doları olduğu gözönüne alındığında, sözkonusu yatırımların küreselleşme süreciyle birlikte ne büyük bir artış gösterdiği de ortaya çıkmaktadır. Yine Dünya Ekonomik Durum Raporu rakamlarına göre, 2000 yılında 600 milyar ABD Doları tutarında doğrudan yabancı yatırım yapılırken, bu rakam bütün gelişmekte olan ülkeler için sadece 190 milyar ABD Doları’nda kalmıştır. Esasen bu farklılık da, küreselleşme sürecinin zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yaptığını savunanların tezlerini güçlendirmek amacıyla sıkça vurguladıkları unsurlardan birisini teşkil etmektedir.


    Hükümetdışı örgütler de günümüz uluslararası sisteminin önemli aktörleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Kimi büyük hükümetdışı örgütlerin bütçelerinin ve kaynaklarının da çok sayıda gelişmekte olan ülkenin bütçesinden daha fazla olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Uluslararası Af Örgütü, Yeşilbarış, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi alanlarında önde gelen hükümetdışı örgütlerin, çok sayıda ülkenin bütçesini aşan maddi kaynaklarının yanısıra, uluslararası kuruluşların ve ülkelerin karar alma mekanizmalarını doğrudan etkileyecek güçleri de bulunmaktadır.


    Araştırma ve düşünce kuruluşları ve medya kartelleri de, küreselleşmeyle birlikte rolleri artan ve uluslararası ilişkilere yön veren aktörler olarak dünya sahnesindeki yerlerini almışlardır. Önde gelen araştırma ve düşünce kuruluşlarından biri olan Davos Dünya Ekonomik Forumu’nun veya büyük bir "medya imparatorluğu" olan CNN-Time Warner’ın uluslararası sistem üzerindeki etkilerini yadsımak mümkün değildir.


    Küreselleşmenin, ulus devletin uluslararası alandaki gücünü sınırlayan ve çokuluslu şirketlerin, hükümetdışı örgütlerin, araştırma ve düşünce kuruluşlarının ve medya kartellerinin uluslararası alandaki güçlerini artıran etkisi sonucunda, sivil toplum kuruluşlarının, bilim adamlarının, yazarların, akademisyenlerin, başka bir deyişle "bireylerin" uluslararası ilişkileri etkileme ve yönlendirme olanağı da eskiye oranla artmıştır.


    Elde ettikleri büyük servetin bir bölümünü, geçmişte ülkelerindeki eğitim, sağlık gibi alanlara harcayan, "klasik" olarak adlandırabileceğimiz yardımseverlerin yanı sıra, küreselleşmenin etkisini iyice hissettirdiği son yıllarda, çevrenin korunması, yoksulluk ve hastalıklarla uluslararası alanda mücadele gibi küresel planda faaliyet gösteren yeni kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Dünyanın piyasa değeri açısından en büyük şirketlerinden biri olan Microsoft’un hisselerinin büyük bölümünü elinde bulunduran Bill Gates’in kurduğu "Bill ve Melinda Gates Vakfı"nın mal varlığı 21 milyar ABD Doları’nı aşmış bulunmaktadır. Vakıf, yoksullukla mücadele, sağlık ve eğitim alanlarında kullanılmak üzere Birleşmiş Milletler’e 1 milyar ABD Doları’ndan fazla yardımda bulunacağını açıklayarak küreselleşme çağında yardımseverliğin de sınır tanımadığını gösteren bir yaklaşımın öncüsü olmuştur.


    Aynı şekilde, CNN-Time Warner medya devinin kurucusu ve en büyük ortağı Ted Turner de uluslararası alandaki bağışları nedeniyle küresel "philantropistler" arasındaki yerini almıştır. ABD’nin Birleşmiş Milletler’e olan zorunlu katkı payı ödemesinin yüzde 25’ten yüzde 22’ye indirilmesini öngören ve bu yapılmadıkça ABD katkı payının bütünüyle ödenmesini engelleyen Senato kararı nedeniyle bu ülkenin katkı payının büyük bölümünü ödememesi, Birleşmiş Milletler’i ciddi bir mali krizin eşiğine getirmişti. ABD Yönetiminin dış politika öncelikleri arasında belirlediği bu konu üzerinde BM üyesi 189 ülke arasında yapılan görüşmelerin tıkandığı bir noktada, ABD Dışişleri Bakanlığının isteği üzerine devreye giren Ted Turner’ın yaptığı, 34 milyon ABD Doları tutarındaki bağış BM üyesi ülkelerin 2000 yılı Aralık ayında katkı payları konusunda görüş birliğine varmalarını sağlayan unsurlardan biri oldu.


    Bill Gates ve Ted Turner’ın büyük servetlerinin sadece küçük bir bölümünü oluşturan bu bağışlar, gelişmekte olan birçok ülkenin eğitim, sağlık ve çevrenin korunması alanlarında ayırdıkları bütçelerin çok üstünde bulunmaktadır. Burada gözden kaçırılmaması gereken husus, BM sisteminin, uluslararası kuruluşların, hatta ülkelerin, uluslararası yardım faaliyetleri için küresel yardımseverlerin vicdanlarına sıklıkla seslenir hale gelmiş olmalarıdır. Küresel ekonominin doğal sonucu olarak, Microsoft ve CNN-Time Warner’ın servetlerine servet kattıkları ve karlarının kaydadeğer bölümünü ABD dışındaki pazarlardan elde ettikleri ve bu nedenle yardımseverliklerinin de ABD’yle sınırlı kalmaması gerektiği görüşü öne sürülebilecek olsa da, bu husus küresel "philantropistlerin" uluslararası alandaki rollerini kuşkusuz azaltmamaktadır.

