NÜFUS POLİTİKASI
Günümüzde fakir ve zengin ülkeler arasındaki farklılıklar nispi olarak genişlerken, dünyadaki nüfus patlaması nedeniyle artan üretimin yarıdan fazlası, mevcut yaşam standardının sürdürülmesine harcanmaktadır. Gerçekten dünya nüfusu, tarihin hiçbir döneminde görülmeyen hızla yılda % 2 oranında artmaktadır. Özellikle azgelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra görülen yüksek nüfus artış hızından dolayı kalkınma ile nüfus artışları arasındaki ilişki ilginç bir nitelik kazanmıştır. Gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı genellikle % 1 dolaylarında iken, bu oran azgelişmiş ülkelerde % 2,5’tir. Hızlı nüfus artışı, bu ülkelerde kişi başına düşen geliri etkileme, tasarrufları kısıtlama, üretim yapısını değiştirme, işsizliği artırma gibi sosyo-ekonomik sorunlar doğurmaktadır.
Fazla nüfusu tanımlamakta genellikle şu dört unsur kullanılmaktadır:
-- Kişi başına düşen üretimin nüfusa oranla yüksek olması
-- Ülkede, gıda ürünleri ithal etmeden beslenebilecek düzeyden daha çok nüfus bulunması
-- Ülkenin nüfusundaki değişmenin toplam hasıla üzerinde etken olmaması
-- Hızlı nüfus artışından dolayı ülkenin kaynaklarının yeri doldurulmaz biçimde tüketilmesi.
Yukarıda sayılan bu özellikler aynı zamanda azgelişmişliğin de ana göstergeleridir. Nüfus politikasına nüfus-gelir açısından yaklaştığımızda, yüksek gelirle doğum oranları arasında yakın bir ilişkinin bulunduğu görülmektedir. Gerçekten de sanayileşme ile birlikte gelir düzeyi yükselirken, doğum oranları düşmektedir. Bunun sonucunda doğum oranları gelişmiş ülkelerde düşük, azgelişmiş ülkelerde ise yüksektir.
Gelir artışı ile birlikte doğum oranlarının düşmesinin nedenlerini şu şekilde açıklayabiliriz:
-- Tarım sahalarında belli bir yaştan sonra çocuklar, işgücü olarak kullanılmaktadır. Tarımsal yapıdan uzaklaşıldıkça çocuk bir üretim faktörü olmaktan çıkmaktadır. Kentlerde çocuklardan işgücü olarak yararlanma, iktisadi gelişme ve sosyal tedbirler nedeniyle hemen hemen olanak dışıdır.
-- İktisadi gelişme ile birlikte çocuğun eğitim ve diğer masrafları artmaktadır. Çocuk, ailenin gelir düzeyi yükseldikçe, onlara daha pahalıya mal olmaktadır.
-- Kentlerde konut sorunu ailede çocuk sayısını kısıtlamaktadır.
-- Yeni bir dünya görüşü içinde, değişen değerlere iyi uyum sağlayabilmek için ebeveynlerin kendilerini yetiştirme gerekliliğini duyması, boş zamanı değerlendirmede karşılaşılan yenilikler gibi nedenlerle aileler daha az çocuk sahibi olmayı yeğlemektedir.
-- Eğitim süresinin uzaması, erken yaşta evlenme imkanlarını azaltmaktadır.
-- Gelişmiş ekonomilerde çok çocuğa sahip olmak çocuklara daha iyi şartlar sağlamak imkanını azaltmaktadır.
-- Sosyal çevre ve düşünceye karşın, iktisadi gelişme ile doğum oranlarının değiştiği görülmektedir.
Örneğin, Japonya’da, geleneklere bağlı olunmasına karşın, doğum oranları azalmaktadır.Doğum oranları açısından gelişmiş ülkeler ile azgelişmiş ülkeler arasında büyük farklılıklar bulunmasına karşılık, ölüm oranları söz konusu olduğunda, bu fark azalmaktadır. Azgelişmiş ülkelerde ölüm oranı genellikle binde 10-12 civarında iken, gelişmiş ülkelerde bu oran yaklaşık binde 6-8’dir.
Geçen yüzyılın nüfus politikasında ölümlerin asgari geçim düzeyi ile ilgili olduğu düşüncesi egemen iken, günümüzde ölüm oranlarının düşmesine ekonomik gelişmenin büyük etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır.
Avrupa’nın sanayileşme döneminde ölüm oranlarının azalışı, gelir artışına bağlı olduğu için, yavaş olmuştur. Ayrıca, sanayi devriminde kapitalist yönetimlerin işçi sağlığını günümüzdeki kadar önemle ele almamaları da ölüm oranlarının yüksek olmasında rol oynamıştır.
Öte yandan tıbbın ilerlemesi ile salgın hastalıkların önlenmesi, sağlık hizmetleri ve ilaç temininin (örneğin DDT) büyük masraflara yol açması azgelişmiş ülkelerde ölüm oranının düşmesinde etkin bir rol oynamıştır. Ayrıca uluslararası sağlık örgütlerinin etkin çalışmalarının da bu konuda büyük katkıları olmuştur. özetle, azgelişmiş ülkelerde ölüm oranları iktisadi gelişmeye bağlı olmaksızın düşmesine karşılık doğum oranları iktisadi gelişmeye sıkı sıkıya bağlıdır.
Ulusal gelirin reel olarak artırılmasının nüfus artış oranı ile ilgili olması nedeniyle uluslararası kuruluşlar azgelişmiş ülkelerde kalkınmayı gerçekleştirmek için nüfus artış hızını düşürecek politikalar uygulanması gerektiğini savunmaktadır. Gerçekten nüfus artış hızının azaltılması, kişi başına ulusal gelirin yükselmesini sağlayacaktır. Zira, nüfus artış oranı düşünce, kişi başına gelirin büyüme oranı artar. Ayrıca nüfus artış hızının azaltılması, ülkedeki toplam tasarrufları etkilemektedir.
Tasarruf, gelirin fonksiyonu olarak kabul edildiğine göre, daha az nüfusla aynı gelir düzeyinde daha çok tasarruf yapılabilecektir. Tasarrufların artması ise ülkede sermaye birikimini hızlandıracaktır.
Diğer taraftan, nüfus artış hızının düşürülmesi, konut, okul, hastane, yol gibi sosyal yatırımlara, toplam yatırımlar içindeki payını azaltmak olanağı da sağlayacaktır. Bu durumda sermaye/hasıla oranı düşeceğinden yıllık gelir büyüme oranı daha yüksek olacaktır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, doğum oranının düşürülmesi için azgelişmiş ülkelere nüfus planlamasına geçmeleri salık verilmektedir. Nüfus planlaması, temelde ailelerin istedikleri zaman ve istedikleri sayıda çocuk sahibi olabilmelerine devlet örgütlerinin yardım etmesidir.