bayrak bayrak

(*SİTE İÇİ COĞRAFYA KONULARINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ*)

Ekoloji-Cevre - COĞRAFYACI - Blogcu



COĞRAFYACI

ENGİN ŞALLI BURSA-ORHANGAZİ ÇOK PROGRAMLI LİSESİ COĞRAFYA ÖĞRETMENİ

21/4/2009 - AMANOS (NUR) DAĞLARI

Kategori: Ekoloji-Cevre

AMANOS (NUR) DAĞLARI

Neden Amanos Dağları?

Amanos Dağları, Dünya'nın 25 biyolojik çeşitlilik merkezinden biri olan "Akdeniz Havzası Ormanları ve Makilikleri"nin sınırları içinde yer alır. Kahramanmaraş'tan başlayarak Hatay ilini boydan boya geçen Amanos Dağları, Karadeniz'i Akdeniz'e, bozkırı kıyıya bağlayan coğrafi ve biyolojik bir köprüdür. Dağın en yüksek noktası Dörtyol ilçesinin doğusundaki Mığır Tepe'dir (2240 m.). Dağlık alanın orta ve güney kesiminde batı yamaçlardan doğarak doğrudan Akdeniz'e dökülen küçük akarsular, doğu-batı yönlü pek çok vadiyi, alanda kuzey ve güney bakılı yamaçları ve bu vadi tabanları da kıyıda genişleyerek kıyı ovalarını oluşturur.

Buzul Çağı'ndan miras kalan Karadeniz iklim kuşağına ait bitki örtüsü, derin ve korunaklı vadileri, deniz seviyesinden birdenbire yükselerek oluşan sarp zirveleri ve iklim özellikleri ile Anadolu'nun en özel ekosistemlerinden biridir Amanos Dağları. İskenderun Körfezi'nden birdenbire yükselen zirveleri Amanos Dağları, Akdeniz'den gelen nemli havayı bloke ettiği için Amanos Dağları'nın dağların batı yamaçları Türkiye'nin Akdeniz sahillerinde en fazla yağış alan bölümlerinin başında gelir. Ortalama 1100 mm. olan yıllık yağış miktarı, yaklaşık 900-1000 m'lik. orta yüksekliklerde bazen 2300 mm'yi bulur. Sıcak yaz mevsimindeki yüksek nem, doğu kayınının, en yüksek dağların yağışlı rüzgarları alan kuzeybatı yamaçlarındaki bulut basamağında doğu kayınının kalıntı olarak bugüne kadar yaşabilmesini nasıl yaşayabildiğini açıklar.

Tarih öncesi çağlarda insanların barınak olarak kullandığı Çevlik Mağaraları ve farklı yeryüzü oluşumları ile Amanos Dağları, jeolojik açıdan da Ortadoğu'nun en önemli bölgelerinden biridir.

Önemli Bitki Alanı

Amanos Dağları; tüm Akdeniz Bölgesi'nde içinde bitki coğrafyası ve endemizm açısından özel bir yere sahip; 251'i Türkiye'ye endemik olmak üzere 1580 taksonu barındıran bir Önemli Bitki Alanı'dır. Özellikle dağların batı kısımlarındaki nemli ormanlar, günümüzde esas yayılış alanı Doğu Karadeniz ve Orta Avrupa olan doğu kayını (Fagus orientalis), doğu gürgeni (Carpinus orientalis), porsuk (Taxus baccata), ışılgan (Ilex colchica), ıhlamur (Tilia argentea), şimşir (Buxus sempervirens) gibi Öksin ve Avrupa-Sibirya floristik elemanlarının en güney yayılışını temsil eden kalıntı popülasyonlarını içeren içerir. Amanos ormanları sahip olduğu "bütünlük" ve "bakirlik" özellikleri ile dikkat çekmektedir.

Osmaniye'den başlayarak yaklaşık 850 m. yüksekliğe kadar maki formasyonu ve kızılçamların yaygın olduğu tipik Akdeniz kuşağı görülür. Bu yükseltiden sonra yaprak döken ağaçlarla birlikte karasal Akdeniz orman kuşağı başlar. Nemli ormanları oluşturan doğu kayınının en uygun yayılışı alanının 1500-1800 metre arasında olmasına rağmen karşın, daha düşük yükseltilerde de derin topraklı kuzey bakılarda, nemli vadilerde 100 metreden itibaren görülür. Toros göknarı (Abies cilicica subsp. cilicica), 1600-2100 m arasında daha çok gölge yamaçlarda; toros sediri (Cedrus libani) ise doğu yamaçlarda 550 m ile 1800-2000 m arasında yayılış gösterir. Orman sınırından itibaren bitki örtüsü, bodur çalılar ve otsu bitkiler bakımından zengin bir floraya sahip dağlık çayırlardan oluşur.


Amanos Dağları florasının %4,.5'i Ajuga postii, Danae racemosa, Trifolium davisii ve Wulfenia orientalis gibi yöreye endemik türlerden oluşur. Endemik türler 800-1500 m arasındaki saçlı meşe (Quercus cerris) ormanlarında yoğunlaşır.

Önemli Kuş Alanı

Amanos Dağları, özellikle yırtıcı kuşlar ve leylekler için "göç geçidi" işlevini gören bir Önemli Kuş Alanı'dır. Sonbaharda göç dönemlerinde, İstanbul Boğazı'ndan, Anadolu üzerinden güneydoğu yönüne ilerleyen kuşlar, Amanos Dağları'nda yoğunlaşarak güneye iner; ve ilkbaharda da ters doğrultuda yönde göç ederler. Leylek (Ciconia ciconia), ak pelikan (Pelecanus onocrotalus), kara leylek (Ciconia nigra), kaşıkçı (Platalea leucorodia), turna (Grus grus), sakarca (Anser albifrons), boz kaz (Anser anser), şahin (Buteo buteo), arı şahini (Pernis apivorus), kara çaylak (Milvus migrans), küçük akbaba (Neophron percnopterus), saz delicesi (Circus aeruginosus), yaz atmacası (Accipiter brevipes), küçük orman kartalı (Aquila pomarina), yılan kartalı (Circaetus gallicus), büyük orman kartalı (Aquila clanga) ve bozkır kartalı (Aquila nipalensis) göç sırasında gözlemlenen türlerden bazılarıdır. Alanda üreyen İzmir yalıçapkını (Halcyon smyrnensis) ise "Avrupa Ölçeğinde Korunmada Öncelikli" türlerden biridir.

Memeliler İçin Önemli Bir Alan


Amanos Dağları,; bütünlüğü bozulmamış ormanları, çeşitli yaşam alanları, farklı jeolojik yapıları, sarp kayalıkları ve mağaraları, derin ve korunaklı vadileri ile aynı zamanda memeliler için de önemli bir alandır. Karaca (Capreolus capreolus), Anadolu'nun güneyinde sadece yalnızca Amanos Dağları'nda yaşar. Bunun yanı sıra yabankeçisi (Capra aegagrus), boz ayı (Ursus arctos), kurt (Canis lupus), çakal (Canis aureus), vaşak (Lynx lynx), tilki (Vulpes vulpes), yaban kedisi (Felis silvestris), porsuk (Meles meles), ağaç sansarı (Martes martes), oklukirpi (Hystrix indica), susamuru (Lutra lutra), Mısır meyve yarasası (Rousettus aegyptiacus) ve Avrupa'da sadece yalnızca Türkiye'de yaşayan çizgili sırtlan (Hyaena hyaena) bölgede yaşayan önemli memelilerdir.

Mevcut Koruma Alanları


Tekkoz-Kengerlidüz Tabiatı Koruma Alanı: Doğu kayınının, dünyadaki en güney yayılışını yaptığı noktası olması ve Akdeniz Bölgesi orman ekosistemleri içinde farklı bir yere sahip olan Amanos Dağları'nda olduğu için bulunması nedeniyle, 29.05.1987 tarihinde Tabiatı Koruma Alanı olarak 29.05.1987 tarihinden koruma altına alındı. Alan, Karadeniz Bölgesi'nin orman yapılarını çağrıştıracak çeşitlilikte ve yoğunlukta geniş yapraklı karışık ormanlarla kaplıdır. Tabiatı Koruma Alanı birbirinden bağımsız iki parçadan oluşur: 60.5 hektar genişliğinde olan Tekkoz ve 11.5 hektar genişliğinde olan Kengerlidüz.

Zorkun Yaban Hayatı Koruma Sahası:
Alanda yaşayan karacanın (Capreolus capreolus) korunması için, 1980 yılında koruma alanı olarak belirlendi. Alanın büyüklüğü 2.874 hektardır.

Arsuz Yaban Hayatı Koruma Sahası:
Alanda yaşayan yabankeçisi (Capra aegagrus) ve karacanın (Capreolus capreolus) korunması için, 1986 yılında koruma alanı olarak belirlendi. Alanın büyüklüğü 49.395 hektardır.

Neden Milli Park?


Amanos Dağları'nda orman kaynaklarının yoğun kullanımı, yaz aylarında yüksek kesimlerde görülen aşırı otlatma, yaylaların yerleşim alanlarına dönüştürülmesi sonucu artan nüfus baskısı, yapılaşma ve betonlaşma, alt yapı hizmetlerinin getirilmesi, uygun olmayan tarımsal kullanım, kontrolsüz ve bilinçsiz avcılık gibi bazı aktiviteler etkinlikler nadir doğal türleri ve yaşam alanlarını tehdit etmektedir. Zengin tür çeşitliliğine ve yüksek endemizm oranına sahip olan saçlı meşe ormanları, alanda giderek artan rekreasyonel talebin tehdidi altındadır.

Amanos Dağları'nda hepimizin ortak mirası olan doğal kaynakların korunması ve sürdürülebilir yönetiminin sağlanması, küçük ve birbirinden kopuk korunan alanlar yerine bütüncül bir yaklaşımla mümkün olabilir. Bu da, Amanos Dağları'nın ekolojik değerleri ve farklı kullanım ihtiyaçları dikkate alınarak, geniş bir Milli Park olarak değerlendirilmesini gerektirmektedir

http://www.wwf.org.tr/

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

22/1/2009 - GEO 4 RAPORUNUN ÖZETİ: "ORTAK GELECEĞİMİZ TEHLİKEDE!"