    Küreselleşmeye her ne kadar bazı görüşler sadece ekonomik boyutu olan bir olgu olarak yaklaşsalar da, kültürel olarak da önemli bir dönüşümü ifade etmektedir. Özellikle yeni teknolojilerin kullanımıyla yeni kültürel kodlar tüm dünyaya rahatlıkla yayılmaktadır. Bu türden bir yapının getireceği, dünya çapında kendine özgü bir düzene sahiptir. “Gündelik tecrübe ve pratikleri dönüştüren yeni kültürel üretim ve yeniden üretim tekniklerinin ortaya çıkışının vurgulanması (Feathersone,1996,s:94) olarak tanımlanabilecek küresel kültürel dönüşüm, küreselleşmenin boyutlarının anlaşılmasında önemli bir sacayağını oluşturmaktadır.


    “Global bir kültürün varlığını savunanlar yerel olanın küreselleşmesiyle ve özgün yerel kültürel ürünlerin kozmopolitleşmesiyle artık bir global kültürün oluştuğunu ortaya atmaktadırlar (Keyman,s:41)”. Ancak bu global kültürün niteliği üzerinde farklı yorumlar yapılmaktadır. Bazı görüşler, bu türden bir kültürel yapının dünyanın farklı alanlarındaki çeşitliliği ortadan kaldırarak hem de iletişim kanallarını kullanarak “kültürel farklılık üzerinde bir hegemonya oluşturduğunu (Wheller,s:359)” hem de bu durumun farklı kültürlerde farklı gerilimler yarattığını öne sürmektedirler. Ancak karşıt görüştekiler bu yapının alt kültürler üzerindeki baskıyı kaldırdığını ve “başkalarının sesinin tüm dünya yüzeyine yayılmasını sağladığına dikkat çekmektedirler (Wheller, s:359)”. Ancak herhalde global kültüre yapılan en radikal eleştiri küreselleşmenin kültürel motifleri kullanarak, kendi emperyalizmini yarattığı ve bu durumun sömürgecilikle aynı olduğudur.


    Benzer eleştiriler ve taraf oluşlar aslında tekrar tekrar gözden geçirilmek durumundadır. Zaten kültürel fonksiyonlar üzerine odaklanan sosyal bilimlerin metot ve içerik olarak önemli değişmeler yaşadığı bu dönemde bu türden çözümlemeler konunun algılanmasını zorlaştırır. Bu yorumlar yapılırken genellikle sosyolojinin endüstri toplumunu açıklamaya yönelik kuram ve kavramları kullanılmaktadır. Ancak bu yapının 21. Yüzyıl küresel toplumunda geçerliliği tartışma konusu yapılmaktadır. Anthony Smith’e göre bu anlayış “hizmet toplumunun birbirine bağlı yapılarının kavranması önünde bir engel teşkil etmektedir (A. D. Smith,s:175)”.


    Bir başka yönden bakıldığında küresel kültürün oluşumunun yok sayılması da anlamlı bir tepkiyi ifade etmez. Elbette, bu yapının getirdiği bazı olumsuzluklar olmasına rağmen önemli olan pozitif yönünün arttırılması için uğraş vermektir. Bu anlamıyla global kültür emperyalizmden farklıdır. “Çünkü emperyalizm etnik ya da ulusal bir ideolojiye sahipken bugünkü durum ideolojik ve ulusal karakteri aşmakta ve teknolojik altyapıyı da kullanarak kozmopolit bir yapıya bürünmektedir (A.D. Smith,s:176)”. Böylesine bir değişimin Helen, Roma ya da 18. Yüzyıldaki emperyalist yapıyla aynı başlık altında toplamak çok faydalı sonuçlar vermez. “Anılan dönemde kültürel yapılar küresel değil, hakim medeniyetin kendi sembol ve mitlerinin yayılmasından ibaretti. Ancak günümüzde yaşanan durumda kültür, zaman ve mekana bağlı değildir, ayrıca sembollerin karıştığı görülmektedir (A.D. Smith,s:177)”.


    Böyle karmaşık yapıya sahip küresel kültür farklı kaynaklardan beslenmektedir. Aslında tek bir küresel kültürün oluşmasının değil, değişik kültürlerin bir araya gelmesi ve oluşan kompleks yapının etki alanının genişlemesi söz konusudur. Küresel kültürün oluşum sürecinde olması bir birinden çok farklı görüşlerin ve öngörülerin bir arada bulunması sonucunu doğurur. Fakat buna rağmen küresel kültür üzerinde ortak noktalardan hareketle “global kültür, bolluk yaratan ürün yelpazesi, etnik yapılı yerel motifler ve bunların oluşturduğu genel insani değer ve ilgilerin bir arada bulunduğu, bütün bunların gelişen iletişim sistemleri ile bağlantılı olduğu yeni bir düzeni anlatmaktadır (A. D. Smith,s:127)”

     


    Küreselleşmenin getirdiği sorunların aşılmasında önerilen yöntemler:
    • Küresel sermayenin aşırı hareketliliğine karşın bunu izleyebilecek bilgi akışının sağlanması ve gerekli teknolojik yatırımların yapılması ve bu amaçla üçüncü dünya ülkelerine yönelik yardımların sağlanması,
    • Küresel ekonominin gereği olarak ortaya çıkması zorunlu olarak görülen vasıflı işgücünün oluşturulması için gerekli teknolojik ve eğitim yatırımlarının gözetilmesi ve yine üçüncü dünya ülkelerine bu konu için finansal yardımların sağlanması,
    • Özellikle teknolojik gelişmelere paralel olarak artan çevre kirliğini önlemek için gerekil hukuksal düzenlemelerin yanı sıra gerekli toplumsal duyarlılıkların ve etik değerlerin oluşturulması ve yaygınlaştırılması,
    • İnsan hakları konusunda tüm dünyada uyumlaştırılmış standart kuralların ve ceza sisteminin yürürlüğe konması,
    • Örgütlü suçlar, sanal suçlar, uluslar arası terör gibi konularda gerekli düzenlemelerin yapılması ve işbirliğinin sağlanması,
    • Sağlık, eğitim, çocuk hakları, kadın hakları, çevre kirliliği gibi konularda sosyal mekanizmaların geliştirilmesi ve bu konuda gerekli altyapı düzenlemeleri konusunda gerekli yardımların yapılması,
    • Bölgesel farklılıkları giderecek küresel eylem planlarının ortaya atılması,
    • Sosyal güvenlik, işçi hakları, ücret düzeyi gibi konularda ortaya çıkabilecek problemlerin giderilmesi
    • Hukuksal mevzuatın uyumlaştırılması ve yeni düzenlemelerin küresel anlamda uygulanmasını gözetecek kurumların oluşturulması,
    • Bütün bunlar yapılırken sivil toplum ve kamuoyu duyarlılıklarının gözetilmesi ve kara alma süreçlerinin hem hızlı hem de olabildiğince geniş katılımlı olması sonucunun gerçekleştirilmesi gerekmektedir.


    Tüm bunlara rağmen küresel yönetişim sistemlerini uygulamak çok kolay gözükmemektedir. Ancak küresel yönetişim kavramı küresel sorunların ortadan kaldırılması üzerine etkin çözümleri getirecek yapı olarak düşünülmelidir. Ve bu yapının gelişmesinin zaman alacağı unutulmamalıdır.

    SONUÇ


    Küreselleşme her şeyden önce bir olgudur ve buna karşı olmak ya da taraf olmak çok anlamlı tavırları ifade etmez. Eğer tarihin teleolojik olarak ileri giden bir düzlem olduğu düşünülürse, küreselleşme hiç şüphesiz ileri doğru atılmış bir adımdır. Elbette küreselleşmenin getireceği problemler de söz konusu olacaktır. Ancak problemler olgunun tamamen karşısında olmak refleksini geliştirirse bu tavır gerçekçi bir zemine oturmaktan uzaktır. Küreselleşme, toplumsal ve kültürel pek çok sürecin değişmesi anlamına gelecektir. Bu değişim süreci bilinene ideolojik yaklaşımları geçersiz kılmaktadır. Dolayısıyla bu ideolojik çerçevelerden yaklaşılması, sağlıklı ve kabul edilebilir çıkarımlar ortaya çıkarması beklenemez.


    Önemli olan tavır, küreselleşmenin bir fiili durum olduğunu kabul etmektir. Taraf olmak ya da karşı çıkmak yerine “durum belirlemeyi” önemli hale getiren bu süreçte, yeni durumun getirilerinin arttırılması ve olumsuzluklarının asgariye indirilmesi için çaba sarf edilmesi gerçekçi ve yapıcı bir tavır olacaktır. Yine küreselleşmenin ortaya çıkardığı durumun olumsuzluklarını öne çıkarmak ve karamsar tablolar çizmek nihilist bir tavrı beraberinde getirmekten öte her hangi bir işleyişe sahip olmayacaktır. İnsanlar yaşamlarına anlamlı bir şekilde sürdürebilmeleri için gelecek hakkında umut beslemek zorundadırlar. Belki de küreselleşme bu açıdan insanlık için iyi bir tecrübe olabilir.


    KAYNAKÇA:
    http://www.mfa.gov.tr/Turkce/grupe/ues/5FOzturk2.htm
    http://gercektarih.sitemynet.com/arastirma/kuresel.htm
    http://tcmb.gov.tr/yeni/evds/konusma/tur/2000/Kuresellesme.html
    http://www.imk.itu.edu.tr/~aydinclb/yddveturk.htm
    www.sindicatodeestudiantes.org

     

    www.cografyamiz.com

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    2/5/2009 - MARMARA DENİZİ

    MARMARA DENİZİ

    17 Ağustos 1999 depreminden sonra kamuoyunda en çok tartışılan konuların başında Marmara Denizi ve Kuzey Anadolu Fayı gelmektedir. Çoğumuza uykusuz geceler, korkulu rüyalar yaşatan Marmara Denizi’ndeki deprem beklentisi üzerinde, deprem sonrasında bilhassa yerbilimciler arasında ateşli ve çoğu zaman da çözümsüz tartışmalar yaşandı. Bu çözümsüzlüğün temelinde ise deniz araştırmaları konusunda bu zamana kadar yeterli veri üretilememiş olması, mevcut kısıtlı verilerin ise nerdeyse tamamının petrol arama kuruluşlarının tekelinde olması ve bunların bölgenin depremselliğini çözecek nitelikte olmaması yatıyordu. Ancak 17 Ağustos 1999 depreminden sonra yapılan araştırmalar Marmara Denizi hakkındaki düşüncelerin giderek berraklaşmasını sağlayacak veriler ortaya koydu. Uluslarası bilim camiasının destek ve katkıları ile bugün Marmara Denizi artık iyi bilinen bir deniz haline geldi.