Kategori: Ekoloji-Cevre

GEO 4 RAPORUNUN ÖZETİ: "ORTAK GELECEĞİMİZ TEHLİKEDE!"

 

Yukarıdaki haritada, 100 binden fazla nüfuslu şehirlerde ve ulusal başkentlerde, yıllık ortalama PM10 yoğunluğu, görülmektedir(1999). (PM10: Havadaki, madde parçacıkları ve kirliliği göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü'nün kılavuzunda; yıllık ortalama, 20 µg/m3 öngörülmüştür.)

 

BM Küresel Çevre Tahmini 4(Global Environment Outlook 4; GEO4), "Bizim Ortak Geleceğimiz" adlı raporunu yayınladı. Bu rapor, Dünya Komisyonu'nun, "Çevre ve Gelişme" ile ilgili raporundan, 20 yıl sonra yayınlandı. Bu ufuk açıcı nitelikteki rapor; Birleşmiş Milletler Çevre Programı(UNEP)’in, "küresel çevre"nin durumunu ortaya koyan, amiral gemisi denilebilecek son raporudur. Bu rapor, küresel atmosferin, karaların, suyun, biyolojik çeşitliliğin, bugünkü durumunu değerlendiriyor; son 20 yıl içinde nelerin değiştiğini açıklıyor. Rapor, Dünya’yı baskı altına alan çevre sorunlarından bazılarının, üstesinden gelebilmek için hazırlanmıştır. Ve gerçek bir küresel sürece işaret etmektedir. İnsanlığı tehdit eden bu meydan okuyuşun ölçeği, oldukça büyüktür.

ÇEVREMİZDEKİ TAHRİBAT: "ÇOK KÖTÜ İHMAL EDİLDİ"

Bu bölümde, çevremizde oluşan tahribatın, gelişmeyi nasıl zorlaştırdığı; hem bugün, hem de yakın gelecekte insanoğlunu, nasıl tehdit ettiği incelenmektedir. 1987’deki Komisyon'u yönetmiş olan Norveç’in eski Cumhurbaşkanlarından Gro Harlem Brundtland, 1995’te şunları yazmıştı:

"İnsanların acı çekmesi, kaynakların müsrifçe kullanımı ve çevresel bozulma yüzünden, ödenmesi gereken acı bedel, çok kötü bir şekilde ihmal edildi."

ÇEVRE KİRLENMESİ VE KİRLETİCİ ENERJİ

Yarısı çölde yaşayan Afrika ülkeleri, halkına verdiği temel hizmetlere yaptığı harcamalardan 3 kat daha fazla, borçlanıyor. Gittikçe artan küreselleşme, çevreyi de etkiliyor. Küreselleşen ticaret, yabancı ve işgalci bir takım canlı türlerinin yayılmasını kolaylaştırıyor. Çevre kirlenmesi, tüm hastalıkların dörtte birine neden oluyor. Yani sağlığı da etkiliyor. Ayrıca  solunum rahatsızlıkları, bazı kanser türleri, virüs taşıyan hastalıklar ve hayvan hastalıklarının insanlara taşınma oranını arttıran çevre kirliliği, beslenmeyi de etkiliyor.

 

Enerji hususunda ise  Dünya, çifte tehditle karşı karşıya kalmaktadır. Bunlar, yetersiz ve tehlikeli enerji kaynakları ve çok fazla enerji tüketiminden kaynaklanan çevresel zararlardır. Daha temiz enerji kaynaklarının kullanımı ise genelde minimal düzeyde kalmaktadır. İçinde bulunduğumuz bin yılda hedeflenen gelişmişliğe ulaşabilmek için, sağlıklı bir çevre, esas teşkil etmektedir. Aslında gelişmenin kendisi bile bizatihi, çevreye zarar vermeye yeterlidir. Çevresel değişimi; nüfus artışı, ekonomik aktivite ile bilimsel ve teknolojik buluşlar yönlendirmektedir.

YER OZONU ARTARKEN, KORUYUCU OZON DELİNİYOR

Raporda; hava kirliliği, ozon tabakasının kaybı ve iklim değişikliği verilerden de söz edilmektedir. Son 20 yıl içinde atmosferi temizleme çabasıyla elde edilen sonuçlara değinen raporda; uygulamanın düzensiz ve yarım yamalak yapıldığı belirtiliyor. Bu nedenle, Dünya'da, kapalı mekanlardaki veya dışarıdaki hava kirliliğinden, 2 milyondan fazla insanın erken ölümü bekleniyor. Yer yüzeyindeki ozon kirliliği, Kuzey Yarımküre’de, insan sağlığını ve ürün hasadını, etkileyecek derecede artıyor. Bazı gelişmekte olan ülkelerin, temel ürünlerini de etkiliyor. Asit yağmuru, son 10 yılda yapılan başarılı çalışmalardan dolayı, Avrupa ve Kuzey Amerika için artık büyük bir sorun olmasa da; Asya’nın bazı bölgeleri için hala tehdit oluşturuyor.

Sürekli Organik kirleticiler (POPs) ve cıva, 1987’den itibaren önemli sorunlar arasında yer almaktadır. Ozonu delici maddelerin, aşamalı olarak azaltılmasındaki etkileyici başarıya rağmen; Antarktika üzerindeki delik, şimdi her zamankinden daha büyük. Ozondaki delik, artık çok daha zararlı ultraviyole radyasyonunun, Dünya’ya ulaşmasına izin veriyor. Bu, insan sağlığına, bitkilere ve denizde yaşayan organizmalara zarar verecek ve besin üretimini azaltacaktır. Bir diğer ciddi problem ise, havalandırma ve soğutma sistemlerinde kullanılan ozon delici maddelerin, kanun dışı ticaretinin yapılıyor olmasıdır.

ARTAN SICAKLIKLAR VE BUHARLAŞMA

 

1987’den beri fosil yakıtlarından kaynaklanan karbondioksit emilimi, global ölçekte yaklaşık 3 kat arttı. Petrol ve gaz, önümüzdeki 20 ila 30 yıl değişmeden, etkin enerji kaynakları olarak kullanılacaktır. Okyanusları, daha asidik hale getiren karbondioksitteki artış, mercanları ve denizde yaşayan yumuşakçaları, tehdit edecek seviyeye ulaştı. Artık iklim değişikliğinin, kanıtları gözlenebilir ve kesindir. İnsan aktivitelerinin, bu ısınmada etkisi, doğrulanmıştır. Ortalama küresel sıcaklık, 1906’dan beri yaklaşık 0.74°C arttı. Bu yüzyıl içinde öngörülen yükselme ise; 1,8°C ile 4°C arasındadır. 

Kutuplara yakın bölgelerdeki, donmuş toprak tabakasının (permafrost)’un erimesi ve buharlaşmanın artması gibi geri beslemeler, bu değerleri yükseltebilir. Bazı bilim adamları, 2°C’lik yükselmenin, büyük ve geri çevrilemez tahribat durumuna gelmezden önceki, eşik değer olduğuna inanıyorlar. Daha yüksek sıcaklıkların, ishal ve sıtma gibi salgın hastalıkların şiddetini arttıracağı ve küresel anlamda, besin üretimini azaltacağı düşünülmektedir. Bazı sera gazları, atmosferde 50,000 yıl süreyle kalabilir. Gelişmiş ülkeler, hâla, kişi başına fosil yakıt kullanımında öndedir. Havacılık Dairesi, 1990 ile 2003 arasında yapılan uçuşlarda; % 80’lik bir artma olduğunu saptadı. Aynı zamanda gemicilikte, 1990’da, 4 milyar ton olan yük miktarı, 2005 yılında, 7,1 milyar tona ulaştı. Her sektör, devasa ölçülerde ve gittikçe de artan enerji taleplerinde bulunuyor. Sadece "zorlayıcı ve şiddetli adımlar", taşıma alanında ve karada kullanılan enerji taleplerini azaltabilir.

TOPRAKLARIN DEJENERASYONU: BİR TEHDİTTİR

Nüfus artışı, ekonomik gelişme ve global ticaret, benzeri görülmemiş bir oranda, toprağın kullanımını değiştirmektedir. 1987’den bu yana tarım arazilerinin büyümesi yavaşladı, ancak toprağın kullanım yoğunluğu, "dramatik bir şekilde arttı". Daha önce 1 ton ürün hasat edebilen bir çiftçi, şimdi 1,4 ton üretim yapıyor. Bir hektarlık tarım alanı, 1,8 ton ürün verirken, şimdi 2,5 ton veriyor. Toprağın bu şekildeki kullanımı, iklim değişikliği kadar ciddi bir tehdittir. Çünkü hem verimin, hem de biyolojik çeşitliliğin azalmasına sebep olur. Bu durum, insan yaşamını; kirlilik, topraktaki erozyon, besin kaynaklarının azalması, su kıtlığı ya da toprağın tuzlanması ve biyolojik döngünün bozulması gibi unsurlar sayesinde, negatif yönde etkiler.

Özellikle kurak bölgelerde yaşayan fakir halklar; yaklaşık 2 milyar insan hayatını sürdürdükleri bölgelerde, toprak çok verimsiz olduğu için, zor durumdalar. Zarara uğramış topraklar, organik karbonu, serbest bırakıyorlar. Geçen 150 yıl içerisinde, toprak kullanımının değişmesi, atmosferik karbondioksitin, 3 kat artmasına neden oldu. Topraktaki besleyicilerin kaybı, tropikal ve astropikal bölgelerde, daha az üretim anlamına gelmekte; ayrıca besin güvenliğini de tehlikeye atmaktadır.