    TÜBİTAK koordinatörlüğünde Fransız, İtalyan ve Amerikalı bilim adamları Marmara Denizi’nde araştırmalar yaptılar. Marmara Denizi’nde deprem sonrası ilk araştırmalar MTA Sismik-I ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Çubuklu-I gemileri ile başladı, daha sonra Le Suroit, Odine Finder, Marion Dufraine gibi son derece gelişmiş bilim araştırma gemileri çalıştı. Bu gemiler Marmara Denizi’nin batimetrisi, sismisitesi, çökel dolgunun yaşı, stratigrafisi ve nihayet fay geometrisine yönelik çalışmalar yaptılar. Bu gemilerin elde ettiği veriler halen değerlendirmektedir. Marmara Denizi’nden toplanan çok sayıdaki verinin ancak birkaç yıl içerisinde değerlendirilebileceği tahmin edilmektedir.


    Yaklaşık olarak 240 km uzunluğa, 70 km lik bir genişliğe ve 11.500 km2 lik bir alana sahip olan ve Türkiye sınırları içerisinde kalan tek iç deniz olan Marmara Denizi jeolojik açıdan genç bir iç denizdir. Kuzey Anadolu Fayı’nın kuzey kolu, İzmit Körfezinde Marmara Denizi’ne girmekte, Mürefte'de denizden çıkarak Kuzey Ege'ye uzanmaktadır. Denizin çukurluklar içerisinde 1.200 metreyi geçen derinlikteki kuzey yarısı güneydeki 100 metreden daha sığ kıta sahanlığı bölgesinden bariz bir batimetrik eğimle ayrılır. Kuzeydeki derin kesim içerisinde birbirinden eşiklerle ayrılmış üç derin çukurluk bulunur (Şekil 1). Bunlar batıdan doğuya doğru Tekirdağ, Orta Marmara ve Çınarcık çukurluklarıdır. İçleri kalın çökellerle dolu olan ve hala da doldurulmakta olan (Okay vd., 2000) bu çukurluklar birbirinden 600 ile 800 metre derinliğe sahip kuzeydoğu-güneybatı uzanımlı sırtlarla ayrılmıştır. Marmara Denizi'nin güney kesimleri ise sığ bir şelf niteliği taşımaktadır (Şekil 1).

     


    Şekil 1- Marmara Denizi tabanının üç boyutta görünümü


    Türkiye'de genç tektonik (neo-tektonik) dönem 11 milyon yıl önce Arap Yarımadası’nın Anadolu'ya çarpması ile başlamıştır. Bu çarpışmanın ardından önce Doğu daha sonra da tüm Anadolu sıkışıp kalınlaşmış, bu kalınlaşmanın kıta kabuğunun karşılamayacağı bir seviyeye ulaşmasının ardından Anadolu, batıya doğru hareket etmeye başlamıştır. Anadolu'nun batıya hareketi sağ yanal atımlı Kuzey Anadolu ve sol yanal atımlı Doğu Anadolu Fayları boyunca gerçekleşmiştir. Kuzey Anadolu Fayı'nın sağ yanal atımlı bir fay haline gelmesi günümüzden yaklaşık 5 milyon yıl kadar önceye karşılık gelmektedir. Batıya doğru hareket eden ve Sina Yarımadası’ndaki bir kutuba göre güneybatıya doğru saat ibresinin tersi yönünde dönen Anadolu burada hem rahat bir ortam bulması hem de Akdeniz’deki Hellenik dalma-batma zonunun etkisi ile gerilmeye uğramış ve böylece Batı Anadolu'da bir horst-graben yapısı oluşmuştur (Şekil 2).

     


    Şekil 2: Levha hareketleri


    Yakın zamanda Anadolu'nun çeşitli kesimlerinden yapılan GPS (Küresel Pozisyon Sistemi) ölçümlerine göre, Arap Yarımadası her yıl 18±2 mm kuzeybatıya doğru ilerlemektedir. Buna bağlı olarak Anadolu, Kuzey Anadolu Fayı boyunca senede 24±2mm, Doğu Anadolu fayı boyunca senede 9±2 mm batıya hareket etmektedir. GPS ölçümleri Batı Anadolu'nun ise yılda 30±1 mm güneybatıya hareket ettiğini işaret etmektedir.


    Kuzey Anadolu Fayı doğuda sıkışmalı bir yapıya sahiptir. Ancak GPS verilerinin de işaret ettiği gibi Batı Anadolu’nun güneybatıya doğru dönmesi, fayın batı tarafta gerilmeli bir nitelik kazanmasına yolaçmıştır. Bunun neticesinde Kuzey Anadolu Fayı batı kesiminde kollara ayrılmış ve bu kollar boyunca çöküntü alanları gelişmiştir. Pamukova Düzlüğü, İznik Gölü, Gemlik Körfezi, İzmit Körfezi ve Marmara Denizi, fayın oluşumuna neden olduğu bu alanlardan birkaçıdır.


    Miyosen başında (20 milyon yıl kadar önce) Marmara Denizi ve Karadeniz'in de içerisinde bulunduğu büyük bir kuşağın dünya denizleri ile bağlantısı kesilmiş, bu alan doğuda Hazar Denizi'ne kadar uzanan ve Paratetis adı ile bilinen sığ ve kapalı bir deniz haline gelmiştir. Paratetis birbirinden kara parçaları ile ayrılan, ya da birbirine dar su yolları ile bağlanan havzalara ayrılmıştır. Bu bağlantılar tektonik etkilerin yanısıra deniz seviyesindeki değişimlerle, dolayısı ile iklimle doğrudan ilişkilidir. Akdeniz ile Karadeniz arasında bir geçit durumunda olan Marmara Denizi, İstanbul boğazı vasıtası ile Paratetis'e, Çanakkale boğazı vasıtası ile de Akdeniz'e ve dolayısı ile dünya okyanuslarına bağlanmaktadır. Marmara Denizi jeolojik geçmişte de Karadeniz vasıtası ile Paratetis ile, Akdeniz vasıtasıyla da dünya denizleri ile bağlantılı hale gelmiş ve bu iki denizi birbirine bağlamıştır.


    Marmara Denizi çevresindeki çalışmalara göre gölsel bir havza niteliğinde olan Marmara Çukurluğu’nun kuzey kesimleri Orta Miyosen sonu-Geç Miyosen (6-10 milyon yıl önce) başında deniz istilasına uğramıştır (Görür vd., 1997). Bu deniz girdisi, Ege Denizi’nden Saros Çöküntüsü kanalı ile ilerlemiştir. Bu dönemde, bugünkü Marmara Denizi’nin güney şelf kesimleri de dahil diğer kesimleri kara halinde kalmıştır. En üst Miyosen'de Akdeniz ile olan bağlantı kesilmiş ve Paratetis'in acı suları bugünkü Marmara Denizi'ni istila etmiştir. Güney şelf bu dönemde de kara halinde kalmıştır. Pliyosen'de (5 milyon yıl önce) gelecekteki Marmara Denizi içerisinde Akdeniz ve Paratetis suları birbirine karışmıştır. Orta ve Geç Pliyosende (2-3 milyon yıl önce) Marmara Denizi büyük ölçüde bugünkü yapısını kazanmıştır. Tüysüz vd. (1998) ne göre, Kuzey Anadolu fayı erken Pliyosen'de gelişmeye başlamış, başlangıçta sıkışmalı bir etki yaratarak bölgeyi yükseltmiş, geç Pleistosen - Kuvaterner'de (1 milyon yıl önce) ise Saros Körfezi’nin ve Marmara Denizi’nin açılımından sorumlu olan gerilmeli rejim gelişmiştir. Marmara Denizi’nin başlangıçta Ege Graben sisteminin etkisi ile açılmaya başladığı, daha sonra da Kuzey Anadolu Fayı etkisi ile genişlediği kabul edilmektedir.


    Kuzey Anadolu Fayı ve Marmara Denizi

    Marmara Denizi, Kuzey Anadolu Fayı’nın iki önemli kolu üzerinde yeralmaktadır. Bunlardan kuzey kol doğuda İzmit Körfezi’nden Marmara Denizi'ne girer ve batıda Mürefte'de denizden çıkar. İkinci kol ise İznik Gölü güneyinden geçerek Gemlik Körfezi’ne girer, yaklaşık olarak Marmara Denizi güney kıyısını takiben Kapıdağ yarımadasına kadar uzanır, burada denizden çıkarak Biga Yarımadası’nın içerisinden Ege Denizi'ne doğru devam eder


    Kuzey Anadolu Fayı’nın batı alanlardaki gerilmeli niteliği Marmara Denizi’nin batimetrisi ile karşılaştırıldığında Marmara Denizi içerisindeki çukurlukların üç büyük çek-ayır havzaya karşılık geldiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu görüşten hareketle Marathon Oil firmasının yapmış olduğu ancak yayımlanmamış sismik kesitleri de kullanarak Barka ve Kadinsky-Cade (1988) Marmara Denizi’nin bir çek ayır havzalar dizisi şeklinde açıldığı görüşünü ileri sürmüşlerdir (Şekil 3). Buna bağlı olarak Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara Denizi içerisinde çok parçalı bir yapıda olduğu ileri sürülmüştür.

     


    Şekil 3: Marmara Denizi çevresinde Kuzey Anadolu Fayı'nın başlıca aktif kolları ve bu kollar üzerinde gerçekleşmiş tarihi depremler (Barka, 1997) Sarı alanlar 1700-1900 yılları arasında kırılan fay segmentleri ve etkiledikleri alanları göstermektedir.


    Yakın zamanda Le Pichon vd. (2001) Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara Denizi içerisindeki geometrisini Le Suroit gemisi ile elde edilen veriler ışığında yorumlamışlardır. Batimetri ve sismik yansıma profillerine dayanan bu araştırmaya göre Marmara Denizi’nin yapısı, Şekil 4’de gösterilmiştir.

     


    Şekil 4: Marmara Denizi'nin yapısı


    Bu haritalara göre Kuzey Anadolu Fayı'nın Marmara Denizi’ne İzmit Körfezi doğusundan giren ana kolu Körfez çıkışında, Çınarcık Çukurluğu içerisine girmekte ve bu çukurluğu kuzeyden sınırlar bir şekilde, Adaların güney ve batısına kadar izlenmektedir. Çınarcık Çukurluğu’nun güneyinde Çınarcık-Yalova arasında uzanan ve bilhassa 17 Ağustos Depremi’nin artçıları ile açık bir biçimde takip edilebilen fay bu haritada (sığ sularda çalışılmamış olmasından dolayı) görülememektedir. Bu fay ile Çınarcık Çukurluğu arasında ise az eğimli bir şelf bulunmaktadır.


    Güney Şelf’in haritada izlenen en önemli unsurlarından biri de İmralı Adası’nın hemen batısından geçerek Çınarcık Çukurluğu’nun batısına uzanan ve bugün Marmara Denizi’nin suları altında kalmış bir nehir yatağıdır. Bu yatak Marmara Denizi’nin henüz olmadığı dönemlerde güney alanlardan kuzeye, olasılıkla Karadeniz'e kadar uzanıyordu. Nehir yatağının menderesli yapısı yatak eğiminin düşük olduğunu işaret etmektedir.


    Adaların güneyinden sonra ana fay kolu dönerek doğu-batı uzanım kazanır. Yeşilköy açıklarındaki bu dönüş alanı kuzey-güney gidişli bindirme fayları ile karakterize edilir. Bu durum fayın dönüşünün burada sıkışmalı bir etki yarattığını işaret etmektedir.