 

KİMYASAL KİRLENME: BÜYÜK BOYUTLARDA

Kimyasal kirlenme, birçok farklı formda devam ediyor ve daha da artacağa benziyor. 50,000 kimyasal bileşimden daha fazlası, ticari olarak kullanılıyor. Her yıl bunlara yüzlercesi ekleniyor. Küresel boyutta, kimyasal üretimin önümüzdeki 20 yıl içinde, % 85 artacağı öne sürülüyor. Dünya’da ki insanların, üçte ikisinin besin ihtiyacı, özellikle azot içeren gübrelere bağlıdır. Tarım alanlarında, besleyicilerin hızlı bir şekilde yok olması, yosun patlamasına neden olur. Bazen Meksika Körfezi ve Batlık Denizi'nde gözlendiği gibi tüm ekosistemi etkiler.   

Tarımda, değişik amaçlar için kullanılan çevre ve ürün terbiyesi, yeni bir teknolojidir. Örneğin, yabani otlara ve zararlılara karşı, dayanıklı bitkiler üretmek gibi bazı çözüm yolları bulunmuştur. Fakat genetiği değiştirilmiş ürünler, bazı ülkelerde tartışma konusudur. Bu çözüm yolları kullanıldığı zaman, çapraz gübreleme yüzünden, ortada genetik olarak değiştirilmemiş hiçbir ürün kalmamış oluyor.

Avrupa’nın Akdeniz kıyısındaki bölümünün üçte biri, çölleşmeye açık. Bu bölge, Amerika’nın otlak alanlarının, % 85’i kadarına tekabül ediyor. Verim kaybı ve sefalet, birbirini tetiklemektedir. Kurak bölgelerde yer alan, gelişmekte olan ülkeler, duraklamaya mahkum olmuşlardır. Örneğin, bu ülkelerde bebek ölüm oranları, ortalama binde 54'tür. Bu oran, diğer gelişmekte olan ülkelerden, % 23 daha fazladır. Sanayileşmiş ülkelerin ise 10 katıdır.

SU KITLIĞI: EKOSİSTEMİN ALTINI OYUYOR

Su kıtlığı, gelişmenin, sağlık ve ekosistemin altını oymaktadır. Sulama için akarsuların ve yeraltı sularının, % 70-80'ni kullanılmaktadır. Durum böyleyken, Milenyum Gelişme Amacı’nın açlık konulu toplantısında, 2050 yılında besin üretimini, 2 katına çıkarmak hedef alınmıştır. Bu da, ekinler tarafından kullanılan su tüketiminin, iki kat artması demek oluyor. Dünya'daki her 10 büyük nehirden bir tanesi, yılın belli bir bölümünde, sulama yüzünden denize dökülemiyor.

Su, odak noktasıdır. İklim değişikliği, su ve su ekosistemlerinin, insanlar tarafından kullanımı; gereğinden fazla balık avının ısrarla devam etmesi; Dünya’nın su kaynaklarını ve suda yaşayan canlıları etkiliyor. İklimin ana düzenleyicisi, okyanuslardır. Çok büyük miktarlarda, sera gazı emerler. Ancak şu an meydana gelen değişiklikler yüzünden, Arktik (kutup) ve buzul sıcaklıkları, küresel ortalamanın 2,5 katı arttı. Okyanus tuzluluk oranı, kuraklık, yağışlar-sel ve hortum gibi ekstrem hava olayları, değişime uğradı. 

Kuraklık, Akdeniz havzasında, Güney Afrika’da ve Güney Asya’nın bazı bölgelerinde, artık daha şiddetli ve uzun periyotlu olarak gözlenmektedir. Büyük Sahra çölünün güneyindeki yağış miktarındaki azalma, okyanus yüzeyi sıcaklık değişimlerine bağlanıyor. Son birkaç on yıldır, Grönland buz tabakası, yeniden buz oluşması için gereken süreden daha hızlı eriyor. Donmuş toprak tabakası(permafrost) daha hızlı çözülüyor. Kuzey Kutbu’ndaki nehirler, artık kışın daha kısa süre donmuş halde kalabiliyorlar.

Küresel ısınmadan kaynaklanan deniz seviyesindeki yükselme, insanlar için yakın gelecekte, büyük sonuçlar doğuracak potansiyele sahip. Dünya nüfusunun % 60'dan fazlası, kıyı bölgelerde yaşıyor. Ancak milyonlarca insan, başka bir yere taşınmak zorunda kalacak. Artan karbon dioksit oranının, sonuçlarından biri olan okyanus asitleşmesi; büyük ihtimalle denizlerdeki besin ağını değiştirecek ve küresel anlamda gıda emniyetini etkileyecek.

"TATLI SU KAYNAKLARI" HIZLA AZALIYOR

Tatlı su kaynakları azalıyor. Bu nedenle 2025 yılı itibarıyla, 1,8 milyar insanın mutlak anlamda bir su kıtlığı çekmeleri bekleniyor. Bunun dışında, su miktarındaki azalmanın, gelişmekte olan ülkelerde, % 50 ve gelişmiş ülkelerde ise % 18 oranında olması tahmin ediliyor. GEO-4’ün yorumu:

"Artan su ihtiyacı ,su kıtlığı çeken ülkelerde tahammül edilemez boyutlara ulaşacak."

Su ekosistemlertatlı su, besin ve başka yararlılıkları sağlayamayacak duruma gelecekler. İnsan faaliyetleri, patojen(hastalık yapıcı) mikrobik canlılar ve besin artıkları yoluyla, su kalitesinin düşmesine sebep oluyor. Su ekosistemler açısından, kişisel bakım ürünleri, ağrı kesiciler ve antibiyotiklerin potansiyel etkileri de oldukça kaygı verici.

Gelişmekte olan ülkelerde, bir yılda, çoğu 5 yaşın altında olan 3 milyon insan, su kaynaklı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor. Tahminlere göre, bugün, 2,6 milyar insan için sağlık hizmetleri yetersiz kalıyor. Tüm Dünya’da, kirli sular, insan hastalıkları ve ölümlerinin en önemli nedeni.Tatlı sularda yaşayan omurgalı hayvanlar, 1987’den 2003’e kadar, ortalama olarak yaklaşık; % 50 oranında azaldı. Bu canlılar, kara veya denizde yaşayanlardan, çok  daha hızlı bir şekilde tükeniyorlar.

OKYANUSLAR: "TİCARİ OLARAK TALAN EDİLİYOR"

Artık balık avı, kıyıdan daha açıkta ve daha derinde yapılıyor. Derinde avlanma, bazı türleri, çok hızlı bir biçimde yok etmekte ve besin zincirini etkilemektedir. Devlet tarafından verilen hibe krediler, balıkçılığın, aşırı oranlarda artmasına sebep oldu. Okyanuslardan, ihtiyaç duyulanın, % 250 fazlası ürün çıkarılıyor. Batı Afrika'ya ait balıkların, Rusya, Asya ve Avrupa Birliği filoları tarafından sömürülmesi, 1960‘dan 1990‘a kadar 6 kat arttı. Afrika ülkelerine, bu sömürü için ödenen ruhsat ücreti ise, balıkların değerinin sadece % 7,5'u kadardır. Bu aşırı istismar yüzünden, geçim sıkıntısı çeken pek çok Batı Afrikalı balıkçılar, kendilerini sömüren bu ülkelere göç etmektedirler.

BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK HIZLA YOK OLUYOR

Biyolojik çeşitlilik, sadece besin, giyeceklerimiz için iplik, ve ilaç demek değildir. Biyolojik çeşitlilik, pek çok hayati önem taşıyan hizmetlerin, devamını sağlar. Mesela, bakteri ve mikroplar, atıkları, kullanılabilir ürünlere çevirirler, hava ve sudaki kirleticileri, filtre ederler. Böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlarlar. Mercan kayalıkları ve mangrov ormanları, tıpkı bitkilerin, toprağı bir arada tutarak erozyonu engellemesi gibi, kıyı şeridini muhafaza ederler. İnsanların ve diğer tüm canlı türlerinin hayatı, sağlıklı ekosistemlere bağlıdır.

Ancak zamanımızda biyolojik çeşitlilikte meydana gelen değişimler, insanlık tarihinde, görülmemiş bir hızda gerçekleşiyor. Ekosistem hizmetlerinin, %60’ı ya kayba uğradı, ya da devam edemeyecek şekilde tahrip edildi.

Canlı türler; toprak kullanımındaki değişiklikler, doğal ortamın kaybı, kaynakların aşırı derecede sömürülmesi, kirlilik ve yabancı istilacı(zararlı) türlerin yayılması sebebiyle; fosil kayıtlarından tespit edilen orandan, 100 kez daha hızlı bir yok olma sürecine girmiş bulunuyor. Büyük omurgalı hayvan gruplarından, Amfibilerin (hem kara ve hem de denizde yaşayabilen canlılar) % 30’undan daha fazlası; memelilerin % 23’ü; kuşların % 12’si,tehdit altında bulunmaktadır.

 

"ALTINCI BÜYÜK YOK OLUŞ SÜRECİ BAŞLADI"

Altıncı büyük yok oluş süreci başladı. Bu süreci, doğal felaketler değil de, insan kaynaklı "büyüme ve tüketim düzeni" doğurmuştur. Vahşi yaşam gittikçe yok oluyor ve genetik çeşitliliğin azalacağına inanılıyor. Yabancı ve egzotik türlerin ortaya çıkması, büyüyen bir sorun.

1982 yılında, Amerika’nın Atlantik kıyısından gelen gemiler, bir yanlışlık sonucu; Taraklı hayvanlar grubundan, bir tür deniz hıyarını, Karadeniz’e getirmiş. Ancak bu deniz hıyarı, bütün deniz canlı ekosistemine yayılmış ve 1992 yılında, 26 ticari balıkçılık bölgesini yok etmiştir.