    Çınarcık Çukurluğu, batıda Orta Marmara Yükselimi ile sınırlanır. Bu yükselimin kuzeyinden devam eden ana fay, Kumburgaz Havzası’ndan geçerek batıdaki Orta Marmara Havzası'na (ya da çukurluğu) girer. İçerisi tutturulmamış yumuşak ve suya doygun çökellerle dolu olan bu çukurluk içerisinde fay diğer kesimlerdeki kadar iyi izlenememekte, çok sayıda küçük faylar şeklinde izlenmektedir. Le Pichon vd. (2001) nin makalesinde bir kısım yazarlar burada fayın tek parça olduğunu belirterek fayın saçılmasının havzayı dolduran çökellerin yapısından kaynaklandığını kabul etmişler, aynı makalenin yazarlarından bir kısmı ise bu yoruma katılmamışlardır. Bu yazarlara göre fay burada farklı segmentlerden oluşmaktadır.


    Orta Marmara Havzası’nın batı sınırını oluşturan Batı Marmara Yükselimi’nde ana fayın izi son derece belirgindir. Burada sırtı keskin bir biçimde kesen fay batıya doğru Tekirdağ Havzası içerisine girer. Havzanın güneyinden geçen ana fay daha sonra karaya çıkarak Ganos dağlarının güneyinden Saros Körfezi’ne devam eder.


    Yukarıda tanımlanan hali ile Marmara Denizi içerisindeki Kuzey Anadolu Fayı’nın kuzey kolu, 17 Ağustos 1999 depremini oluşturan fay ile 9 Ağustos 1912 Şarköy-Mürefte depremini oluşturan fayı birbirine bağlayan tek bir parça faydan oluşmaktadır. Bu fay üzerinde geçmişte yaşanan büyük depremler olmuştur. Bilindiği gibi Marmara çevresi 1509, 1766 ve 1894’te büyük depremlerden etkilenmişlerdir. Marmara Denizi içerisi ve çevresinde yapılan araştırmalar Marmara Denizi içerisindeki bu fayın da yakın bir zamanda kırılma olasılığının yüksek olduğunu göstermektedir.


    Prof. Dr. Okan Tüysüz
    İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    28/3/2009 - KİLLERİN ÖZELLİKLERİ,YAPISI VE FAYDALARI

    Kİllerİn YapIsI ve FaydalarI

    H. Arif USTAOĞLU


    En değerli tabiî kaynaklar arasında yer alan topraklara, bitkiler için gerekli su ve besinleri kum, toz ve kil vasıtasıyla tutma vazifesi verilmiştir. Ancak kil; su ve besinleri tutma kabiliyeti açısından kum ve toza göre daha üstündür. Kayalar; su, rüz-gâr ve sıcaklık tesiriyle parçalanarak kum ve toz boyutuna kadar ufalanır. Bu sırada fizikî parçalanmanın yanında kimyevî ayrışma da gerçekleşir ve 0,002 mm çapa kadar bu ufalanma devam eder. Bu ayrışma ve yeniden birleşme hâdiseleriyle kil mineralleri meydana gelir.

    Kil mineralinin yapısı ve bileşimi
    Kil minerallerinin başlangıçta küre şeklinde olduğu düşünülmüştür. Fakat elektron mikroskobuyla yapılan incelemelerde bunların levhamsı veya tabakamsı (yaprakçıklı) bir yapıya sahip oldukları görülmüştür. Killerin sıkı istiflenme, plâstiklik ve hacimce genişleyip daralma gibi özellikleri, onların tabakalı yapıda yaratılmasından kaynaklanmaktadır.


    Bilim adamlarınca kil mineralleri, su ihtiva eden alüminyum silikatlar olarak târif edilmektedir. Kil mineralleri, tetrahedron (düzgün dört yüzlü) ve oktahedron (düzgün sekiz yüzlü) olarak isimlendirilen kafes şeklinde kristal bir yapıda yaratılmıştır. Tetrahedronlarda, silisyum ve oksijenlerden oluşan atom grupları mükemmel bir şekil ve belli bir düzende bir araya getirilmiştir. Bu minerallerin tetrahedron tabakaları, 4 oksijen atomunun her biri bir köşeyi oluşturacak şekilde dört yüzlü geometrik bir yapıda, oktahedron tabakaları ise, alüminyum (Al), demir (Fe) ve magnezyum (Mg) gibi iyonların etrafında 6 oksijen ve hidroksil (OH-) iyonları olacak şekilde sekiz yüzlü geometrik bir yapıdadır.


    Kil mineralleri, tetrahedron ve oktahedron tabakalarının üst üste ve yan yana paket şeklinde bir araya getirilmesi ve ortak konumdaki oksijen iyonları vasıtasıyla birbirine bağlanmasıyla oluşturulur. Bu tabakalaşmada, tetrahedron-oktahedron düzeninde periyodik bir tekrarlanmayla iki tabakalı kil mineralleri; tetrahedron-oktahedron-tetrahedron düzeninde periyodik bir tekrarlanmayla da üç tabakalı kil mineralleri meydana gelir. İki tabakalı kil mineraline kaolinit, üç tabakalı kil mineraline ise montmorillonit kil minerali misâl verilebilir.