Tarım, nerede yapılırsa yapılsın, biyolojik çeşitliliğe bağımlıdır. Buna rağmen bugün tarım, genetik erozyonun, tür kayıplarının ve doğal yaşam alanlarının değişmesinin en büyük nedenidir. Kıyı ve deniz ekosistemleri, daha fazla zarar görüyor. Diğer taraftan, özellikle denizin dibinde yapılan araştırmalara göre; derin okyanusların, biyolojik açıdan zenginlikleri de tehlikededir. 2030 yılından itibaren de, gelişmekte olan ülkelerin insanlarının, besin ihtiyaçlarını karşılamak için; 120 milyon hektar fazla araziye ihtiyaç duyacağı anlaşılıyor.

Genetik çeşitliliğin kaybı, besin güvenliğini tehdit ediyor. İnsanların, bioyakıtlar gibi, enerji arayışları ve kullanımları, canlı çeşitliliğinin kaybının hızlanmasında kilit rol oynuyor. Bunun neticesinde, hastalıklar, şekil değiştirecek ve ortaya çıkan hastalıklara, bağışık olmayan insan sağlığı, ciddi biçimde etkilenecek.  

BÖLGESEL TEHDİTLER

İklim  değişikliğinin, 7 bölge üzerindeki potansiyel etkilerini, vurgulayan ilk GEO raporu budur. Avrupa Birliği; iklim değişikliğinin etkilerini, idare edilebilir seviyelere çekmeyi ve sıcaklık seviyesinin  2 °C üstüne çıkmaması gerektiğini, öne sürmektedir. Bu hedefin gerçekleşmesi için, gelişmiş ülkelerde emilimin; 2050 yılında, % 60-80 arası azalması gerekiyor. Özellikle Afrika‘da en önemli çevresel tehdit, toprağın verimsizliği ve çölleşmedir.

 


Kutup Bölgeleri, küresel iklim değişikliği etkilerinin yer aldığı döngünün bir parçasıdır. Kuzey Kutbu'ndaki ısınma, Dünya ortalamasının 2 katıdır. Yerli halkın sağlığı ve besin güvenliği, çevredeki civa ve doğada uzun süreler kalan organik kirleticiler yüzünden tehlikededir. Bunun yanında, ozon tabakasında en çok incelme, Kutup Bölgeleri’nde gözleniyor. Ozon tabakasının, kendisini yeniden onarmasının, 50 yıldan daha fazla süreceği sanılıyor.

Dünya'nın bütün bölgeleri için ortak gerçek şudur: Dünya nüfusu, öyle bir noktaya gelmiştir ki, kaynak ihtiyacı, karşılanması, neredeyse imkansız boyutlardadır. Günümüzde dahi insanlığın kapsama alanı, kişi başına 21,9 hektar iken; yeryüzünün biyolojik kapasitesi, ortalama kişi başına 15,7 hektardır.  

SONUÇ

Çevre ve insanlar arasındaki ilişki; "GEO’nun en temel meselesidir". Dünya küçülüyor ve artık ortada, paylaşacak daha  az miktarda kaynak var. Kişi başına düşen toprak parçası, bir önceki yüzyılın % 25’i kadardır. 2050 yıllarında, bu oranın % 20’lere düşmesi bekleniyor. Tüketim, dengesiz bir şekilde, nüfustan fazla artıyor. Zengin ülkelerde yaşayan, yaklaşık bir milyar insanın ortalama yıllık geliri, fakir ülkelerde yaşayan 2,3 milyar insandan, 15 kat daha fazla.

Çevreye verilen zarar, en çok fakirleri etkiliyor. Hem tüketim hem de sefalet, çevreye zarar veriyor. Canlı çeşitliliğindeki azalma ve iklim değişikliğinin geri çevrilemez sonuçları olacaktır. Ekosistem hizmetlerinin  % 60’ı, ya bozuldu, yada işlevini yerine getiremiyor. Doğa olayları, bir zincirin halkaları gibi birbirlerine bağlıdır. Geri besleme mekanizmasını da kapsayan bu durum,  iklim değişikliğini de şiddetlendirmektedir. Mesela, yansıtıcı özelliği olan  kutup buzulları kaybolursa; yerini ısıyı absorbe eden karanlık sular alır ve küresel ısınma, daha da hızlanır.

Topraktaki bozulma, normal olmayan hava koşullarıyla birleşerek, baş edilmez bir soruna dönüşüyor. Mezopotamya gibi eski toplumların çökme nedeninin, "çevresel bozulma" olduğu bugün bilinmektedir. Bugün Dünya'daki değişimin boyutları, daha büyük ölçekte ve küreseldir.

Kaynak: United Nations Environment Programme web site, UNEP News release 2007/34, Nairobi, Kenya, Çev: Furkan Kargıoğlu, 25/10/2007.

http://www.yaklasansaat.com/

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

24/11/2008 - ÇEVRE KİRLENMESİ

Kategori: Ekoloji-Cevre

Çevre Kirlenmesi

Ölü ağaçlar, zehir saçan hava, içilmez hale gelmiş su... İşte Birleşik Krallıkta Galler'deki Aberdare'de olduğu gibi, insanların uygarlığın nimetlerinden yararlanmak için ödediği bedel! Ama insan artık daha geniş, dünya ölçeğinde bir çevre kirlenmesine de yol açmaya başladı. Bu onun kendi varlığını da tehlikeye düşürüyor. Onun için, bütün yapılanların insanlara gerçekten gerekli ve yararlı olup olmadığını sürekli bir şekilde tartışmak gerekiyor.

Yaşam İksiri: Su

Suyun İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler için yaşamsal önemi vardır. Ilıman iklimde insan vücudu günde yaklaşık3,5 litre suya gereksinim duyar. Buna karşılık yapraklı büyük bir ağacın gereksinimi 100 litreyi bulur. Ayrıca evlerde, çiftliklerde, sanayi kuruluşlarında da kullanma suyuna gerek vardır. Ama yaşamımız için gerekli bir sıvının kötü kullanışına ilişkin örnekler de çoktur:

Yaklaşık 5,5 milyon insanın gereksinimini karşılayan Ren Irmağı’na günde 10 bin ton kimyasal atık verilmektedir. Ayrıca bu ırmağın günde 35 bin metreküp de katı atık sürüklediği hesaplanmıştır. Gene Almanya’daki Weser Irmağı’na, alkali madde üreten işletmelerden bir yılda yaklaşık 14 milyon ton tuz akıtılmaktadır. Tuz oranının çok yüksek olması nedeniyle bu ırmakta yaşayan balıkların yüzde 90’ı hastalanmıştır. Brezilya’nın 15 milyon nüfuslu Sao Paulo kentindeki atık suların yalnızca yüzde 10’u ırmaklara verilmeden önce arıtılmaktadır. Bunlar, kirli suyun neden bir milyar insanın hastalanmasına yol açtığını açıkça gösteren örneklerdir.

Tarım yapılan tarlalara her yıl büyük ölçüde gübre ve koruma ilacı atılmaktadır. Bunların bir kısmı yerüstü sularına, oradan da yer altı sularına karışmaktadır. 1989 yılında Almanya’da yapılan bir araştırmada, bu nedenle yaklaşık 800 içme suyu kuyusunun, üst sınır değeri olan 50 mg/lt’den daha çok nitrat karışımı içerdiği saptanmıştır.

Kuzey Buz Denizi’nin kirlenmesi de önemli boyutlara ulaşmıştır. Dökülen ırmaklar aracılığıyla bu denize yılda 1,5 milyon ton azot, 128 bin ton çinko, 11 bin ton kurşun, 4.500 ton bakır, 950 ton arsenik, 335 ton kadmiyum ve 75 ton cıva akmaktadır. Bunlara başka pislikler de ekleniyor. Örneğin, yalnızca Büyük Britanya, arıttığı sulardan geri kalan 9 milyon ton çamuru buraya vermektedir. Bütün bunlar denizde yaşayan bitki ve hayvan türlerinin tümünü önemli ölçüde etkiliyor. 1983 ile 1988 arasında Almaya kıyılarında 40.516 deniz kuşu ölü olarak bulunmuştur.

Hava ve İklim

Atmosferin aşırı yüklenmesinin iki önemli sonucu vardır. Birincisi, buraya salınan zararlı maddelerin havanın niteliğini bozması,ikincisi de bu maddelerin kimyasal tepkimelere girerek atmosferin bileşimini ve yapısını etkilemesi (asit yağmuru, ozon katmanının delinmesi gibi), böylece sera etkisi adıyla bilinen iklimsel değişme yol açmasıdır.

Sanayinin, trafiğin ve insanların yoğun olduğu bölgelerde zararlı maddeler izin verilen sınırların çok üstüne çıkmaktadır. Los Angeles ve çevresindeki yerlerin bir bölümü 365 günün yüzde 90’ında, duman ve sis karışımı bir kirli havayla kaplı haldedir. Kimyasal bileşimi ve ısısı böylesine düşen iklimin doğurduğu sonuçlar da bilinmektedir. Hava kirliliği olmayan yerlerle karşılaştırıldığında, hava kirliliği olan bir yerde iki kat daha fazla insan kronik bronşitten şikayet etmektedir.

Hava kirliliğinin sonucu olan azot oksitler özellikle bitki örtüsüne zarar veriyor (asit yağmuru). Hava kirliliği, başka etmenlerin yanı sıra ormanların ölmesine de neden oluyor. 1989’a değin Almanya’daki ormanların yüzde 52’sinin hasta olduğu belirlenmişti. İsveç’te ise asit yağmuru nedeniyle 18 bin göl zarar görmüştür, 4 bin göl ise artık ölü sayılmaktadır.

Güney Kutbu üzerindeki ozon katmanı 1970’lerin ortasından bu yana her yıl biraz daha inceliyor. Bu katmanın başka yerlerde de inceldiği, örneğin 1969-86 arasında Almanya üzerindeki bölümünün yüzde 3 oranında azaldığı belirlenmiştir. Bugünkü bilgilerimize göre ozon katmanındaki bu azalmaya kloroflorokarbon gazları yol açıyor. Birçok ülkenin gündeminde bu koruyucu katmanı kurtarmak için alınacak önlemler tartışılmaktadır. Yeni Zelanda’da ozon katmanının yüzde 7’sinin ortadan kalkması sonucu morötesi ışınlarda yüzde 14 oranında bir artış olacağı, bunun da deri kanseri hastalıklarını yüzde 28 oranında artıracağı hesaplanmıştır. Morötesi ışınların artması ayrıca biyolojik etkinlikte de azalmaya, dolayısıyla yiyecek maddesi üretiminde önemli düşüşlere yol açmaktadır.

Ozon katmanındaki deliğe koşut olarak sera etkisi dene bir olay daha yaşanıyor. Bu, atmosferin giderek daha çok ısınması anlamına geliyor. Sera etkisine yol açan nedenler arasında karbon dioksit, su buharı, metan (yüzde 15’i sığırlar tarafından üretilmektedir), kloroflüorokarbon ve ozon gibi ısı tutucu gazların atmosferde gittikçe çoğalması gösterilmektedir.

Yalnızca atmosferde bulunan karbon dioksitin iki katına çıkması durumunda, yıllık sıcaklığın ortalama 3 derece artacağı düşünülüyor. Böyle bir değişimin tarıma, dolayısıyla da yiyecek maddesi üretimine yapacağı etkinin felaket düzeyinde olacağı açıktır. Bu durum, bugünkü tarım alanlarının daha kuzeye kaymasına da yol açabilir. Ama bu bölgelerde toprak o kadar verimli değildir, ayrıca güneydeki verimli topraklarda susuzluk nedeniyle çöle dönüşebilir.

Geleceğe Bakış

‘İnsanın doğaya gereksinimi vardır, ama doğanın ona gereksinimi yoktur’ özdeyişi giderek daha çok anlam kazanıyor. Kendimizden sonrakilere de üstünde yaşanabilir bir gezegen bırakmak için elimizden geleni yapmak, biz insanların en önemli sorumluluklarından biridir.

Doğal çevre aynı zamanda bizim yaşama koşullarımızı da oluşturur. Yaşamsal önem taşıyan dört öğenin üçü, toprak, hava ve su, bugün için büyük tehlike altındadır. Bu tehlikenin kaynağı da insanoğludur.

Toprağa Yönelik Tehlike

1989’da yalnız Almanya’da sanayi, ev ve trafik atığı olarak hava yoluyla toprağa geçen kükürt oksit, azot oksit, organik maddeler ve toz tutarının 5 milyon ton olduğu hesaplanmıştır. Buna 4.500 ton kurşun ile 80 ton kadmiyumu da eklemek gerekir. Bütün bunlar hektar başına 200 kg’lık bir yük oluşturur. Bu zehirli maddelerin çoğu besleme zincirine karışır. Gene 1989’da Almanya’da yaklaşık 500 milyon ton çöp ortaya çıkmıştır ve bu da, kişi başına 8 ton çöp anlamına gelir. Bunların yığılmasını ve yakılarak yok edilmesini sağlayacak tesislerin yapılması için sürekli olarak değerli arazi araçlarının gözden çıkarılması gerekmektedir.

Kurallara uyulmadan kullanıldığı için dünyadaki tarım topraklarının yüzde 80’i aşırı yük altındadır. Yüzyılımızın başından beri çöller gittikçe büyümektedir. Bugün yeryüzündeki çöllerin yüzölçümü 30 milyon kilometrekareye ulaşmıştır. Birleşmiş Milletler’ce yapılan araştırmalar, bunun dışında 45 milyon kilometrekare toprağın daha çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymuştur.

Canlı soylarının tükenmesi de önemli bir sorundur. 25 bin bitki türü ya bu tehlike karşı karşıyadır ya da çoktan tükenmiş gitmiştir. Böylece doğal çevre bu tür yüklenmelere karşı koyacak araçlardan da yoksun kalmış olmaktadır.

http://cografyadunyasi.8m.net/

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

25/10/2008 - AVRUPA ÇEVRE AJANSI

Kategori: Ekoloji-Cevre

AVRUPA ÇEVRE AJANSI

Avrupa Çevre Ajansı, kısaca AÇA (İngilizce: EEA), çevre ile ilgili sağlıklı, bağımsız bilgiler vermekle görevli Avrupa Birliği kurumudur.

Çevre politikalarını geliştirme, benimseme, uygulama ve değerlendirme alanlarında çalışanlar kadar kamu için de önemli bir bilgi kaynağıdır.

Tarihçe

AÇA'yı kuran tüzük Avrupa Birliği tarafından 1990 yılında kabul edildi. Tüzük AÇA’nın yerinin Kopenhag olması kararının hemen ardından 1993’ün sonlarında yürürlüğe girdi. Gerçek anlamda çalışmalara 1994’te başlandı. Tüzük ayrıca Avrupa çevre bilgi ve gözlem ağını (EIONET) da kurdu.

Üye ülkeleri

AÇA bir Avrupa Topluluğu kurumu olmasına rağmen üyelik hedefleri paylaşan AB üyesi olmayan ülkelere de açıktır. EEA'nın şu anda 32 üye ülkesi vardır: AB'nin 25 üye ülkesinin tümü, Bulgaristan, İzlanda, Liechtenstein, Norveç, Romanya ,Türkiye ve İsviçre. Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya Federal Yugoslav Cumhuriyeti ve Sırbıstan Karadağ da üyelik için başvuruda bulunur.

Türkiye, Avrupa Birliğine giriş sürecinde, Haziran 1999 üyelik başvurusunu yapmış, 18.03.2003 tarih ve 25052 sayılı resmi gazetede anlaşma yayımlanmış, 1 Mayıs 2003 tarihinde de Avrupa Çevre Ajansına tam üye olmuştur.

Çevresel bilgi

Çalışmalarda mevcut bilgi örgütlerinden yararlanılır; onlarla işbirliği yapar, çalışmaları Avrupa düzeyinde koordine eder ve aynı işin tekrarlanmasını önlemeye çalışır. Farklı ülkelerden mevcut en iyi çevresel bilgiyi bir araya getirir. Verileri iyice derledikten ve kurumsal ağ (EIONET) aracılığıyla doğruladıktan sonra bilgiler çeşitli yollarla sunduğu raporlarla kullanıcıların ulaşabileceği bir duruma getirilir.

AÇA, EIONET dışında bazı çevreye ilişkin ağlar içerisinde yer almaktadır. Bu ağlar için veri üretmekte, üretilen verileri kullanarak farklı ürünler oluşturmaktadır. Bu ağlar;

Avrupa Clearing House Mechanism Ağı _Biyoçeşitlilik konulu Ecoinformatics ağı _Çevre alanında yapılan projelerin değişimi konulu

Çevre Koruma Ajansları ağı

EnviroWindows ağı _ Çevresel bilgini paylaşıldığı ağ

AÇA’nın web sayfasında dijital haritalar üzerinden gerçek zamanlı çevresel bilgiye ulaşma imkanı ve interaktif haritalara ulaşma imkanı da bulunmaktadır. Bunlar;

Ozon haritası, Avrupa Kirletici emisyonları haritası, EUNIS_ Biyololojik çeşitlilik veritabanı ve haritası WISE_Su veritabanı ve haritası Seragazı veri tabanı Çevresel teknoloji atlası Hava kirliliği emisyonları veri görüntüleyicisi Arazi Kullanım Durumu haritası Çevre ansiklopedisi Çevre terimleri sözlüğü

AÇA tarafından ilköğretim öğrencilerine yönelik hazırlanan internet üzerinden oynan iki adet de oyun bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi 6-12 yaş grubuna yönelik Honoloko adlı bir oyundur. Honoloko adlı hayali bir adada geçen oyun,çocukların sağlığın ve çevrenin iyileşmesine katkı bulunacak kararları vermesine istemektedir. Burada çocuklara yaptıkları her şeyin çevre üzerinde etkileri olduğunu anlatmaktır.

http://honoloko.eea.europa.eu/Honoloko.html

Diğer bir oyun ise daha kapsamlı 8-17 yaş grubu daha büyük çocuklar için hazırlanan Eco ajan adlı oyundur. Çevre şuurunun zihinlerde küçük yaşlardan itibaren yer etmesinin sağlamak ve duyarlılığı artırmak amacıyla yapılan bu oyunda çevre gönüllüleri çevreyi korumak için teşkilatlanarak maceradan maceradan koşmaktadırlar.

http://ecoagents.eea.europa.eu/

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

2/10/2008 - GREENPEACE

Kategori: Ekoloji-Cevre

GREENPEACE

 Resim:Greenpeace 364005 logo tr TR.gif

 

Greenpeace logosu

Greenpeace (İngilizce: Yeşil Barış), 1971'den bu yana dünyanın dört bir yanında çevre katliamlarına karşı güçlü bir mücadele vermektedir, çalışmalarını bağımsız olarak sürdürmek için devletlerden, şirketlerden ya da siyasi partilerden bağış veya sponsorluk kabul etmez; tüm çalışmalarının kaynağını sadece bireylerden aldığı maddi ve manevi destek oluşturur.

Greenpeace, gezegeni yaşanmaz hale getiren çevre suçlarına karşı bilimsel verilere dayanan kampanyalar yürütür ve şiddet içermeyen doğrudan eylemlerle tanıklık ederek bu suçları basın aracılığıyla gündeme getirir.

Şu anda 24 ulusal ve 4 bölgesel ofisi ve bu ofislerin yaptığı çalışmaları olanaklı kılan 41 ülkede 3 milyon destekçisi vardır. Greenpeace Türkiye ofisi 1992 yılında faaliyete geçmiştir.

Tarihçe

Greenpeace, birkaç kişinin kiraladıkları kırık dökük bir tekne ile nükleer denemeleri protesto etmek için Amerika'nın Alaska eyaletinden, Amchitka'daki nükleer deneme sahasına gitmeleri ile 1971 yılında Kanada'nın Vancouver şehrinde doğmuştur.