    İki tabakalı kil mineralinin tabakaları arasındaki elektrik çekim kuvveti sebebiyle su ve besin elementlerinin bu tabakalar arasına girmesi önlenir. Bu sebeple, bu tip kil mineralleri bünyelerine su aldıklarında şişip genişleyemez. Tabakalar arasında su almadan önce 2,7 Ao (1 Ao = 10-8 cm = 0,1 nanometre) olan mesafe, su alınmasıyla değişmez. Bazı kil minerallerinin hacmi ise, bünyelerine su alınca büyür ve şişer. Misâl olarak, üç tabakalı montmorillonit kil mineralinde iki eşdeğer tabaka yüzeyi karşı karşıya getirildiği için, tabakalar arasındaki çekim kuvveti çok zayıftır. Bu sebeple, tabakalar arasındaki 3,4 Ao (0,34 nm) olan mesafe su alınca 14–18 Ao (1,4 – 1,8 nm)’a kadar çıkar.

    Kilin yüzey alanının büyüklüğü
    Kil minerallerinin yüzey alanı, dış yüzeylerinin alanlarıyla çözelti hâlindeki iyonların girebilecekleri iç boşlukların yüzey alanlarının toplamıdır. Tanecik çapı veya boyutu küçüldükçe, kilin yüzey alanı mükemmel bir şekilde genişlemektedir. 1 gram kum taneciğinin toplam yüzey alanı 0,1 m2 civarında, toz taneciğinin ise 0,1–1,0 m2 arasında iken kil mineralinde bu alan yüzlerce m2’ye ulaşabilmektedir. Bu yüzey alanı büyüklüğü nasıl olabilmektedir?


    Bu hâdiseyi şöyle açıklayabiliriz: Bir kenarı 1 cm olan bir küpün yüzey alanı 6 cm2’dir. Bu küp bir kenarı 100 Ao (10 nanometre) olan küpçüklere bölünürse, meydana gelen küpçüklerin yüzey alanları toplamı 600 m2 olur. Şöyle ki; bir kenarı 1 cm olan küpten bir kenarı 10 nm olan 1018 adet küpçük oluşur. Bir kenarı 10 nm olan küpçüğün yüzey alanı 6x(10x10–9)2 = 6.10–16 m2’dir. Bütün küpçüklerin yüzey alanları toplamı ise 1018x6.10–16 = 600 m2 olur. Bu sebeple, topraklarda büyüklük olarak kum taneciklerinden kil taneciklerine doğru gidildikçe yüzey alanının genişlediği görülür. Meselâ, montmorillonit kil mineralinin toplam yüzey alanı 600–800 m2/gram olup, bu, tane büyüklüğüne bağlı olarak 1150 m2/gram’a kadar çıkabilmektedir.


    Kil minerallerinin adsorblama (yüzeyde tutma) hususiyeti
    Kil minerallerinin yüzeyleri negatif, kenar ve köşeleriyse pozitif elektrikle yüklüdür. Böylece, kil minerallerine zıt elektrik yükleri çektirilerek, bitki besin elementleri olan katyon ve anyonların kil yüzeylerinde ve kenarlarında tutulması sağlanır. Bitkiler için gerekli olan kalsiyum (Ca), magnezyum (Mg), potasyum (K), amonyum (NH4), demir (Fe), çinko (Zn) gibi elementler kil mineralleri yardımıyla toprakta tutularak, bunların bitki köklerinin yararlanabileceği derinlikte kalması sağlanır.


    Kil mineralleri, toprağın fizikî, kimyevî ve biyolojik faaliyetleri açısından da son derece önemlidir. Killere bahşedilen büyük özgül yüzey (birim hacimdeki yüzey alanı) sebebiyle, toprakta büyük bir adhezyon ve kohezyon kuvveti oluşur. Böylece, bitkiler için hayatî öneme sahip olan suyun toprakta tutulması sağlanır. Bunların yanında, killere verilen çekim kuvvetiyle kum ve toz tanecikleri, mıknatıs gibi çekilerek birbirine yapıştırılır. Böylece, kum ve toz oranı yüksek olan toprakların iyi olmayan fizikî özellikleri düzeltilmiş olur. Meselâ kil, kumlu topraklara karıştırılırsa bunların aşırı geçirgenlikleri önlenmiş olur; toz oranı yüksek olan topraklara karıştırılırsa onların gözenekliliği ve havalanma şartları düzeltilmiş olur.

    Kil minerallerinin kullanıldığı yerler
    Kil mineralleri (kaolinit, montmorillonit vb.) endüstride birçok alanda kullanılmaktadır. Misâl olarak, kaolinler; kâğıt dolgu ve kaplamada, tuğla, seramik, çimento, plâstiklerde, boya ve çözücülerde; montmorillonit kil mineralleri ise, deterjan, seramik, kâğıt, kozmetik ve boya sanayii gibi birçok alanda kullanılmaktadır.
    Dünyada çok sınırlı miktarda bulunan kalsiyum montmorillonit kili 1800’lü yıllardan beri birçok hastalığın tedavisinde kullanılmıştır. Bu kilden, sağlık açısından hayvanların da yiyerek veya içinde yuvarlanarak faydalandığı tespit edilmiştir.

     

    Yüzeye çekme ve emme (adsorb ve absorb) özellikleri sebebiyle, vücudu toksik maddelerden arındırma özelliği bahşedilen bu kil, canlı çamur olarak adlandırılmıştır. Bu killerin uzun süre sıcak su basıncına mârûz kalması, kristalize olmalarına ve negatif elektrikle yüklenmelerine sebep olur. Kristalleşen kil çok küçük parçacıklara ayrılır ve bu da kilin vücutta kolayca emilmesini sağlar. Negatif yükler sayesinde ise kil, pozitif yüklü toksik maddeleri cilt yüzeyine çeker ve daha sonra bunları emerek vücuttan uzaklaştırma vazifesini yerine getirir. Kalsiyum montmorillonit kilinin zehirden arındırma özelliği dışında; ağrı, açık yara, kolit (kalın bağırsak iltihabı), ishal, hemoroit, ülser, bağırsak problemleri, sivilce, kansızlık ve daha birçok rahatsızlığın tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir.