Temel İlkeleri

1.     Şiddetsiz Doğrudan Eylem

2.     Bilimsellik

3.     Bağımsızlık

4.     Tabiat Anaya Saygı

Başlıca çalışma alanları

  • Okyanuslar ve yaşlı ormanların korunması.
  • İklim değişikliğini durdurabilmek için fosil yakıtların kademeli olarak sonlandırılması ve yenilenebilir enerjilerin teşvik edilmesi.
  • Nükleer silahlanma ve nükleer kirliliğe son verilmesi.
  • Zehirli kimyasalların ortadan kaldırılması.
  • Genleri ile oynanmış organizmaların doğaya bırakılmasının önlenmesi.
  • Savaşların önlenmesi.
  • Küresel Isınma'nın durdurulması.
  • Ticari amaçlı balina avının kontrol altına alınması.

http://tr.wikipedia.org/

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

29/9/2008 - TOKSİNLER VE ÇEVRE

Kategori: Ekoloji-Cevre

TOKSİNLER ve ÇEVRE
Dr. Pınar Akan

Köyde sabah yapılan  kıpkırmızı domatesler, zeytinyağına bandırılan köy ekmeği, beyaz peynir ve taze yumurta ile halis bir kahvaltı : anlatırken kulağa çok iyi geliyor…Ama topraktan gelen özünü reddetmeyen bu yiyecekler acaba gerçekten sağlıklı mı? Çoğunlukla yiyeceklerin rafine edilmemiş, fabrikada üretilip paketlenmemiş olmasını yeterli bir şart olarak kabul ediyoruz. Oysa bu sağlıklı olduğu varsayılan yiyeceklerin yetiştirilmeleri sırasında ürünü korumak adına toksik maddelere maruz kaldığı bir gerçek. Pestisid – yani zararlılardan korunma amacıyla uygulanan bu kimyasal maddeler 1940 ‘lı yıllardan itibaren çiftçilerin ürünlerinin zarar görmeden yetiştirilmesi için tarımda kullanılmaya başlandığında dünya açlığını engelleme, çiftçilerin kalkınmasına yardımcı olma gibi olumlu umutlarla birlikte geldiler. Şimdi ise iki nesil sonrasında bu maddelerin bildiğimiz ve ölçülemeyen zararlarının neler olduğunu sorguluyoruz.
Artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılanması için dünyada gerçek bir sıkıntı yaşanmaktadır. Açlık ve kıtlık nedeniyle yaşam beklentisi kısalmış ülkelerde , toksik maddelerin yaratacağı uzun vadeli zararları görmezlikten gelmek olasıdır. Oysa ki,  artık gelişmiş ülkelerde bölgesel ürünlerin haricinde tüm dünyada yetişen her türlü besini yıl boyunca satın almak mümkün olmuştur. Tabii ki bu talebi karşılamak için üretici , doğal döngüleri yadsıyarak ve ürünü en karlı şekilde elde edebilmek için tohum seçiminden gübreye, böcek öldürücülerden taşımada bozulmayı engelleyen spreylere kadar çok sayıda kimyasal madde kullanmaktadır. Bu maddelerin böcekleri ve mikropları öldürdüğü halde insanlara ve hayvanlara zarar vermediğini düşünmek saflık olacaktır.

Bir maddenin zararını ölçebilmek için bu maddenin zarar oluşturacağı(morbidite) miktarı ve ölüm(mortalite) yaratacağı miktarı bilmek gerekir. Bu amaçla çalışmalar önce laboratuar koşullarında hayvanlarda yapılır,daha sonra insanlardaki etkileri bilgi toplanarak sürdürülür. Bu ölçme yöntemlerine göre zararsız olduğu belirtilen maddenin  gerçek verilerini toplayabilmek için bazı koşulların yerine getirilmesi gereklidir. Öncelikle tespit konusunda, ölçüm aletlerinin hassasiyeti önemlidir. Örneğin hormonları değiştirdiği bilinen bifenol maddesinin ölçümlerini yapan yöntemlerle zarar veren doz çok  düşük olduğu için tespit etmek mümkün değildir. İkinci olarak, aranacak yan etki bilinmiyorsa gözden kaçabilir. Üçüncü olarak, madde sinerjistik etki ile diğer bazı şartlarla birleştiğinde zararlı hale dönüşebilir ve son olarak çevrede veya hayvanların yağ dokusunda birikim göstererek zaman içerisinde problemlere yol açabilir. Dolayısıyla, bir kimyasalın gerçekten zararsız olduğunu belirtmek çok güçtür.

Tarım ilaçlarının zararından korkan bir kitle oluşmuştur. Organik ürünler tüketmek ise bizi tüm zarardan koruyamamaktadır: değişik ülkelerde organik tarım için normalde kullanılan ilaçların daha düşük dozları kabul edilirken, otoyolun veya nonorganik tarım yapılan bölgelerde kontaminasyon söz konusu olabilmektedir. Bu durumdaki işler pratik olarak yapılacak genel kuralları uygulayarak zararlı maddeleri en az alacak şekilde hareket etmelidir.

En önemli kural sebze ve meyvelerin yıkanmasıdır. Tarım ilaçlarının  yanı sıra korunma amacıyla parafin gibi yüzey kaplayıcılar kullanılır.bu durumda kabukların soyulması da  önemli ölçüde yarar sağlar. Soyulamayacak yiyecekler için daha uzun yıkamak, bazı durumlarda pişirme ile toksinleri inaktif hale getirmek düşünülebilir. Toksikolojide geçerli başka bir prensip ise aynı maddenin düşük dozlarda vücut tarafından detoksifiye edilebileceğidir. Bu nedenle, tek tip beslenme yerine çok çeşitli besinler tüketmek bizi zararlı maddelerin birikiminden koruyacaktır.
Tarım yapmak için kullanılan maddelerin yanı sıra ormanların ve canlıların parazit ve asalaklardan korunması için ilaçlamalar yapılmaktadır. Doğal yaşam şartları içerisinde özellikle böcek familyası kuşların ve balıkların  besin kaynağı olmaktadır. Dolayısıyla böcekleri hedef alan bir işlem bazen bir bölgedeki balık veya orman habitatının değişmesine neden olabilir. Bitkileri korumak için yapılan sprey veya serpme şeklindeki ilaçlar, hava veya su yoluyla kilometrelerce ötedeki habitatlara da zarar verebilirler.

Toksik maddelerin en önemli kaynaklarından bir diğeri ise fabrika atıklarıdır. Bir ülkenin atığı su ve hava yoluyla diğer bir ülkeye etkileyebilmektedir. Bu nedenle yetkililerin süzenli olarak hava, su ve toprak kirliliğini ölçmeleri gerekmektedir.

Hava kirliliği baca atıkları , trafik emisyonları ve sera etkisi nedeniyle meydan gelmektedir. Bu amaçla taşıma sistemlerinde köklü değişiklikler yapmak gerekecektir.
Bunun yanı sıra ev içerisinde sobalardan karbonmonoksit, yatak şiltelerinden polikarbonlar, halılardan radon, boyalardan kurşun ve yalıtımdan asbest ortaya çıkabilmektedir. İyi havalandırma, organik yapı malzemeleri kullanımı bazı zararları ortadan kaldıracaktır.
Temiz olma adına suyumuza her gün tonlarca deterjan ve kimyasal maddeler karıştırmaktayız. Daha az zarar veren ürünler, az kullanıldığı için pahalı gözükmektedir. Oysa, geleneksel biyolojik temizleme yöntemlerini modernleştirerek daha az zarar vereceğimiz kesindir.
Besi hayvanlarının doğal maddelerle beslenmesi ,insanların da sağlıklı olmasını sağlayacaktır. Hormonal ve immün sistem değişiklikleri kanserlere yol açmaktadır. Özellikle çocukların fizyolojisinin etkilenmesini sağlayan bu maddelerden uzak tutulması şarttır. Tabii ki, besinlerimize bulaşan maddeleri mikroskopla incelerken, keyif  için bilinçli olarak tükettiğimiz toksik ve doğal olmayan  maddeleri (kafein,alkol, şeker) görmezlikten gelmemiz doğru olmayacaktır!

http://www.cevreciyiz.com/

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

28/9/2008 - BİR FİDAN,BİR ORMAN VE MUTLULUK GÖZYAŞLARI

Kategori: Ekoloji-Cevre

 

Bir fidan, bir orman ve mutluluk gözyaşları

Sene 1960. O zamanki Tarım ve Orman Bakanı Kilisli Nedim ÖKMEN. Kilis’e Orman Başmüdürlüğü kurmuş ve Gaziantep’i de Orman Bölge Şefliği olarak Kilis’e bağlamış.

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden sınıf arkadaşım olan Mesut CAN Kilis Orman Başmüdürü; Ben de aynı başmüdürlükte görevliyim.

O tarihte Gaziantep’te eskiden kurulmuş bir Amerikan hastanesi ve bu hastanede uzun süreden beridir idare amiri olarak çalışan Mr. İsely adında bir Amerikalı var. Mr. İsely Gaziantep’i çok sevmiş, kendisini topluma adamış, çok iyi - hem de Gaziantep şivesi ile – Türkçe konuşan, sosyal aktivitesi kuvvetli bir kişi. Gaziantepliler de bunu çok sevmiş ve fahri hemşehrileri yapmışlar… Adamın Gaziantep’e getirdiği birçok hizmet ve yenilikler var… Örneğin belediye ile anlaşmış çarşıda 10-15 köşe satış kulübeleri yaptırmış; Her birine bir görme engelli Gaziantepliyi oturtmuş; Gazete, sigara, kibrit, zarf, çikolata vs. satarak iş sahibi olmalarını sağlamış… Bu çeşit hizmet ve faaliyetleri sayılamayacak kadar çok.

Mr. İsely ile tanıştık. Dost olduk. Çok daha evvel kurulmuş bulunmasına rağmen, henüz yeterince faaliyet gösterememiş olan Ağaçlandırma Derneğini canlandırmayı ve o tarihlerde çırılçıplak olan Gaziantep çevresindeki hazine arazilerini ağaçlandırmayı kararlaştırdık.

Mevsimi gelince Valilik, Belediye ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile de işbirliği yaparak bir ağaç bayramı düzenledik ve şehir merkezinin 5–10 km. dışında kıraç bir araziye gidip, halk ve öğrencilerle birlikte bir bayram şenliği içinde ağaçlandırma çalışmalarını fiilen başlatmış olduk. İlk köklü çam fidanını Mr. İsely ile birlikte çukura yerleştirdik.

Ağaçlandırma alanındaki bir tepeciğe de bu işlerde en büyük emeği geçen Mr. İsely ‘nin adını verdik. Ve aynı gün bir tabela üzerine yazılan “İSELY TEPESİ” levhasını diktik.


Daha sonraki yıllarda ben başka yerlere tayin olup gittim. Mr. İsely emekliye ayrılıp Amerika’ya gitti. Bir süre haberleştik. Daha sonra eşinden aldığım bir mektuptan vefat ettiğini, vasiyeti üzerine cesedinin yakılarak küllerinin Gaziantep topraklarına serpildiğini öğrendim.

Olayın üzerinden 46- 47 yıl gibi uzun bir zaman geçti. Bu süre içinde Gaziantep’e hiç gitmediğim için olayları da unutmuştum.

Şu anda 1955 yılında kurulmuş bulunan ve Türkiye’nin ilk doğa ve çevre derneği olan TTKD. (Türkiye Tabiatını Koruma Derneği)’nin genel başkanıyım. Gaziantep’te derneğin şubesi var. Gene orman mühendisi olan şube başkanımızla haberleşerek “Dünya Biyoçeşitlilik Günü ve Haftası” vesilesiyle Gaziantep’te bir sempozyum düzenlemeye karar verdik. Gaziantep Üniversitesi ile de gereken temaslar yapıldı. Hazırlıklar bitti. 22 Mayıs 2007 tarihinde yapılacak sempozyum için 21 Mayıs sabahı Gaziantep’e gittim.

Daha ilk karşılaşmamızda Şube Başkanımız Ali İhsan SOFOĞLU’na bu olayı anlatarak.

- “O ağaçlandırma alanı ne âlemde? Gelişme, genişleme var mı?”

Diye sordum.

Başkan soruma cevap vermedi. Ve sadece “öğlen yemeğinde görüşürüz” demekle yetindi.

Saat 12:00 sıralarında arabalar geldi. Bindik. Şehrin dışına doğru 5-10 km. kadar gittik. Aman Tanrım gözlerime inanamadım. Birden bire kendimi yemyeşil bir cennetin ortasında buldum.

Şube başkanımız “işte sözünü ettiğin o kıraç dağlar şu anda gördüğün dünyanın en büyük 2.ci yapay ormanı olarak bilinen DÜLLÜK BABA ORMANI’dır.” dedi.

İnanılacak gibi değil, dayanamadım, arabadan indim. Gözüme kestirdiğim en kalın ağaca kollarımla sarılarak

“Ey güzel ağaç belki de o çorak topraklara diktiğim ilk fidan sensin” diye sevinç ve mutluluk gözyaşları döktüm.
47 yıl evvel diktiğim fidan koca bir ağaç, fidanlar kocaman bir orman olmuş.

Mesire ormanı statüsünde bulunan ve dünyanın en büyük 2.ci yapay ormanı olduğu belirtilen 22 bin dönüm büyüklüğündeki Düllük Baba ormanının içinde geyik ve karaca dahil çok çeşitli yabani hayvan ve kuşun yaşadığı ve Gaziantep’in mikroklimasını önemli ölçüde değiştirdiği; Gazianteplilerden başka komşu il ve ilçeler halkının da dinlenmek ve piknik yapmak amacıyla gelip ormanı mesire yeri olarak kullandıkları ifade edildi.

Hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkan bu sürprizin verdiği gururu, sevinci ve mutluluğu ne sözle, ne de kalemle ifade etmek mümkün değil; Ancak bizzat yaşanarak hissedilebilir.

Uzun yıllardır görmediğim, unuttuğum o fidanın bir gün hiç ummadığım bir anda karşıma kocaman bir ağaç olarak çıkması; Yıllarca evvel bebeğini kaybetmiş bir annenin birden bire delikanlı hale gelmiş yavrusuna kavuşmasının verdiği heyecan ve duyguyu yaşattı bana.

Bu ülkeyi, bu doğayı seven, koruyan ve tek bir fidan dikerek bile olsa ülkenin yeşillenmesine katkıda bulunan her insanın aynı, heyecanı duymasını, aynı mutluluğu yaşamasını diliyorum.

Yunus ENSARİ

 

http://www.ttkder.org.tr/

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

21/9/2008 - OZON TABAKASININ İNCELMESİ

Kategori: Ekoloji-Cevre
                                          Ozon Tabakasının incelmesi   

Ozon (03) üç oksijen atomundan oluşan, atmosferdeki diğer temel gazlara göre çok az miktarda bulunan ama iklim ve canlıların yaşamı üzerinde büyük etkisi olan bir gazdır.

Ozon atmoserin iki ayrı katmanında (troposfer, stratosfer) iki ayrı şekilde bulunur. Stratosfer katmanında 19 ile 45. kilometreler arasında ozonosfer deni­len bölümde doğal olarak bulunan ve atmosferdeki toplam ozonun %90 kadarı­nı oluşuran ozon, iyi huylu ozon olarak adlandırılır. Çünkü bunlar güneşten ge­len zararlı ultraviole radyasyonu tutmaları nedeniyle hem yeryüzündeki çalıla­rı korumakta, hemde yeryüzünün fazla ısınmasına engel olmaktadır.

Troposferde yaklaşık yerden 10 kilometreye kadar görülebilen ve atmosfer­deki toplam ozonun %10'unu oluşturan, insanların çeşitli etkinlikleri sonucu oluşan ozon'a ise kötü huylu ozon denilmektedir. Çünkü bunlar endüstri atık­ları, eksoz gazları ve azotoksit (NOx) türevlerinin güneş radyasyonu ile tepki­meye girmesi sonucu ortaya çıktığından insan ve diğer canlılar için zararlı ol­maktadır.

Stratosferik ozon doğal mekanizmalarla oluşmaktadır. Güneşten gelen ult­raviole radyasyonunun etkisiyle atmosferdeki oksijen (02) parçalanarak iki ser­best oksijen atomu (O) haline dönüşmektedir. Daha sonra serbest halde bulu­nan bu oksijen atomlan (O) yine oksijen molekülleriyle (Oz) birleşerek ozon moleküllerini (03) oluşturmaktadır. Bu doğal mekanizma sonucu Oksijen ozona, ozon da oksijene dönüşmekte, böylece doğal bir denge kurulmaktadır. Ancak son yıllarda insanların çeşitli faaliyetleri sonucu troposferik ozonda bir artış olurken stratosferik ozonda bir azalma gözlenmektedir.

Bu azalma günlük yaşamın bir parçası olan ve içerisinde ozon'u parçalayan klor, brom gibi zararlı kimyasalları bulunduran buzdolapları, klimalar, deodo­rant ve sanayide temizleyici olarak kullanılan kimyasal çözücülerin, insanlar ta­rafından kullanıldıkça, atmosfere floroklorokarbon (CFCs) ve bunların türev maddeleri salıverilmesinden kaynaklanmaktadır. Yine fabrikalardan, otomobil ve ozon seviyesinde uçan süper sonik uçak eksozlarından, gübre ve ilaç sana­yi tesislerinden atmosfere verilen, karbondioksit, metan ve azot bileşikleri gi­bi gazlar da ozonun azalmasına neden olan gazlardır. Bu zararlı gazlar ve klor bileşikleri atmosferdeki dikey faaliyetlerle ozon tabakasına kadar ulaşabilmek­tedir. Burada ultraviole radyasyonun da katkısıyla ozon molekülü (03) kolayca parçalanarak, oksijen molekülü (02) ve oksijen atomunu (O)na dönüştürmekte­dir. Bunun sonucunda ozonosfer, ozon yoğunluğundaki azalma, nedeniyle gü­neşin tehlikeli ışınlarına karşı olan süzgeç görevini yerine getirememektedir.

Ozonosfer içinde ozonun en yoğun olarak bulunduğu bir bölge vardır. 19 ile 23 km'ler arasında bulunan ve maksimum 10 ppm ozon yoğunluğuna sahip olan bu katmana ozon tabakası adı verilmektedir. Bu tabakanın kalınlığı nor­mal atmosfer basıncı ve sıcaklığına göre hesap edildiğinde 0.3 cm (3 mm, 300 dobson birimi) olarak bulunmuştur.

Atmosferik ozonda bir azalmadan söz edildiğinde kastedilen, bu tabakada­ki ozon miktarındaki azalmadır. Ancak yaygın olarak kullanılan ozon deliği (ozon hole) ifadesi yanlıştır. Burada söylenmek istenilen ozon tabakasındaki in­celme (ozon depletion)dır.

Ozon tabakasındaki incelme, kutuplarda, daha çok da güney kutbunda gözlenmektedir. Bunun nedeni kutuplarda daha etkili olan farklı fizikokimya-sal tepkimelerle ilgilidir. Bunlardan en bilineni ve kabul göreni kutup bölgele­rinde görülen çok düşük sıcaklıklar nedeniyle o seviyeye yükselen klor ve brom moleküllerinin, ozon (03) müleküllerini daha kolayca parçalamalarıdır.

Kuzey yanm kürede 1973-1997 yılları arasında toplam stratosferik ozon miktarında %2.9'luk bir azalma gözlenmiştir. Halbuki 1926-1973 yılları arasında %0.1'lik bir azalma olmuştur. Kuzey kutbunda da ölçümlere başlandığı günden beri lokal düşüşler görülmüştür. Ancak bu düşüşler süre ve miktar yönünden Güney kutbundaki kadar büyük ve etkili olmamıştır. Düşüşlerin daha çok gö­rüldüğü dönem ise kış-ilkbahar dönemleridir.