    Kil-polimer nanokompozit malzemeler, havacılık ve uzay araçlarının parçaları için kullanılan fiber bazlı kompozitlerde kalıp malzemesi olarak düşünülmektedir. Sebebi ise, uçak ve uzay araçlarının parçalarının, diğer kalite özellikleri yanında çok güçlü ve aynı zamanda hafif olması gerekliliğidir. Nanokompozit malzemeler aynı zamanda, ısıya karşı dayanıklılığının yüksek oluşu sebebiyle elektronik ev âletlerinde de kullanılmaktadır.

    Kaynaklar
    - Kantarcı, M.D., Toprak İlmi, İ.Ü. Yayın No: 4261, Orman Fakültesi, Yayın No: 462, İstanbul, 2000.
    - Ünal, H., S. Başkaya, H., Toprak Kimyası, Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Yayınları, Yayın No: 759, Ders Kitabı: 218, Ankara, 1981.
    - Çepel, N., Toprak İlmi, İ.Ü. Yayın No: 3945, Orman Fakültesi, Yayın No: 438, İstanbul, 1996.
    - Çepel, N., Toprak Fiziği, İ.Ü. Yayın No: 3313, Orman Fakültesi, Yayın No: 374, İstanbul, 1985.
    - http://www.csa.com/discoveryguides/nano/overview.php (15.03.2006)
    - http://www.shirleys-wellness-cafe.com/clay2.htm#usage (15.03.2006)
    - http://webmineral.com/specimens/smectite.jpg (13.04.2006)
    - http://www.minersoc.org/pages/gallery/claypix/kaolinite/kao4_6.jpg (13.04.2006)

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    BENİM HAKKIMDA

    Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa orada güneş batıyor demektir.

    coğrafyacı

    BANNERİ SİTENİZE EKLEME KODU

    SON YAZILARIM

    MERKÜR
    UMMAN DENİZİ
    HABUR ÇAYI
    OLİVİN
    PREHNİT
    İNSAN HAKLARI HAFTASI
    NATO’YA ÜYE ÜLKELER
    AVRUPA BİRLİĞİ’NE ÜYE ÜLKELER
    BAĞIMSIZ DEVLETLER TOPLULUĞU’NA ÜYE ÜLKELER
    BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TEŞKİLATI’NA ÜYE ÜLKELER
    GEDİZ NEHRİ
    VENÜS
    HOTAN
    ALFRED WEGENER
    ULUSLAR ARASI ORGANİZASYONLARA ÜYE ÜLKELERİN SAYILARI
    LAHN NEHRİ
    RODONİT
    TREMOLİT (AKTİNOLİT)
    DİNLER VE İNANÇLAR
    DÜNYADA KONUŞULAN DİLLER

    Gazeteler

    BAĞLANTILARIM

    Ana Sayfa
    Profilim
    Arşiv
    COĞRAFYAM NET
    ZÜLFİKAR ÖĞRETMEN FORMU
    COĞRAFYA SAATİ
    COĞRAFYA KULÜBÜ
    COĞRAFYA SEVGİSİ
    COĞRAFYA TUTKUDUR
    COĞRAFYA TV
    TÜRK COĞRAFYA KURUMU
    ÜLKELER NET
    COĞRAFYALAR COM
    COĞRAFYAM ORG
    COĞRAFYACIYIZ COM
    E-COĞRAFYA
    PROF.DR.RAMAZAN ÖZEY
    COĞRAFYA DERSİM
    NÜFUS PİRAMİTLERİ
    COĞRAFYAMIZ NET
    TÜRKCOĞRAFYA COM
    FİZİKİ COĞRAFYA COM
    COĞRAFYACI NET
    COĞRAFYAM VE HAYAT
    COĞRAFYA ÖĞRETMENİM
    COĞRAFYA DÜNYASI
    ATLAS DERGİSİ
    COĞRAFYALİSE COM
    SOSYAL DERSLERİ
    DÜNYA DEPREMLERİ
    MEB COĞRAFYA TV
    COĞRAFİ ŞEKİLLER
    TÜBİTAK
    BİLİM TEKNİK
    SAMANYOLU EĞİTİM KURUMLARI
    ARİFİYE Ö.L.MEZUNLARI
    MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI
    EĞİTİM HABER
    ÖĞRETMEN SAYFASI
    ÖĞRETMEN SİTELERİ
    ÖĞRETMENİN PUSULASI
    ORHANGAZİ REHBERİ
    ORHANGAZİ BELEDİYESİ
    ORHANGAZİ GEN.TR
    ORHANGAZİ WEB.TR
    GEOBİLİM.COM
    GENÇ BİLİM
    BULUTSU ORG
    İLİMSEL COM
    COGRAFYADERSANESİ.BLOGSPOT
    Esma-ul Husna
    sitene ekle

    KATEGORİLERİM

    ARKADAŞLARIM

    zulfikar22
    alsancakkoyu
    reef
    gercekyasamdan
    herneysem
    karakurum
    rahmetli645
    acizm1988
    GÜVEN AKBULUT
    vatanseverpatriot
    vakanuvis
    güven akbulut
    cografiegitim
    gazgaz1
    sakary54
    cografyamiz
    marasili
    ankakusum
    polatalemdarkurtlarvadisi
    bilgisayaregitimlerimiz
    yahsieli
    bloghertelden
    cografyaci10
    hilalliler
    cografyapaylasim1
    sarozfatihi

    ARKADAŞLARIMIN BANNERLERİ

    COGRAFYAMİZ
    vakanuvis
    gerçek yaşamdan
    EĞİTİM VE ÖĞRETMEN FORUMU