Güney kutbu (Antarktika) üzerindeki ozon kaybı çok fazladır. Buralar dünyanın en fazla ozon bulunduran bölgesidir. Ozonun buraya, tropikal bölge­lerden stratosferik rüzgarlarla taşındığı bilinmektedir. Ancak Antarktika at­mosferinde oluşan alçak basınç yapısı (vortex) nedeniyle görülen ve -80 °C'den düşük sıcaklığa sahip kutbi stratosferik bulutlan azot, hidrojen, clorin ve bro-min bileşiklerinin reaksiyona girmesini ve ozonun parçalanmasını kolaylaştır­maktadır. Ayrıca bu basınç yapısından dolayı da orta enlemlerden rüzgarlarla taşman ozonun bu alanlara girememesi nedeniyle ozon tabakası beslenememek-te ve incelme olmaktadır.

Buralarda ozon tabakasında görülen bu incelme Eylül ayı ortasında başla­makta ve Ekim ayının ilk haftasında ozonun en düşük seviyeye ulaşmasıyla iyi­ce belirginleşmektedir. Kasım ayından itibaren orta enlemlerden gelen, ozon yö­nünden zengin havanın etkisiyle incelme yavaşlamakta, yoğunluk artmakta ve Aralık ayında kalınlık normale dönmektedir.

VVMO (Dünya Meteoroloji Teşkilatı) ve NASA uydu örüntülerinden fayda­lanarak, Antarktika üzerindeki incelmenin 28.3 milyon km2 genişliğindeki bir alanda tehlikeli boyutta olduğunu saptamıştır.

Ozon yeryüzündeki bütün canlılar için son derece önemli bir gazdır. Çün­kü yaşam için çok zararlı olan, çok kısa dalgalı güneş ışınlarını (morötesi) süzerek büyük bir kısmını tutmakta ve yeryüzündeki canlılara optimum düzeyde göndermektedir. Bugün özellikle Güney Kutbu üzerinde ozon tabakasında gö­rülen incelme, tehlikeli boyutlara ulaşmış, bunun zararlı sonuçlan dünyanın her yerinde hissedilmeye başlanmıştır. Bütün canlıların yaşamı için bir sigorta olan ozon tabakasındaki bu incelme devam ettiği takdirde, bugün bile yaşanan aşa­ğıdaki sorunlar gelecektede bir afet şeklini alacak, bazı hastalıklarda artış olacak büyük can kayıpları, dolaylı olarak da ekonomik kayıplar yaşanabilecektir. Ozondaki incelmenin tehlikeli boyutlara ulaşması halinde neden olabileceği zararlar bugün de hissedilebilen aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

Canlıların hücrelerinde bulunan kalıtım maddeleri (DNA) tahrip olur.

Tüm canlıların bağışıklık sistemi bozulur.

Deri kanseri ve bazı göz hastalıklarında artışlar görülür.

Bitki ve hayvan yaşamı üzerindeki olumsuz etkileri sonucu biyolojik çe­şitlilikte azalmalar, denizel ve karasal ekosistemlerde bozulmalar olur.

Atmosferin sera etkisi artacağından küresel sıcaklıkta artış görülebilir.

http://www.cografyamiz.net/
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

27/8/2008 - 6 SORUDA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

Kategori: Ekoloji-Cevre

6 SORUDA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

 

1- Ne? Ortak mirasımız;“KARBON UYGARLIĞI ”!

Milyonlarca yıllık doğal süreçlerle oluşan karbon varlıklarımızı sorumsuzca harcıyoruz.Son 125 yılda 1 trilyon varil petrol tüketildi, küresel orman varlığı ise 1850-1980 yılları arasında %15 azaldı.

 

2- Neden? Dünyanın battaniyesi KALINLAŞTI !

CO2 ve diğer sera gazları,dünyanın ortalama sıcaklığının yaklaşık 15oC düzeyinde kalmasını sağlar.Ama fosil yakıtların tüketilmesi ve orman alanlarının yok edilmesi sonucunda,1750 yılından bu yana atmosferdeki CO2 birikimi %30,CH4 birikimi %150, N2O birikimi %17 artarak 2004 yılında son 500,000 yılın en yüksek düzeylerine ulaştı.

 

3- Nasıl? Dünyanın ateşi YÜKSELDİ !

Son yüzyılda küresel ortalama sıcaklık en az 0,6oC arttı.Önlem alınmazsa, 21.yüzyılın sonunda ise sıcaklık artışının 5oC ’yi geçebileceği öngörülüyor. Son 50 milyon yılda bu kadar kısa bir sürede bu kadar büyük bir sıcaklık artışı görülmedi.1998 ve 2005 tarihin en sıcak yılları arasında ilk sıralarda. Son 200 yıldaki en sıcak 10 yıl son 20 yılda yaşandı.

 

4- Sonuç? Bu kadar sıcaklık artışı bile DÜNYANIN DENGESİNİ BOZDU !

1970’ten bu yana eriyerek yok olan kutuplardaki buzul alanı,Türkiye ’nin yüzölçümünün 2 katına eşit.2005 yılında;Bombay’da tarihin en büyük sel felaketi yaşanırken,Amazonlarda,Afrika ’da ve Avustralya ’da son 60-100 yılın en kurak mevsimi yaşandı,Atlantik Kasırga sezonu ise kasırga sayısı, şiddeti ve süresi açısıdan rekor kırdı.

 

5- Yani? Felaketler herkesin başına gelebilir, SİZİN DE !

Kuzey Kutbunda Inuit halkının yaşam alanları eriyen buzullar nedeniyle yok oluyor.Pasifik adalarının yerlileri ise deniz seviyesinin yükselmesi halinde yurtlarından ayrılıp mülteci olacaklar.Avrupa ’da aşırı sıcaklıklar bir ayda 20.000 ’den fazla insanın yaşamına mal oldu.Katrina Kasırgası’nın toplam maliyeti 150 milyar ABD Dolarını aştı.

 

6- Dahası? Beterin beteri; ANİ İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ !

Bilim insanlarına göre felaket senaryoları arasında;artan sıcaklıkların Sibirya buzulları altındaki binlerce ton sera gazını serbest bırakmasıyla küresel ısınmanın kontrolden çıkması,eriyen buzulların ise okyanuslardaki su akıntılarını yavaşlatarak ya da durdurarak Kuzey yarımkürenin ani bir buzul çağına girmesi yer alıyor.

 

http://www.cevreonline.com/

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

BENİM HAKKIMDA

Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa orada güneş batıyor demektir.

coğrafyacı

BANNERİ SİTENİZE EKLEME KODU

SON YAZILARIM

RODONİT
TREMOLİT (AKTİNOLİT)
DİNLER VE İNANÇLAR
DÜNYADA KONUŞULAN DİLLER
KITA VE BÖLGELERDEKİ DEVLET SAYILARI
DÜNYA YÜZÖLÇÜMÜ İSTATİSTİKLERİ
TÜRKMENİSTAN ŞEHİRLERİ
MARS
KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN
DELİCE IRMAĞI
1987-1993 YILLARI ARASI TÜRKİYE EKONOMİSİ
ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN
DİYOPSİT
DUMORTİYERİT
1983-1987 YILLARI ARASI TÜRKİYE EKONOMİSİ
TRANS-SİBİRYA DEMİRYOLU
DÜNYA ÇOCUK HAKLARI GÜNÜ
JÜPİTER
SAKARYA NEHRİ
1980-1982 YILLARI ARASI TÜRKİYE EKONOMİSİ

Gazeteler

BAĞLANTILARIM

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
COĞRAFYAM NET
ZÜLFİKAR ÖĞRETMEN FORMU
COĞRAFYA SAATİ
COĞRAFYA KULÜBÜ
COĞRAFYA SEVGİSİ
COĞRAFYA TUTKUDUR
COĞRAFYA TV
TÜRK COĞRAFYA KURUMU
ÜLKELER NET
COĞRAFYALAR COM
COĞRAFYAM ORG
COĞRAFYACIYIZ COM
E-COĞRAFYA
PROF.DR.RAMAZAN ÖZEY
COĞRAFYA DERSİM
NÜFUS PİRAMİTLERİ
COĞRAFYAMIZ NET
TÜRKCOĞRAFYA COM
FİZİKİ COĞRAFYA COM
COĞRAFYACI NET
COĞRAFYAM VE HAYAT
COĞRAFYA ÖĞRETMENİM
COĞRAFYA DÜNYASI
ATLAS DERGİSİ
COĞRAFYALİSE COM
SOSYAL DERSLERİ
DÜNYA DEPREMLERİ
MEB COĞRAFYA TV
COĞRAFİ ŞEKİLLER
TÜBİTAK
BİLİM TEKNİK
SAMANYOLU EĞİTİM KURUMLARI
ARİFİYE Ö.L.MEZUNLARI
MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI
EĞİTİM HABER
ÖĞRETMEN SAYFASI
ÖĞRETMEN SİTELERİ
ÖĞRETMENİN PUSULASI
ORHANGAZİ REHBERİ
ORHANGAZİ BELEDİYESİ
ORHANGAZİ GEN.TR
ORHANGAZİ WEB.TR
GEOBİLİM.COM
GENÇ BİLİM
BULUTSU ORG
İLİMSEL COM
COGRAFYADERSANESİ.BLOGSPOT
Esma-ul Husna
sitene ekle

KATEGORİLERİM

ARKADAŞLARIM

zulfikar22
alsancakkoyu
reef
gercekyasamdan
herneysem
karakurum
rahmetli645
acizm1988
GÜVEN AKBULUT
vatanseverpatriot
vakanuvis
güven akbulut
cografiegitim
gazgaz1
sakary54
cografyamiz
marasili
ankakusum
polatalemdarkurtlarvadisi
bilgisayaregitimlerimiz
yahsieli
bloghertelden
cografyaci10
hilalliler
cografyapaylasim1
sarozfatihi

ARKADAŞLARIMIN BANNERLERİ

COGRAFYAMİZ
vakanuvis
gerçek yaşamdan
EĞİTİM VE ÖĞRETMEN FORUMU